İNSAN VE DÜNYA ÜZERİNE GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELERİM
  11-FİKİR VE TEFEKKÜR
 

FİKİR VE TEFEKKÜR

 

1-  ASHAB-I KEHF KISSASINDAN ALINACAK DERSLER

Kur’an-ı Kerim’de geçen Ashab-ı Kehf kıssasında sırlar ve saklı taraflar oldukça fazladır.

Ashab-ı Kehf, kelime mânâsı olarak mağara arkadaşları demektir. Ashab-ı Kehf’in sayısı, kimler olduğu, kaç sene uykuya daldırıldıkları ve hangi yaşlarda oldukları bir sırdır. Ayrıca, Ashab-ı Kehf’in mekan olarak nerede olduğu da bir sır. Bunları ancak Allah (cc) bilir. Bu hususlara ilişkin olarak ancak tahminlerimiz mevcuttur. Tahminlere göre, Ashab-ı Kehf’in sayıları 7 ya da 8 (belki de daha fazla) kişidir. Bu kişilerin isimlerinin Yemliha, Mekselina, Mislina, Mernuş, Debernuş, Şazenuş ve Kefeştetayyuş olduğu söylenir. Yaşlarına gelince, bu kişilerin hepsi de gençlerdi. Öyleyse, ilk gençlik yaşı dediğimiz 18-25 yaşları arasında oldukları tahmin edilmektedir. Bu gençler, günümüzden yaklaşık olarak 1800 sene önce yaşamışlardır. Yine kaç sene kaldıklarına dair bilgimiz yok. Kuran-ı Kerim’de, Kehf Suresi 19. ayette; “Böylece, aralarında bir sorgulama yapsınlar diye onları dirilttik (uyandırdık). İçlerinden bir sözcü dedi ki: "Ne kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün veya günün bir (kaç saatlik) kısmı kadar kaldık." Dediler ki: "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir;” 25. ayette ise; “Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar ve dokuz (yıl) daha kattılar” şeklinde beyan olunmaktadır.

Kehf Suresinden bizim almamız gereken dersler, kesinlikle işin nicelik ve sayısal tarafı değil. Zaten, buna yönelik olarak Kehf Suresinde uyarı vardır. Ne kadar kaldıkları, bu kişilerin kaç kişi oldukları (yani işin bu tarafı) önemli değil dercesine, bu hususu araştırmayın, tartışmayın denilmektedir. Nitekim 22. ayette; “Ashab-ı Kehf'in sayılarında ihtilaf edenlerden bazıları: Onlar, üç kişidir, dördüncüleri köpekleridir" diyecekler. Diğer bazıları da "Onlar, beş kişidir, altıncıları köpekleridir " diyecekler. Her ikisi de bilinmeyen hakkında tahmin yürütmektir. (kimileri de "Onlar, yedi kişidir; sekizincisi köpekleridir" derler. De ki: "Onların sayılarını Rabbim daha iyi bilir." Onları ancak pek azı bilir, Bu sebeple onlar hakkında bu bildirilenler dışında bir münakaşaya girişme ve bunlar hakkında hiç kimseye de bir şey sorma” diye buyrulmaktadır.

Bu ayetlerde, sayılar üzerinde durmayın, bunları araştırmayın denilmesinin hikmeti – Allah-û alem - niceliğin önemli olmadığına ve niteliğe dikkat çekmektir. Bu ayetlerde şu açık gerçeğe işaret ediliyor. Nicelik ve sayısal ağırlık hiçbir şeydir. Önemli olan nitelik ve kalitedir.

Ashab-ı Kehf’te bahsedilen gençler, yaşadıkları devirde Kral’ın emrine boyun eğmeyerek bir mağaraya sığınan sırat-ı müstakim üzere yaşayan gençlerdi. Öyleyse, bu gençlerin ne yaşlarını, ne sayılarını, ne de isimlerinin ne olduğunu bilmeye ve araştırmaya gerek yok. Bizim bilmemiz gereken, o yiğit gençlerin, kendilerini eğri yola çağıran ve sapkınlık üzeri olmalarını emreden bir Kral’a karşı kıyam ettikleri hususudur. (Bu Kral’ın Bizans Kralı Dakyanus olduğu söyleniyor. Bu Kralın da kim olduğu önemli değil.) Kehf Suresi 14. ayette; “Onların kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) rabtetmiştik; (Krala karşı) Kıyam ettiklerinde demişlerdi ki: "Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir; İlah olarak biz O'ndan başkasına kesinlikle tapmayız, (eğer tersini) söyleyecek olursak, andolsun, gerçeğin dışına çıkarız” şeklindeki beyandır önemli olan.

Ashabı-ı Kehf’in sayısı, kim oldukları, yaşları, isimlerinin ne olduğu, kaç yıl uykuda kaldıkları ve mekan olarak nerede olduğunun kesinlikle önemli olmadığını böylece anlamış olduk. Bunlar niceliğe ait hususlardır. Bizim için nicelik değil, nitelik önem taşır.

Ashab-ı Kehf kıssasında önemli olan husus gençlerin diliyle şu şekilde beyan edilmektedir. O mübarek gençler kavimlerini eleştirerek, "Şunlar, bizim kavmimizdir; O'ndan başkasını ilahlar edindiler, onlara apaçık bir delil getirmeleri gerekmez miydi? Öyleyse Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kimdir" diye müthiş bir hakikati dile getirmektedirler. (Kehf Suresi 15. ayet)

Öyleyse, Ashab-ı Kehf Kıssası doğrultusunda çıkarmamız gereken dersleri sıralıyorum. Önemli olan, karşınızdaki kim olursa olsun, karşınızda hangi güç olursa olsun, Hakk(cc)tan başkasına boyun eğmemektir. Önemli olan, zalimlere karşı kıyam etmektir. Önemli olan, Allah (cc) rızası için rahatı terketmektir. Önemli olan, her türlü rahatı, konforu bırakarak, çileye katlanmaktır. Nitekim, Ashab-ı Kehf’de sözü edilen o mübarek gençler, saraya mensup idiler. O gençler, zalim kralın her dediğini yaparak günlerini gün edip keyiflice yaşayabilirlerdi. Fakat, içlerindeki iman onlara sarayı bırakıp mağarayı tercih ettirdi. İçlerindeki iman onlara, rahatı bırakıp çileyi tercih ettirdi.

Özetlemek gerekirse, Kuran-ı Kerimdeki Ashab-ı Kehf kıssasında üç ders saklıdır.               1- Hakk(cc)tan başkasına boyun eğmemek. 2- Zalimlere karşı kıyam etmek. 3- Dünyanın geçici rahat ve konforunu değil, ahiretin sonsuz mutluluğunu tercih etmek.

Saklı olan bu dersleri Ashab-ı Kehf kıssasından çıkarıp almalı ve gönlümüze-zihnimize iyice yerleştirmeliyiz. (Esasında Kuran’daki tüm kıssalarda nice hikmet ve dersler saklıdır. Hepsini iyice düşünüp günümüze taşımalı ve dersler çıkarmalıyız.)

Selam olsun Ashab-ı Kehf’teki o mübarek gençlere ki aldatıcı fani Dünyaya değil de ebedi gerçek Dünyaya meylettiler ve bu meyil üzerine kıyam ettiler. O meyil kendilerini bir mağaraya götürdü ki, kurtuluş demekti o. O mağara bir sığınma yeriydi. Peki şimdiki gençler, Dünyanın her türlü aldatıcılığından ve azgınlığından nereye sığınmalıdır. Mağaralara mı? Elbette hayır. Zamanın fitne ve fesadı, zararlı yayın yapan sinema, televizyon ve internet ya da benzeri tüm medyadır. Dünyadaki zalim kral artık bunlardır. Bu zalim kraldan kurtulmak için, Kuran’a, Sünnet’e ve Alimlerimizin Eserleri’ne sarılacağız. Mekan olarak sığınma yerimiz elbette camiilerdir. Bu da çıkartmamız gereken dördüncü derstir. Vesselam.

Ahmet Sandal

 

2- HAYATA HAYRET MAKAMINDA BAKABİLMEK

İşyerimin penceresinden dışarıya bakıyorum. Her zamanki ağaçlar, her zamanki toprak, her zamanki bahçe, her zamanki bahçe duvarı, her zamanki insanlar. İnsanlar hariç, diğerleri sabit ve yerinde duruyorlar. İnsanlar gelip gidiyorlar. İşyerimin penceresinden her zamanki gibi bakarsam hiçbir şey göremem. Gördüklerim de her zamanki tanımlaması içerisinde basit kalır. Bu sefer her zamanki gibi bakmak istemiyorum işyerimin penceresinden, farklı bakmak istiyorum. Belki de bakmak değil görmek istiyorum. Belli ki, hayret makamında bakmak istiyorum. Hayata hayret makamında bakmak, hayatı ve içindekileri daha iyi anlamamızı sağlıyor. Hayata hayret makamında bakmak, Allah’ın yüceliğini ve hayattaki her şeyi mükemmel bir şekilde halkettiğini fark etmemizi sağlıyor.

İşyerimin penceresinden, hayata her zamanki gibi değil, hayret makamında baktığımda, şunları gördüm. Hayret makamıyla bahçedeki ağaçlara şöyle bir baktım. Bir meşe ağacı ki, oldukça büyümüş. Yaprakları ve dalları birbiriyle uyumlu. Gövdesi de bu uyuma iştirak etmiş. Meşe ağacının yanında çam ağaçları var. Başka ağaç türleri de var. Onlar da bu uyuma eşlik ediyorlar. Hem kendi aralarında bir bütünlük ve uyum var, hem de tek başlarına uyum ve bütünlük taşıyorlar. Hemen bir bakışımı ve müşahedelerimi derinleştireyim dedim. Meşe ağacının meyvesi olan palamut ve çam ağacının meyvesi olan kozalak üzerinde tefekküre başladım. Kendi kendime, “Allah ne güzel yaratmış, kozalağı alıp da meşenin dallarına yerleştirsek, palamudu da alıp çam ağacının dallarına koysak, ne uyum kalır, ne de bütünlük” dedim. Sonra tefekkürümü derinleştirdim, “bu yerleştirmeye hem dallar, hem yapraklar itiraz eder sanırım. Bu ağaç uzuvlarının dilleri akılları ve dilleri olsaydı, böyle bir yerleştirmeye elbette karşı gelirlerdi. Çünkü, güzel olmazlardı, akla ve mantığa aykırı olurlardı” diye düşündüm. Allah (cc) meşe ağacı ile çam ağacının tasarımında en mükemmelini yaratmış. Ne eksik, ne fazla!

Hayret makamında bakışımı sürdürüyorum. Kendi kendime dedim ki; “bu ağaçların yaprakları yeşil değil de mavi olsaydı, ne olurdu?” Bir tahayyül ettim, gözlerimi kapadım ve pencerenin dışındaki ağaçları mavi yaprak içerisinde düşündüm. İnanın, bu düşünce bile içimi kararttı. Eğer ağaç yaprakları mavi olsaydı, o kadar cıyak olurdu ki, bakmak mümkün olmazdı. (Cıyak bizim orada kullanan bir kelimedir. En yakın karşılığı olarak “absürt” diyebilirsiniz) Düşüncelerinizi ve hayretinizi derinleştirin. Sırf mavi üzerinde düşünmeyin, ağaç yapraklarını kırmızı, siyah, mor falan düşünün aynı sonuca varacaksınız. Ağaç yaprakları için en mükemmel ve bize hoş gelen renk “yeşildir”. Bizi yaratan, bizim tüm özelliklerimizi, zevklerimizi biliyor ve hayatta bize en uygun olanını en mükemmel şekilde yaratıyor. Bizi bildiği için işte O (cc) ağaç yapraklarını yeşil olarak yaratıyor.

Hayret makamında bakışımı işyerimin penceresinden daha uzaklara, daha ötelere götürmek istiyorum. Okyanuslar gözümüze mavi gözüküyor. Neden acaba? Esasında okyanus netice itibariyle su kütlesidir. Su ise renksizdir. Fakat gözümüze mavi gözüküyor. Bu görüntü bizi mest ediyor ve hoşluk veriyor. Ya mavi değil de yeşil gözükseydi! Ya mavi değil de simsiyah gözükseydi! Dayanmak mümkün değildi. Tanker kazalarında, denize arasıra siyah petrol akıyor da, gözümüzü çevirip bakamıyoruz. İğreniyoruz değil mi?

Hayret makamındaki bakışımızı göklere çevirsek ne görürdük? Yine mükemmel uyum ve bütünlük görürdük. Gökyüzü de bu renginde, yani maviye yakın renkte olmasaydı da, mesela kırmızı olsaydı, kapkara olsaydı ne olurdu? Kasavet basardı, dayanamazdık. Kara bulutlara bile dayanamıyoruz, bir de gökyüzü kara olsaydı, vay halimize! Fakat, bu haliyle gökyüzüne bakan insan ferahlık ve huzur buluyor. Bizi yaratan Allah (cc) hayattaki her şeyde huzur ve ferah bulmamızı murat etmiş ve ona göre yaratmış.

Hayretli bakışlarımızı farklı bir mekânda sürdürülelim. Gelin hayalen bir manav dükkanına gidelim. Nar, elma, şeftali, muz, portakal, salatalık, limon, domates, patates, maydanoz, soğan, sarımsak, incir, üzüm ve sayamadığım diğer meyve ve sebzeler. Hangisinde bir uyumsuzluk ve tasarımında bir hata var? Hiçbirisinde ne uyumsuzluk ne de hata var. Hangisine baktığınızda rahatsız oluyorsunuz? Hiçbirisine? Bilakis hepsine de ayrı ayrı baktığınızda ağzınız sulanıyor ve iştahınız açılıyor. Hayret makamında baktığınızda şunu da anlarsınız, “mideyi yaratan kim ise bu meyve ve sebzeyi yaratan O (cc)dur.” Çünkü, mideye göre tam uyum ve denklik içerisinde yaratmış, mide onu istiyor.

Evet, “Ağacı ve yapraklarını yaratan kimse, gözleri yaratan O(cc)dur. Meyveyi ve sebzeyi yaratan kimse, mideyi yaratan O(cc)dur. Biri yaratan kim ise bini yaratan O (cc)dur, hücreyi yaratan kim ise kainatı yaratan O (cc)dur.”

Yazımızın sonuna doğru yaklaşırken bundan 3-4 sene önce yaşadığım bir anımı anlatacağım. Aynı zamanda, manavla alakalı bir anı bu. Bir marketten alışveriş yaptıktan sonra, manav bölümüne geçtim. Manav tezgahı o kadar gösterişli ve cazip dizayn edilmişti ki, enva-i çeşit meyve ve sebze satış için hazırdı. İnsanlar da her zamanki umursamazlık içerisinde ve hayret makamından uzak bir şekilde manav tezgahından, kimisi domates, patates, kimisi portakal, nar, falan filan almak için tatlı bir telaş içerisindeler. Kimse meyve ve sebze tezgahındaki uyum ve bütünlüğe bakmıyor. Deyim yerindeyse, herkes midesine bakıyor. İşte bu hengamede çok yaşlı, sanırım seksenli yaşları geçmiş bir yaşlı bayan manav tezgahına bakarak sanki bir çocuk gibi ağlıyordu. Merakımı celbetti, bayana yaklaştım, durumu öğrenmek istedim. O sırada bir şeyler söylediğini duydum. Yaşlı bayanın söylediklerini duyunca hayret ettim. Yaşlı bayan şu sözlerle kendi kendine konuşuyordu: “Ya Rabbim, bunca güzellikleri bize sunmuşsun, bizim için ne güzel meyve sebze yaratmışsın, bizleri ne kadar çok seviyorsun, biz bunları hak etmiyoruz, bunlara layık değiliz, sana şükretmiyoruz” diyerek ağlıyordu. Hem ağlıyor, hem de manav tezgahındaki enva-i çeşit sebze ve meyveye bakıyordu. Bu manzara karşısında hayret ettim ve bu bakış açısında ve aynı duyarlılıkta olmadığım için utandım.

Sözü uzatmaya gerek yok. Hayata hayret makamında bakmak demek görmek demektir. Hayret makamında hayata bakan kişi şunu görür ve anlar ki, her şeyde bir uyum ve bütünlük vardır. Her şey yerli yerindedir. Bu intizam ve mükemmellik yalnız ve yalnız O (cc)nun eseridir. Vesselam.

 

Ahmet SANDAL

 

 

3- NEFİS BENCİL, VİCDAN BİZCİL’DİR.

      Ben’le başlayan her kelime ve cümle nefsimizin hoşuna giderken, vicdanımız ise bundan rahatsız oluyor.

Benim gözüm, benim elim, benim ayağım, benim çocuklarım, benim evim, benim arabam, benim tarlam, benim arazim ve diğer benle başlayan ve mülkiyet mânâsına gelen sözler gerçekten rahatsızlık verici. Mümkün olsa da “ben” kelimesini hayatımızdan silip de atabilsek. Mümkün olsa da konuşmalarımızda hiçbir zaman “mülkiyet ekini”, im ve ımı” hiç kullanmasak.” Ben ve benimle başlayan kelimeler nefsi gururlandıran ve şımartan sözcüklerdir. Hiç farkında olmasak da, “ben”i öne çıkartan büyüklü küçüklü kelimeler insanı uçuruma doğru götürür. Ben çok tehlikelidir. Ben tehlikeli olduğu gibi insan vicdanında yer bulmayan ve sevilmeyen bir kelimedir. Ben’i nefis sever. Ben’i vicdan sevmez. İşte bundan dolayı, ne zaman “ben”le başlayan bir kelime ya da cümle kursam, “içim cız” ediyor. Vicdanım “ben” kelimesini sevmiyor. Vicdanımız “ben” sevmiyor da, nefsimiz “ben” bayılıyor ve “ben”e hayran.
Nefsimiz “ben” kelimesini niye seviyor? Nefsimiz “ben” kelimesine neden hayran? Vicdanımız “ben” kelimesinden niye hoşlanmıyor? Neden “ben”le başlayan kelimeler bizi rahatsız ediyor? Bunları hiç düşündünüz mü?
Bu hususları düşündüğümüzde şu sonuçlara varırız. Benim gözüm, benim elim, benim ayağım, benim çocuklarım, benim evim, benim arabam, dediğimizde esasında “yalan söylemiş oluyoruz.” Dünyadaki bir varlık için “benimdir” diyen kişi, dünyanın en büyük yalanını söylemiştir. Dünyadaki hiçbir şey için “benim” diyecek durumda değiliz. Biz esasında hiçbir şeyin sahibi değiliz ve olamayız da! Benim gözüm, benim elim, benim ayağım, benim çocuklarım, benim arazim, benim evim diyen kişi, bilmelidir ki, hepsi de emanettir. Hepsi de Allah’ındır. Allah (cc) dilemeseydi, ne insan varolurdu, ne de insanın elindeki malı mülkü varolurdu. Allah (cc) dilemeseydi, ne biz olurduk ne de çocuklarımız, malımız, mülkümüz olurdu. Herşey Allah’ındır. Kur’an-ı Kerim’de ayan-beyan açıklanıyor ve arz ve semada olan her şeyin Allah’ın hüküm ve tasarrufu altına olduğu çeşitli ayetlerde bildiriliyor. “Allah (cc) mülkün gerçek sahibidir.” (Al-i İmran Suresi, 26. Ayet)
Bu durum çok açık ve net iken, insanın kendisine bir paye vermesi ve “ben yaptım, bunlar benim eserim” demesi kesinlikle çok yanlıştır. Allah-û Teala Hazretleri her şeyin yaratıcısı ve sahibi olduğu halde, Kur’an-ı Kerim’de çoğu yerde “biz” kelimesini kullanıyor, mesela, “biz emaneti dağlara verdik, onlar kaçındı” diyor. (Ahzab Suresi, 72. Ayet) “Biz insana şahdamarından daha yakınız” diyor. (Kaf Suresi, 16. Ayet) Bunun gibi birçok ayette “biz” kelimesi kullanılıyor. Allah-û Teala Hazretleri bile “ben” kelimesini sevmezken ve kullanmazken, “ben”ini yücelten insanlar ve “ben” demekten hoşlananlar büyük bir gaflet içindedirler. Nefsinin oyununa düşmüşlerdir.
Nefsini dinleyen yanlışa düşer. Vicdanını dinleyen doğru yoldadır. Vicdanına uyan insan bencillikten ve kibirden uzaklaşır ve bizcil düşünür. Nefis bütün gücü ve varlığı kendisinde görerek Allah’a isyan noktasına doğru “bencil bir şekilde, ahmak bir halde” ilerlerken vicdan ise “bizcil bir halde ve akıllı bir şekilde” Hak yolunda yürümektedir. İnsana bencillik veren kibirdir. Nefsimiz kibirden ve yalandan hoşlanıyor. Vicdanımız ise kibirden ve yalandan hoşlanmıyor. İşte nefsimizde ve vicdanımızda oluşan duygular bunlar.
İşte işin aslı budur. Vicdanımız yalanı, kibri ve bencilliği sevmez. Vicdanımız dünyanın neresinde olursa olsun, hangi insanın başına gelirse gelsin, hiçbir ayrım yapmadan, acıyı, çileyi ve adaletsizliği hoş görmez. Çünkü vicdanımız bizcildir. Ancak nefsimiz öyle değil. Nefis dünyadaki acıyı, çileyi, adaletsizliği önce benine sorar. Benliğine uygunsa onu hoş görür, benliğine uygun değilse onu hoş görmez.
Dünyada ne kadar yalan-dolan varsa, adaletsizlik ve zararlı işler varsa hepsi de nefsin yolunda giden benciller tarafından işlenmiştir. Dünyada ne kadar güzel ve iyi işler, adil ve hayırlı işler varsa hepsi de vicdanının yolunda yürüyen bizciller tarafından işlenmiştir.
Allah bizleri bencillikten muhafaza buyursun ve nefsinin yolunda değil, vicdanının yolunda yürüyenlerden eylesin. Amin

 

Ahmet SANDAL

 

4- ÇOBANIN OYU MU DEĞERLİ PROFESÖRÜN OYU MU?

      Seçimlerin hemen öncesinde siyaseti değil, sosyolojik bir vakıayı tefekkür etmeye ne dersiniz? Gelin, “çobanın oyu mu değerli, profesörün oyu mu değerli diye sorarak” düşünmeye başlayalım. Önce geçmişte yaşanmış bir tartışmayı hatırlatmakta fayda var. Hafızalarda tazedir. Bundan birkaç yıl önce, Aysun KAYACI adlı eski bir Manken, “benim oyum ile dağdaki bir çobanın oyu nasıl eşit olabilir” diye demeç vermişti. Bu demeç büyük fırtınalar koparmıştı. Nasıl koparmasın ki! Çünkü, oldukça anti-demokratik ve oldukça insan haklarına aykırı bir düşünce bu.

Ne demek “benim oyum daha değerli?” Herkesin oyu eşittir. Herkesin düşüncesi kendisine göre geçerlidir. Bu durumda “çobanın oyu da değerlidir, mankenin oyu da!” Bu bakış açısıyla aralarında kıyas yapılması doğru değildir. Sırf çoban ile mankeni değil, okumuş ile okumamışı, profesör ile öğrenciyi, gazeteci ile manavı, daha başka kıyaslamaları oy açısından farklı görmek de mantıksızlıktır. Böyle bir ayrım yapan, böyle bir kıyaslama yapan büyük tepki görür. Zaten, o Mankene de büyük çoğunluk tepki gösterdi ve bundan sonra kimse böyle bir densiz cümle sarfetmedi. Sarfetse de en azından basına yansımadı.

Esasında bu düşüncede olanların basına yansıyıp yansımamasından daha önemli olan, bu düşünceyi taşıyanların içinde bulundukları ruh halidir. İnsan bu düşünceye nasıl sahip olabilir! İşte asıl bunun sorgulanması gerekir.

Evet, bize çok garip ve acayip gelse de, bu Ülkede “oylarının daha değerli sayılmasını” ve kendi kafalarındaki modele göre, “kendi oylarının başka oylara göre iki değerinde” olmasını savunanlar var. İşte bu düşüncede olanlara dikkat çekmek için yazımın başlığında “çobanın oyu mu değerli, profesörün oyu mu değerli” diye sordum.

Kendi oyunu daha değerli görenlerle siz de bizzat karşılaşmışsınızdır. Ben karşılaştım. Geçen seneler içerisinde, tepeden inmeci düşünceler içerisinde olan, Millet iradesini küçük gören zihniyetin bir mensubu ile bu hususta tartışmıştım. Bir sohbet sırasında, “eski Roma’da herkesin oyu farklı farklıymış, kimisi iki, kimisi bir sayılırmış, esasında bizde de olmalı ve okumuş yazmışların, yani üniversite mezunlarının oyu iki, okumamış yazmamışların yani üniversite mezunu olmayanların oyu ise bir sayılmalı” şeklinde konuşmuştu. Tabi bu şekildeki mantıksız ve anti-demokratik düşünceye sert tepki göstermiş; “esasında tam tersi olmalı, üniversite mezunlarının oyu bir, üniversite mezunu olmayanların oyu iki sayılmalı” demiştim. Ne diyeyim! Mantıksız bir cümleye karşı ancak böyle mukabele edilebilir. Bu işin şakası bile garip.

Üniversite mezunları iki oy, üniversite mezunu olmayan bir oy. Bu nasıl saçmalık. Bize saçma geliyor. Fakat buna inanan o kadar insan var ki. Büyük kısmı bu düşüncesini içinde saklıyor. Keşke bu düşüncede olanların hepsi fikrini söylese de, “kim demokrat, kim anti-demokrat” bir anlasak.

Herkesin oy hakkı birdir. Herkesin oyu değerlidir. Demokrasilerde kimse kimseden üstün değildir. Herkes birinci sınıf vatandaştır. İşin bu yönü akl-ı selim sahibi herkes tarafından kabul görürü. Bunda hiçbir kuşku yoktur. Bunun yanında, bir hususa ayrıca dikkat çekmek isterim. Dış görünüşleri itibariyle basit görünseler de, meslekleri itibariyle gariban olsalar da, bu Ülkede öyle insanlar vardır ki, Ülkenin gerçeklerini ve gidişatını görme bakımından, kısacası vatandaşlık bilinci bakımından, üniversitedeki profesörlere taş çıkartırlar. Bu satırların yazarı “aydın olmanın sözde değil özde olduğuna ve ilim ile irfanın çok ayrı olduğuna inanır.”

Şair ne demiş;

Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası,

Ayak seslerinden tanırım.

Ne zaman bir köy türküsü duysam,

Şairliğimden utanırım. (Bedri Rahmi Eyüboğlu)



İşin özü bu. Tabi olan, hasbi olan ve özden gelen her şey makbuldür. Bu Ülkenin gerçek aydınlarını da okuyup yazmakta değil çilenin, fikrin ıstırabını çekmekte aramak gerek. Bu bakış açısıyla bakarsa insan, ne çobanı küçümser, ne de profesörü üstün görür. Vesselam.

 

Ahmet Sandal

 

5- VÜCUDUMUZDA MOBESE VAR

Günümüzde kaydedici cihazlar, kameralar, CD’ler, mobeseler ve benzerleri hayatımızın içine olabildiğince girmiş bulunmaktadır. Tabi “kaydedici cihaz” sözü insanda ister istemez bir ürperti oluşturuyor. Hele “dinleme cihazı” denildiği zaman akan sular duruyor. Cep telefonu ve benzeri iletişim araçlarıyla günün her saatinde içli-dışlı olan insanoğlu, başkaları tarafından dinlenilmekten rahatsız oluyor. Bu rahatsızlık elbette tabidir ve normaldir. İnsan dinlenilmeye ve kaydedilmeye karşı tedbir alır, bu da çok normaldir. Buraya kadar her şey normal de, bundan sonra başlıyor, “normal olmayan.” Şimdi soracaksınız nedir o “normal olmayan?”

Normal olmayan durum şu: Kendisini dışarıdan takip edilmeye ve kaydedilmeye karşı korumaya çalışan ve bunun için büyük tedbir alan insanoğlu, nedense aynı hassasiyeti, içeriden, yani “kendi vücudundan kaydedilmeye karşı göstermiyor.” Şimdi soruların zihinlerde oluştuğunu ve “nasıl yani vücudumuzda da mı bir kaydedici cihaz var, yaptığımızı kaydediyor mu bu cihaz diye” soruların peş peşe sıralandığını düşünüyorum. Sözü uzatmayayım, kısa yoldan cevap vereyim. Sizi merakta bırakmayayım. İşte cevap: “Vücudumuzda kaydedici cihaz var. Vücudumuzda mobese var.”

Vücudumuzda kaydedici cihaz olduğu gibi, kainatta da kaydedici cihaz var. Kainattaki hiçbir görüntü ve ses kaybolmuyor. Hepsi uzay boşluğunda yüzüyor. Bunu fizik ilmi ve teknoloji geliştikçe anlıyoruz ve bu gelişim devam ettikçe ileride daha net olarak anlayacağız. Kısacası insanoğlu takiptedir. İnsanoğlu başıboş bırakılmamıştır. İnsanoğlunun başıboş bırakılmadığını, kainattaki düzen ve intizamdan anladığımız gibi, Kur’an-ı Hakim’in nice ayetlerindeki nice açık uyarılardan da anlıyoruz. İşte Kıyame Suresi 36. Ayet: “İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder.” Bu uyarılar Kur’an’da sık sık tekrarlanır ve insanoğlu hakka ve doğruya çağrılır.

Tekrar konumuza, yani vücudumuzdaki kaydedici cihaz konusuna döndüğümüzde buna ilişkin işaretin İsrâ suresi 13. ayet’te mevcut olduğunu görmekteyiz. Bu ayet üzerinde düşündüğümüzde, vücudumuzdaki bir kaydedici cihazın varlığını İnşaallah idrak edeceğiz. Gelin bu ayetin mealini görelim: “Her insanın amelini boynuna doladık (astık). Kıyamet günü kendisine, açılmış olarak karşılaşacağı bir kitap çıkaracağız.”

İsrâ Suresindeki bu ayette geçen “amelini boynuna doladık” deyimi için çeşitli meal kitaplarında, farklı açıklamalar bulunmaktadır. Mesela, bazı meallerde, “amel defterini” doladık, astık gibi deyimler mevcuttur. Bunun yanında, “insanın boynuna can kuşunu” astık diye anlamlar veren mealler de vardır. Burada önemli olan, “bir asma ya da dolama” fiilinin varlığıdır ki, hepsinde, yani tüm meallerde ortak olan taraf budur ve bizim için önemli olan da budur. İnsanın boynunda “ister defter, isterse bir can kuşu” olsun, bunun amellerin kaydına yaradığı çok açıktır.

Demek ki, boynumuzda, bir cihaz var. Bu cihaz asılmış ya da dolanmış bir şekilde mevcuttur. Bu deftere her şey yazılmaktadır. Zaten, ayetin ikinci kısmında, insanın kıyamet günü açılmış olarak bu defteri (kitabı) göreceği de ayan-beyan belirtilmektedir.

Bu ayette geçen “astık, doladık” deyimini günümüz teknolojisiyle birlikte daha kolay anlıyoruz. Mobeseler ne yapılıyor? Bir yere asılıyor. CD’ler ne yapıyor? Kaydederken bir daire etrafında dolanıyor. Yani bu astık, doladık deyiminden siz ister mobeseyi anlayın, ister bir CD’yi anlayın, neticede bir kaydedici cihazın varlığı akıllara gelmektedir. Yine belirtiyorum. Buraya kadar her şey normal de işte bundan sonra başlıyor anormallik. Nasıl mı?Hayatımızın içine giren mobeseler, gözetleyiciler ve kaydediciler bizi korkutuyor. Trafikte seyrederken, “aman mobese var” deyip, hızımızı azaltıyoruz. Neden bu özen, neden bu kadar dikkat? Dünyada para cezasına çarptırılmamak için.

Buna bu kadar özeni gösteriyoruz da, neden vücudumuzdaki kaydedici cihaz için (vücudumuzdaki mobese için) bu kadar dikkatli ve özenli olmuyoruz? Dünyadaki en büyük para cezası bile ahiretteki bir ceza ile kıyas kabul etmezken, neden vücudumuzdaki kaydedici cihaz için bu kadar hassas değiliz? Çok ilginç değil mi? Şimdi, bu tefekkür doğrultusunda şuna karar verelim: “Dışarıdaki kaydedici cihazlardan değil, asıl içimizdeki kaydedici cihazlardan korkalım ve kendimize çeki düzen verelim. Dünya’da “Allah” diyelim, ahirette “eyvah” demeyelim, İnşaallah.”

 

Ahmet Sandal

 

 

6- DÜNYADAKİ TÜM ÇOCUKLAR İSLAMDIR

Geçen hafta bir Avrupa Ülkesine bir ziyaret gerçekleştirdim. Bu bir haftalık ziyarette Avrupa’nın Hıristiyan halkının bir kısır döngü içerisinde olduklarını müşahede ettim. Gözlemlediğim kısır döngü şu idi: Avrupa’nın Hıristiyan halkı dininden kopmuş vaziyette kendisini çalışmaya, içkiye ve uyumaya odaklamış durumdalar. Sabah erkenden uyanıyorlar, çalışmaya başlıyorlar, akşam olunca eğlence mekânlarına doluşuyorlar ve sonra da yatıp uyuyorlar. Ertesi sabah uyandıklarında bu kısır döngü tekrar devam edip gidiyor. Çok hüzün verici bu durumu gözlemlemek şahsım açısından çok üzüntü verici oldu. Avrupa’da ziyaret ettiğim bu Ülkede oldukça müteessir oldum. Avrupa’nın diğer Ülkelerinin bundan farklı olmadığını, hatta Dünya’da İslam’dan kopuk vaziyetteki herkesin aynı kısır döngü içerisinde olduklarını düşündüm.

Gözlemlediğim Avrupa insanı tek dünyaya odaklanmış durumda. İnsanı tek dünyaya odaklatan her sistem acı, elem ve hüzün verir. Başka bir şey veremez. Avrupa’da geçerli olan sistem de insanlara mutsuzluk ve hüzün vermiş başka şey değil. Bu düşünce içerisinde; Hz. Üstad gibi haykırdım: “Ey sefahet ve dalâletle bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccal gibi birtek gözü taşıyan kör dehân ile ruh-u beşere bu cehennemî hâleti hediye ettin. Sonra anladın ki, bu öyle ilâçsız bir illettir ki, insanı âlâ-yı illiyyînden esfel-i sâfilîne atar, hayvânâtın en bedbaht derecesine indirir.” (17. Lema)

Avrupa’nın o Ülkesinde bu hüznü, bu duyguları yaşarken, içimde fırtınalar koparken, bu insanların çocukları acaba hangi durumda diye onları gözlemlemek istedim. Onları gözlemlediğimde hüznüm kat be kat arttı. Sabahları çocuklarını alıp erkenden kreşlere götürüyorlar. Çocuklar kreşlerde anne ve babalarına kavuşacakları vakit olan akşam vaktini dört gözle bekliyorlar. Akşam olduğunda anne ve babasının ellerinden tutarak evlerine dönen çocukların, sokakta özgürce oynayamamanın, annesinin yanında bir gününü geçirememenin ve annesiyle birlikte babasını heyecanla bekleyememenin huzursuzluğu ve hüznü içerisinde olduklarını müşahede ettim. Birkaç yerde, kreş ya da anaokulu öğretmenlerinin gözetimi altında sanki asker yürüyüşü yapar gibi tek sıra içinde sokakta yürüyen çocuklar gördüm. Yüzlerine baktım, yüzlerinde durgunluk ve hüzün gördüm. “Bunların akılları kesinlikle anne ve babasında” diye düşündüm. O yaştaki çocuk anne ve babasından ayrıysa başka neyi düşünür ki!

Yukarıda, yazımın birinci ve ikinci paragrafında Avrupa’nın yetişkin halkının durumuna üzüldüğümü, üçüncü paragrafında ise Avrupa’daki çocukların durumuna daha çok üzüldüğümü ifade ettim. Bu üzüntü içerisinde hepsine dua ettim. Ya Rab (cc) bu yetişkin insanları içinde bulundukları bu kısır döngüden kurtar. Bu çocukların masumiyetlerini yetişkin hâllerinde de aynen devam ettir, aynı masumiyeti tüm hayatları boyunca nasip et. Büyüklerinin düştükleri bu kısır döngüden onları muhafaza eyle Ya Rab (cc) diye dua ettim. Bu dua ve niyazımı tüm umuma tevcih ediyorum.

Bu dua ve müşahede sırasında, birden şu sonuca vardım: “Dünya’daki tüm çocuklar İslam’dır.” Bu mânâ yoğunluğu içerisinde, Sevgili Peygamberimiz(sav)'in, “Her çocuk, İslâm fıtratı üzerine doğar Sonra, anne-babası onu Hıristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar” Hadis-i Şerif’inin mânâsını bizzat idrak ettim. Bir bakıyorsun Avrupa’daki o masum çocukların yüzlerine “ben de İslam’ım” diyor. İslam’ın masumiyetle eş değer olduğunu da yukarıdaki müşahedelerim sırasında bir kez daha idrak ettim.

Bu yazı vesilesiyle zihnimde şu düşünceler belirdi: Bir masum çocuk bir başka dine müntesip bir ana babadan doğsa bile yüzündeki masumiyet itibariyle; “ben İslam’ım” diyor. Peki, her Müslüman’ın yüzüne baktığımızda “ben İslam’ım” işaretini göremiyoruz. Ya da yüzde kaç Müslüman’ın simasında “ben İslam’ım” iması var? Çok mu zor bir sor bu! Elbette tartışmalı bir soru bu. Tamam, buna cevap aramayalım. Ancak, gelin şunda uzlaşalım: “Müslüman, masumiyetten uzaklaştıkça İslamiyet’ten de uzaklaşır.”

Gelin şunda da hemfikir olalım: “Dünyadaki tüm çocuklar İslam’dır. Çünkü masumdur.”

Ahmet SANDAL

 

7- CAHİLLER PERVASIZ, AHLAKSIZ VE HIRSLI OLUR

      Dilimizde bazı özlü sözler vardır. Bu sözler sayfalarca sürecek açıklamaları ortadan kaldıracak cinstendir. Mesela “cahil cesareti” deriz. Bu söz çok büyük hakikati ifade eder. Evet, cahiller cesur olur. Cesaret derken bunu normal bir cesaret değil de pervasızlık olarak adlandırmak daha doğrudur. Cahil, geleceğini, istikbalini, sonunu düşünmez, vurur, kırır ve talan eder. Cahil pervasız olur sözünde bir uyarı vardır. Bir insan cahilse ondan uzak dur. Aman ha, cahilden uzak dur. Yine dilimizde özlü bir söz vardır. Kork, Allah’tan korkmayandan deriz. Bu sözle bir çırpıda şu gerçeği ifade etmiş oluruz. Kişi, Allah’tan korkmuyorsa, artık başka neden korkabilir ki! İnsanı frenleyecek ve yanlıştan döndürecek en büyük güç “Allah korkusu”dur. Bu korku yoksa başka ne gibi korkular işe yarayabilir ki! Bir de şu hakikat var ki, Allah’tan gerçek mânâda korkanlar ancak âlimlerdir.

Şimdi burada cahil ile âlimin ne mânâya geldiğini de iyice açıklamak gerek. Burada “cahil”in karşılığı, okuma yazma bilmeyen ve okumamış insan değildir. Burada cahil denildiğinde, Allah’ı bilmeyen ve ahreti düşünmeyen kastedilmektedir. Âlim denildiğinde de, salt mânâda profesörler, yazarlar, eie kalem tutan herkes kastedilmemektedir. Benim gözümde, Allah’ını bilen ve bu doğrultuda geceli gündüzlü okuyup araştıran ve kâlbini aydınlatan her kişi âlimdir. Bu noktada, Fatır Suresinde geçen "kulları arasında Allah'tan gereği gibi korkanlar ancak âlimlerdir" ayetinin de bu bakış açısıyla değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Şimdi yukarıda “cahil pervasız olur” dedik. Cahilde, “Allah korkusu” olmaz dedik. Bir kişide Allah korkusu yoksa ahlak ve fazilet de yoktur. Milli Şairimiz Mehmet Akif ERSOY, bir şiirinde; “Ne irfandır veren ahlâka yükseklik ne vicdandır, Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır, Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havf-ı Yezdân'ın, Ne irfânın kalır tesîri katiyyen, ne vicdânın” şeklinde seslenmektedir. Bu şiirde geçen tespitlere aynen iştirak ediyorum. Bundan dolayı şu sonuca ulaşıyorum: “Faziletin kaynağı da Allah korkusudur. Bir insan cahilse, onun faziletli olması da mümkün değildir.”

Evet, cahil pervasız ve ahlaksız olur. Bunları açıkladık. Gelelim hırs konusuna. Cehaletin bir göstergesi de “ihtiras”tır. Cahiller muhteristir, yani hırslıdır. Halbuki Âlimler iyi bilir ve bunu çok net ifade eder ki, hırs zararlıdır. Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle “hırs sebebi hasarettir”. İnsanı hırslı yapan içindeki cehaletidir. Çünkü, cahil bilmez ve idrak etmez ki, bu dünyada her şey bir hikmete binaendir. Her şeyin hayırlısı daha makbuldür. Burası bir imtihan dünyasıdır. Rızk Allah’tandır ve önceden mukadderdir. İşte bunları bilmeyen ve idrak etmeyen cahil, “hırslı bir şekilde sağa-sola saldırır. Vurur kırır ve bir şeyler ele geçirmeye çalışır”. Bu ele geçirdiği bir mal olabilir, bir makam-mevki olabilir, bir kadın olabilir. Dünyayı ait şeyler olabilir de olabilir.

Cahiller, pervasız, ahlaksız ve hırslı olur derken, bunun esasında toplum için büyük bir tehlike olduğunun da farkındayız. Şimdi önemli bir soruyla karşı karşıyayız. İster ticarette, ister memuriyette, ister kamu sektöründe, ister özel sektörde, yönetim ve sevk makamında olanların bir çoğu öz itibariyle bu kapsama giriyor mu, girmiyor mu? İşte bu sorunun cevabı çok önemli. Eğer bu kapsama girenler çoğunluktaysa vay hâlimize vay! Bu çok büyük tehlikedir.

Bu tehlikeye iman noktasında baktığımız zaman yukarıdaki bu gerçekleri görüyoruz. New York Stern School of Business'te görevli psikologlar Justin Kruger ve David Dunning bu konuya başka bir bakış açısıyla, kendi meslekleri itibariyle bakmışlar ve şöyle bir tespitte bulunmuşlardır. Bu iki bilim adamının Dunning-Kruger Etkisi adıyla literatüre geçen teorileri şöyledir: “Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır. Cahiller bu nedenle boş bir gurura sahiptirler. Cahiller cahilliklerinin farkında değildirler. Cahiller kendilerini övmekten zevk alırlar. Bulundukları yerde yükselmeyi bir “hak" olarak görürler. Kendisinden güçlülere karşı kibardırlar. Altındakilere kötü muamele yapmaktan büyük zevk duyarlar. Muktedir olanlarla diyaloga büyük önem verirler. Muktedirin yerine geçmeyi hedeflerler.”

Yukarıda özetlenen bu iki sonuç ve bu iki müşahede şunu gösteriyor ki, “cahiller çok tehlikeli insanlardır”. Vesselam.

Ahmet SANDAL

Araştırmacı Yazar

 

8- NOEL BABA VE NASRETTİN HOCA ARASINDA 10 FARK

Fark:1
Noel Baba çocukları beleşçiliğe alıştırır.
Nasrettin Hoca çocukları çalışmaya ve karşılığını vererek almaya çağırır. “Parasını veren düdüğü çalar” der.

Fark:2
Noel Baba yeşili sevmez ve çam ağaçlarının düşmanıdır.
Nasrettin Hoca ağacın önemine işaret eder ve “bindiğin dalı kesme” der.

Fark:3
Noel Baba hayalcidir. Havada uçan bir geyik ve onun çektiği bir araba çocukları hayalciliğe çağırır.
Nasrettin Hoca gerçekçidir. Elle tutulur ve gözle görülür bir eşeği vardır.

Fark:4
Noel Baba maddiyatçıdır. Çocukları ıvır zıvır ve yalnızca maddi değeri olan oyuncaklarla kandırmaya çalışır.
Nasrettin Hoca maneviyatçıdır. Paraya çevrilmeyecek zenginliklerin peşindedir.

Fark:5
Noel Baba karaktersizdir. Kapıdan kovsanız bacadan girer.
Nasrettin Hoca şahsiyet sahibidir. Kendisine itibar gösterilmeyen yerde yemeği kürküne yedirir.

Fark:6
Noel Baba milliyetsizdir. Avrupa ile Amerika arasında havada uçar gezer.
Nasrettin Hoca öz be öz Türk ve Müslümandır.

Fark:7
Noel Baba kapitalist tüketim çılgınlığının bir sömürü aracıdır.
Nasrettin Hoca insanı düşünmeye çağıran bir tefekkür insanıdır ve güldürürken bile düşündürür.

Fark:8
Noel Baba yılda bir ortaya çıkan bir figür ya da yılda bir kez şişirilen balondur.
Nasrettin Hoca aramızda dolaşan bir yıldızdır ve büyük bir değerdir.

Fark:9
Noel Baba kış günleri ve karanlık gecelerde ortaya çıkar. Bu hâliyle insanda hep soğukluğu ve karanlığı çağrıştırır. Noel Baba insana bir karabasan gibi çöker ve kasavet verir.
Nasrettin Hoca ise kırlarda, ovalarda, camilerde, evlerde, şehirlerde ve apaydınlık huzurlu yerlerde karşımıza çıkar. Nasrettin Hoca bu hâliyle insana huzur ve ferahlık verir.

Fark:10
Noel Baba babalığını görmediğimiz, sorumluluğu olmayan bir Şam Babasıdır.
Nasrettin Hoca ise topluma önder konumundaki Değerli bir Hocadır.

Derleyen : Ahmet SANDAL

 

8- EN BÜYÜK ZENGİN SENSİN

İnsanoğlunun bariz özellikleri vardır. Bu özelliklerinden başta geleni ve ayan-beyan çok açıkta olanı, “Dünya malına karşı olan sevgisidir.” Bu sevgi o kadar fazla ki, bitmek bilmez. Sonsuz bir sevdayla bağlanmıştır İnsanoğlu mala ve mülke. Bir dünya dolusu altın versen, ikincisini ister. İnsanoğlunun gözünü ancak toprak doyurur. Bu minvalde Sevgili Peygamber Efendimizin (sav) bir hadisi mevcuttur. O hadis mealen şöyledir: “Âdemoğlunun bir vadi dolusu atını olsaydı, iki vadi dolusu altını isterdi. İki vadi dolusu altını olsaydı muhakkak üçüncü bir vadi dolusu altın daha isterdi. Âdemoğlunun istekleri bitmez, onun gözünü ancak toprak doyurur.” (Buhari, Müslim) Bu Hadis-i Şerif bize yeterli bir bilgi ve tefekkür ufku açmaktadır. Bunu aklımıza bir yazalım. Bu Hadis-i Şerif’ten esinlenerek başka bir kıssa anlatalım.

Esasında bir kıssa değil, bir temsil bu: Padişah bir gün vezirleriyle deniz kenarına gezmeye çıkmıştır. Bu sırada balık avlayan yaşlı bir adam görür ve adama şöyle seslenir: ’Baba çek oltanı, ne yakaladıysan sana onun ağırlığınca hazineden altın vereceğim. Yaşlı adam oltayı heyecanla çeker. O da ne! Oltanın ucunda küçük bir kemik parçası. Adam çok üzülür. Çıka çıka on-on beş gram ağırlığında bir küçük kemik parçası bu diye içinden söylenir. Ama mecburen talihine razı olur ve padişahın adamlarıyla birlikte hazineye giderler. Hazine görevlisi kemiği terazinin bir kefesine koyar ve diğer kefesine de en az on adet altın koyarlar. O da ne! Kemik altınlardan ağır gelir. Herkes şaşırmıştır buna. Görevli on adet altın daha atar ama kemik yine ağır gelir. On adet altın daha atar, ama kemik yine ağır gelir. Bu iş sürdükçe sürer ve bir türlü kemikten daha ağır gelecek şekilde altını denk getiremezler. Hatta hazinede altın kalmaz, yine de kemik parçası ağır gelir. Bu işe oradaki vezirler şaşırmıştır. Hikmetini anlayamazlar. Padişahın bilge vezirini çağırırlar ve durumu anlatırlar. Bilge Vezir kemiği eline alır biraz inceler ve der ki: ’Eğer Dünyadaki tüm padişahların hazinesini de koysanız, bu kemik yine onlardan ağır gelir. Çünkü bu kemik insanın göz çukurunun kemiğidir. Onu ancak bir avuç toprak doyurur” der. Yerden bir avuç toprak alır ve kemiğin bulunduğu kefenin karşısındaki kefeye koyar, kemiğin bulunduğu kefe birden havalanır. İşte bir avuç toprak dünyadaki tüm altınlardan daha ağır gelmiştir.

Bunu hepimiz yakınen biliriz. Çünkü insanız. Aynı duygu ve düşünceleri içimizde an be an yaşıyoruz. Arife tarif gerekmez. İnsana bu yönüyle tarif gerekmez, ancak nasihat gerekir. İnsanoğlu hırslıdır. Dünya malına ve makamına karşı çok hırslıdır. Halbuki bir düşünse en büyük zenginlik kendisinde saklıdır. İnsanın bizzat sahip olduğu değere güç yeter mi? Akıl dediğimiz nimet en büyük sermaye değil mi? Göz dediğimiz en büyük Nur ve en büyük aydınlık bir cevherdir ki, hangi elmas, hangi yakut onun yerini alabilir. Buna rağmen, Allah’ın bizlere verdiği göz nimetini, akıl nimetini unuturuz da, niye zengin olmadık, niye altınımız ve pusatımız yok diye hayıflanırız, üzülürüz. Yalnızca akıl ve göz mü bizim sahip olduğumuz nimetler. Kâlbimizin yerini ne alabilir ki? İçimizde bulunan organları saymıyorum. El, ayak, burun, kulak, kaş, kirpik, yüz, saç, güzellik ve daha bunlar gibi paha biçilmez ve emsali bulunmaz uzuvlara sahibiz. Tüm bunlara şükretmeliyiz. Bunları tefekkür etmeliyiz.

Allah’ın verdiği beden ve sağlık nimetinin şükrünü eda etmek için, “Elhamdülillah” demek ve tefekkür etmek zorundayız. Bu tefekkür de şöyle olur: İnsan kendisini her an zengin hissedecektir. İşte bu nedenle yazımın başlığını “En büyük zengin sensin” diye seçtim. Gerçekten bu söz mecazi yani manevi anlamda doğru olduğu gibi maddi anlamda da doğrudur. Yani manen zenginiz çünkü üzerimizde Allah’ın nimetleri var. Maddi olarak da bir kâlbe, bir göze, bir kulağa, bir buruna ve diğerlerine güç yeter mi? Hangi para bu uzuvların karşılığı olabilir ki? Böyle bir para yok dünyada ve olamaz da.

Bütün bunları yazdık da işin en önemli kısmını sona sakladık. Bir insan kendi zenginliğinin farkına nasıl varır? İman ile varır. Öyleyse, işin özü şudur; “bir insan sağlam bir iman taşıyorsa kâlbinde bu yeterlidir. Çünkü bu iman, insanı huzurlu ve mutlu edecektir. Huzurlu ve mutlu insan da ne sultanlık ister ne de saltanat ister. Zaten o en büyük zenginliği bulmuştur.”

Ahmet SANDAL

 

 

9- ATASÖZÜ DİYE YUTTURULMAYA ÇALIŞILAN BAZI SÖZLER ÜZERİNE

Dilimize kasıtlı bir şekilde yerleştirilen ve atasözü ya da veciz söz gibi gösterilen bazı deyimler vardır. Bu deyimler sözde basitmiş gibi görünse de özde büyük bir tehlike ve büyük bir nifak barındırmaktadır. Evet, söz deyip de geçmeyelim. Hindistan’ın Milli Lideri Mahatma Gandhi’ye atfedilen bir ifade vardır: “Sözlerinize dikkat edin, düşüncelerinize dönüşür. Düşüncelerinize dikkat edin, duygularınıza dönüşür. Duygularınıza dikkat edin, davranışlarınıza dönüşür. Davranışlarınıza dikkat edin, alışkanlıklarınıza dönüşür. Alışkanlıklarınıza dikkat edin, kişiliğinize dönüşür. Kişiliğinize dikkat edin, kaderinize dönüşür.” Netice itibariyle bu ifadeden şunu anlıyoruz. “Söz önemlidir.”

Söz önemli olduğu gibi atasözü de önemlidir. Evet, umumca kabullenilen ve adına atasözü denilen deyimler var ki, işte bu sözlerde bir yanlışlık ve kasıt varsa, maazallah tüm toplumu uyuşukluğa, bozguna, yanlışlığa götürür.

Mesela, “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.” “Her koyun kendi bacağından asılır.” “Bana değmeyen yılan bin yaşasın.” “Gemisini kurtaran kaptan”. “Kıl beşi, kurtar başı.” “Bu iş inşaallahla, maşallahla olmaz.” “Dünyada mekan, ahirette iman” Bu ve buna benzer deyimler büyük tehlike ve nifak içermektedir. Hata bu deyimlerden bir kısmı, bilinçli olarak söylenmişse, Allah korusun, insanı dinden ve imandan da çıkarır. Ne demek, “bu iş inşaallahla, maşallahla olmaz” sözü. Her Müslüman mutlaka iman eder ki: “Her şey inşallah ile olmaktadır.” Kur’an-ı Kerim’de; “Hiçbir şey hakkında sakın “yarın şunu yapacağım” deme! Ancak, “Allah dilerse yapacağım” (İnşaallah) de. Unuttuğun zaman Rabbini an ve “Umarım Rabbim beni, bundan daha doğru olana ulaştırır” de” buyrulmaktadır. (Kehf Suresi, 23, 24. ayetler) Bu açık hakikat karşısında, Müslüman bir insan; “bu iş inşaallahla, maşallahla olmaz” diye bir deyim kullanabilir mi? Elbet kullanamaz. Ancak, dilimize böyle bir deyim sokulmuş. Bu deyimlerden uzak durmak gerekmektedir.

Başka bir yanlış söz de şudur: “Dünyada mekan, ahirette iman”. Bu nasıl saçma sapan bir sözdür? Atasözü olarak görmek de mümkün değildir.

İman ahirette değil, bu dünyada lazımdır. Öyleyse, bu söz şöyle olmalıdır: “Dünyada iman, ahirette mekan”. Gerçekten de, bizim bu dünyada sahip olacağımız mekan nedir ki, en fazla 100 yıl işimize yarar. Hatta çoğunluk için, bu süre daha da azdır. Yüz yıl yaşayan kim ki! İnsan ömrü ortalama 60-70 yıl ise, dünyada mekan dediğin bu kadarlık bir önemdedir. Bu 60-70 yılın, 20-30 yılı baba evinde geçse, geriye 40-50 yıl kalıyor. Şimdi bu 40-50 yılı sanki sonsuz bir süreymiş gibi gösterip de dünyada mekan, ahirette iman demenin ne anlamı var? Asıl şunu demeliyiz: “Sonsuz hayat ahiret hayatıdır. Bu hayatta iki mekandan birisi bizi beklemektedir. Ya Cennet, ya Cehennem.” İşte bu mekanlar önemlidir.

Ahirette iman lazım değil, mekan lazımdır. Bu dünyada ise başta iman lazımdır. Öyleyse, “ebedi mekanı Cennet olana ne mutlu. Ebedi mekanı Cehennem olana veyl üstüne veyl” diyelim.

Dini hassasiyet bakımından ele almamız gereken başka yanlış bir söz de; “kıl beşi, kurtar başı”. Şimdi bu söz insanda şöyle bir düşünce ve davranışa neden oluyor: “Namazını kıl, etliye sütlüye karışma. Namazını kıl, toplumda ne oluyorsa olsun, sen ilgilenme. Kimseye yardım etme.” Bu tür anlayışa neden olan “kıl beşi kurtar başı” deyimi de yanlıştır. Namaz önemlidir ancak, zekat, oruç, hac, sadaka, kul hakkına riayet elbette namaz kadar önemlidir.

Yukarıda ele aldığımız sözler yanında, “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar,” “Her koyun kendi bacağından asılır,” “Bana değmeyen yılan bin yaşasın,” “Gemisini kurtaran kaptan” ve benzeri sözler de toplumda nemelazımcılığa, vurdumduymazlığa, pısırıklığa ve bencilliğe kapı aralayan ve bu tür olumsuz özellikleri yaygınlaştırmaya vesile olan sözlerdir.

Sözü uzatmaya gerek yok. Toplumdaki fertlerde uyuşukluk, nemelazımcılık, bencillik ve pısırıklık oluşturacak türdeki sözler, ata sözü falan değildir. Bu sözler olsa olsa bilinçli bir şekilde uydurulup toplumdaki fertlerin zihinlerine yerleştirilen kasıtlı sözlerdir.

Yazımın başında, Mahatma Gandhi’nin bir sözüne yer vermiştim. Şimdi bu sözü şu şekle dönüştürmek mümkündür: “Kasıtlı olarak uydurulan ve topluma atasözü diye yutturulmaya çalışılan sözlere dikkat edin, fertleri uyuşukluğa, nemelazımcılığa, pısırıklığa ve bencilliğe dönüştürür. Uyuşukluk, nemelazımcılık, pısırıklık ve bencilliğe dikkat edin, toplumdaki fertleri duygusuzlaştırır. Duygusuzluğa dikkat edin, toplumdaki fertleri ilkesizleştirir. İlkesiz fertlerin çoğunlukta olduğu topluma dikkat edin, yönetilmeleri kolaydır.”

Sözün özü şu: Toplumdaki fertlerin zihinlerine yerleştirilmeye çalışılan atasözleri ve veciz ifadelerin bazıları yukarıda belirttiğim maksada hizmet eden ve kasıtlı olarak uydurulan sözlerdir. Bu sözlerden uzak duralım ve inanmayalım. Vesselam.


Ahmet SANDAL
Şair Yazar

 

 

10 - İNSANIN KARAKTERCE HAYVANDAN DAHA DA AŞAĞILAŞMASI


Yaratılış ve üstünlük bakımından insanlar hayvanlardan, kıyas kabul etmeyecek derecede farklıdır. Evet, çok açıktır ki, yaratılış bakımından insanlar hayvanlardan doğu ile batı kadar farklıdır. Kıyas bile edilmeyecek ölçüde İnsan, hayvandan üstündür. İnsanlar, eşrefül mahlûkat derecesinde en yüksek bir payeye sahiptir. Hiçbir canlı bu payeye erişemez. Rabbim (cc), insanı en güzel şekilde yaratmış ve ona halifelik unvanı vermiştir. Arzın halifesi olan insan, yeryüzünde Allah adına ve Allah izniyle hareket emek için görev yüklenmiştir. Gel gör ki, bu derecede önemli görevleri, özellikleri ve üstünlükleri olan insan, Dünya’daki asıl görevini ve maksadını unuttuğunda, Yaratıcısına isyan edip asi olduğunda, öyle zavallı, öyle acınası bir duruma düşüyor ki, Kur’an-ı Kerim’deki tabirle, hayvandan bile aşağı bir seviyeye düşüyor. Nitekim Kur’an-ı Kerimde, A’raf Suresi 179. ayette Yüce Yaradan (cc), “Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık Kâlpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır” şeklinde hitap etmektedir. Bu ayette geçen “daha aşağılıktırlar” deyimi için, Kur’an-ı Kerim’de “belhum adall” lafzı kullanılmaktadır. Belhum adall deyiminin içine kimler girdiği çok açık. Ruh bakımından sağlam oldukları hâlde, anlamayanlar, görmeyenler ve duymayanlar bu tanıma uyar. Bu tanıma uyanları, yani hayvandan daha aşağıda olanları, yani belhum adalları, sima sima, isim isim görmemiz ve bilmemiz elbet mümkün değildir. Çünkü sûreten insan gibi dolaşırlar. Ancak, görmek mümkün olsa da görseydik ki, sîretleri (içleri) bozuk ve çirkin olanların gerçek sûretlerinin de bozuk ve çirkin olduğunu, inan yüzlerine bakamaz kaçardık. Gerçi biz göremesek de, görenler görüyor ve ayan-beyan bildiriyor ki, insanların bazıları sûreten de insanlıktan çıkmışlar. Bu meyanda, Üstadın Risalelerinde belirttiği şu hususun altını çizmek gerekir: “Şu medenîlerden çoğunun eğer içini dışına çevirirsen, görürsün: Başta maymunla tilki, yılanla ayı, hınzır; sîreti olur sûret.” Allah bu duruma düşmekten muhafaza buyursun. Âmin.
Durum gerçekten ciddi. Bir insanın sîreten ve sûreten hayvandan daha aşağı duruma düşmesi gerçekten ciddi. Çünkü bu dönüşüme ne yüzde yüz dönüşüm diyebiliriz, ne yüzde bin dönüşüm diyebiliriz. Başlarken dedik ya, insan ile hayvanı kıyaslamaya bile imkân yokken, nasıl oluyor da insan, hayvandan daha aşağıya düşüyor? Neden? Neden? Neden? Sorular peşe peşe sıralanıyor. İnsanın karakterce hayvandan daha aşağılaşması, onun hangi düşünce ve hareketinden kaynaklanmaktadır? İnsanın sîret ve sûretindeki bozulma ve çirkinleşme onun hangi fiil ve fikrinden meydana gelmektedir? Bu sorular, gerçekten üzerinde günlerce düşünülmesi ve hakkında kitaplar yazılması gereken meselelerdir. Ancak, bu sorunun cevabını çok kısa bir şekilde özetlemek de mümkündür. Aşağıda, Allah’ın izniyle bunu gerçekleştirmeye çalışacağım.
İnsanın karakterce hayvanlaşması ve hatta daha da aşağılara düşmesinin temel nedeni düşünce ve hareketindeki şu bozukluktur. Bir insanın, ruhen sağlam olduğu hâlde, Dünyadaki asıl görevini anlamaması, görmemesi ve bilmemesi, aynı hayvanlar gibi anı yaşamaya odaklanması onu hayvanlaştırır ve hatta daha da aşağılara düşürür. An bu andır, lezzet bu lezzettir fikrinin bir insanda yerleşmesi ve geçmiş ile geleceği hesaba katmaması, aynı bir hayvan gibi yalnız bulunduğu an ile meşgul olarak yiyip içmesi -maazallah- insanı karakterce hayvanlaştırır, hatta daha da aşağısında düşürür. Üstad bu duruma “kör hissiyat” demektedir. Kör hissiyat içindeki bir insan, yaşadığı anı ve aldığı lezzeti en yükseğe çıkarmayı, ne geçmişi ve ne de geleceği hesaba almamayı bir marifet bilir ve yanılır da yanılır. Gerçekten de, bir hayvanın, üç zamandan (dün, bugün ve yarın) yalnızca birisini, yani bulunduğu anı bilmesi ve geçmiş ve gelecekten habersiz olması, onu keyifli kılar. O hayvanın bu keyif dairesi içinde yalnızca yedikleri ve içtikleriyle alakadar olması oldukça normaldir. Çünkü onun eleme garkedecek geçmişteki bir hatası ya da onu üzüntüye sokacak gelecekteki bir sıkıntısı yoktur. Bunlardan habersizdir.
İnsan öyle mi! İnsan, hayvan gibi değildir. İnsan, yalnızca bulunduğu andan değil, hem geçmişten ve hem de gelecekten haberdardır. Buna rağmen, bir insan, geçmiş ve geleceği hesaba katmıyorsa, yalnız bulunduğu anı yüceltiyorsa, ne ibadeti, ne taati, ne iyiliği, ne doğruluğu, ne dürüstlüğü biliyorsa, yalnızca keyfinin, eğlencesinin, zevkinin, hazzının peşindeyse, kısacası nefsini –maazallah- ilah edinmişse, bu insan sûreten insan olsa da sîreten insan olamaz. Sîreten insan olamayan hangi duruma düşer? Elbette hayvanlardan daha aşağı bir duruma düşer.
Bu noktada, aklıma bir reklâmda kullanılan iki kelimelik bir cümle geldi. “Anı yaşa”. Hemen soruyorum. Ne olacak anı yaşarsa? Eğer yaşadığı an, İslam Dairesinde yaşanmamışsa, haram işlenmişse, geriye ne kalır? Elbette, zevki gider yalnız “elemi kalır”. Öyleyse bu sözü şöyle değiştirmek gerek. “Anı İslam Dairesinde yaşa.” Kısacası, önemli olan an değildir, önemli olan anın İslam Dairesinde yaşanıp yaşanmadığıdır. Keyfini, zevkini ve nefsini yüceltenler, “an bu andır, zevk bu zevktir” diyerek hiçbir ölçü tanımayanlar, korkarım, hayvandan daha aşağı düzeylere düşerler. Sözün özü bu.
Ahmet SANDAL

 

11- BİR KİŞİNİN ÜSLUBU EŞİTTİR O KİŞİ DEMEKTİR

Bir kabın içinde ne varsa, dışına o taşar. Bir odada ışık varsa, dışarıya ışık yansır. Bir odada güzel koku varsa, güzel ve mis gibi bir koku yayılır. Bir odada pis bir koku varsa, dışarıya o çirkin koku yayılır. Gelelim insana. Bir insanın içinde nur, huzur, güzellikler, iyilikler varsa, etrafına nur, huzur, güzellik ve iyilik saçar ve bu kişinin elinden, dilinden bilerek ve isteyerek bir çirkinlik sadır olmaz. Öbür tarafta, bir insanın içi pislik ve çirkinlik doluysa, içi zifiri karanlık hâlde ve kafasındaki fikirler kötülüğe müsaitse, bu kişiden de herkes devamlı surette çirkinlik, bela, ahlaksızlık, pislik ve kötülük görür.

Ecdadımızın bu hususta çok güzel sözleri vardır. Atalarımız, kötü söz söyleyip de, küfürlü söz söyleyip de etrafını rahatsız eden, alçak ve adi insanlar için “kem söz, yani kötü söz, sahibine aittir” diyerek, bu insanlara bulaşmamışlardır. Evet, bir insan, birine haksız bir şekilde ve alçakça hislerinden dolayı küfür mü etti, ne dediyse, hangi sıfat yakıştırdıysa o söz ve sıfat karşısındakinde değil kendisindedir. Bu nedenle, küfürbazları, etrafına kötü söz söyleyeni iyi tanıyın ve içindeki pisliği, içindeki karanlığı görün. Ve en önemlisi, bunlara bulaşmayın. Zaten, bunlar kendilerine bulaşılmasını isteyen tiplerdir. Bulaşılmadığı anda, müthiş bir şekilde rahatsız oluyorlar ve kendilerini yiyip bitiriyorlar. Kötüler, kendilerini yiyip bitirsin İnşallah.

Evet, bir insanın üslubu çok önemlidir. Kişinin üslubu kendisini ele verir. Yine Ecdadımızın tespitleriyle konuşalım. Ecdadımız, “Üslubu beyan, aynıyla insan” demişlerdir. Bu söz de yukarıdaki Ata Sözü gibidir. Kişinin sözleri, kişinin konuşma adabı kendisini açığa çıkarır. Kaba konuşan, kaba insandır. Nazik konuşan nazik insandır. Ağzından küfür eksik olmayan, adeta bozuk plak gibi dönüp dönüp küfreden ve küfürden başka söz bilmeyen bozuk insandır, cahil insandır. Allah cahillerden ve kötü, adi, bozuk insanlardan bizleri ebediyen ayrı eylesin.

Evet, yukarıda bu duayı ve bu seslenişimi Yüce Rabbime (cc) arz ettim. Bu dünyada, iyiler ve kötüler aynı mekanda, aynı atmosfer altında yaşıyor. Bu dünya ayrılma yeri değil. Ancak, iyiler ve kötüler ahirette ebediyen ayrılacaklar. Bu nedenle duamı bu şekilde Yüce Rabbime (cc) arz ettim. Bu dünyada, kötülerle aynı yerde yaşasak da, İnşallah ahirette ayrılacağız onlardan.

Bir şiirimde şöyle sesleniyorum.

HİKMETLİ GÖZLEM

Tevhid ve şirk ayan-beyan belli,
Muvahhid ile müşrik ahirette ayrılır,
Hikmetten habersize ne demeli?
Kuzu ile kurt aynı ovada yayılır.

Evet, bu dünyada kuzu ile kurt aynı ovada yayılıyor. Tevhid mensupları ile şirk mensupları aynı sokakta yürüyor, aynı iklimi yaşıyor, aynı havayı soluyor. Güzel ahlaklı, nur yüzlü insanla etrafına saldıran, küfürler savuran kötü insan aynı mahallede, hatta aynı apartmanda yaşıyor. Bu dünya ayrılma yeri olmadığı için, bunun böyle olması gereklidir. Başka türlü olsaydı, Dünyadaki imtihan sırrına aykırı olurdu. Kısacası bu imtihanın bir şartı, bir gereğidir. Ancak, ahirette bu şart, bu gereklilik ortadan kalkacak ve ayrılma gerçekleşecektir. Bu husus, Kuran-ı Kerim’de, Yasin Suresi 59. ayette; (Allah şöyle der:) "Ey suçlular! Ayrılın bu gün!" şeklinde beyan edilmektedir.

Bu Dünyada, kötülere, küfürbazlara, adilere, alçaklara sabredeceğiz. Onlarla hasbelkader aynı atmosfer altında, aynı gökyüzü çatısı altında yaşayacağız. Günü gelince, o büyük gün gelince, ahirette onlardan ebediyen ayrılacağız İnşallah.

Ayrılma yerine kadar geçen bu Dünyadaki süre zarfında da, onlarla mecburen muhatap olurken de, kendimizi üzmeyeceğiz ve onlardan gelen davranışlara karşı, onlardan gelen sözlere karşı kendimizi şöyle teselli edeceğiz: “Kötü söz sahibine aittir. Kişinin üslubu eşittir o kişi demektir” diyeceğiz. Ve onlara bulaşmayacağız.

Ahmet SANDAL
Şair Yazar

 

12- KAPİTALİZM DEDİKLERİ

"Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın." (Haşr Suresi, 7. Ayet)

Kapitalizm dedikleri, öyle bir sistem ki,
Para, en büyük maksat, en büyük gaye.
Ondan başka tanınmaz ne derece, ne paye.

Kapitalizm dedikleri, öyle bir sistem ki,
Parayı, malı, mülkü, sermayeyi yüceltir.
İnsanı, bireyi, emeği, alınterini cüceltir.

Kapitalizm dedikleri, öyle bir sistem ki,
Sermaye belli başlı mihraklarda toplanır.
Hakkını arayan emekçiler sokaklarda coplanır.

Kapitalizm dedikleri, öyle bir sistem ki,
Kimileri küpte deste deste para sayar.
Kimileri açlıktan çöpte ekmek arar.

Kapitalizm dedikleri, öyle bir sistem ki,
Zenginler, rantiyeciler servetten aldıkça alır.
Fakirin, garip gurebanın da onda hakkı kalır.

Kapitalizm dedikleri, öyle bir sistem ki,
Hor görülür emek, göklere çıkarılır akçe.
Parası olan bir kartal, olmayan bir serçe.

Kapitalizm dedikleri, öyle bir sistem ki,
Kuzuları yer de bitirir, yılanlar çıyanlar.
Kapitaliste köledir cümle garibanlar.

Kapitalizm dedikleri, öyle bir sistem ki,
Banka, faiz gibi nice tuzak ve ağlar var.
Zenginle fakir arasında uzak dağlar var.

Sesleniyorum şimdi, harf harf, hece hece,
Ne Rabbin, ne kulun istediği durum bu.
Toplumu parçalayacak bir uçurum bu.

Sesleniyorum şimdi, ihtiyara, gence:
Rantiyecilerde öyle para var ki, kıldan ziyade.
Kapitalizmi savunanlar bence, akıldan piyade.



***Kapitalizme, paranın yüceltilmesine, bankacılık sistemine, faize ve fakir-fukaraya, garip gurebaya kurulan faiz benzeri tüm para tuzaklarına bütün ruhumla, bütün kâlbimle karşıyım.' Ahmet SANDAL

 

13- BİR MÜSLÜMAN’IN  KAPİTALİZME TARAFTAR OLMASI MÜMKÜN MÜ
 
Kapitalizm, temelinde hırs, rekabet ve acımasızlık bulunan, “kazan da nasıl kazanırsan kazan” mantığını esas alan, paranın ve servetin önünde hiçbir engel tanımayan bir sistemin adıdır. 
 
Kapitalistler, ekonomik faaliyetlerde ve piyasadaki alışverişlerde sonsuz ve sınırsız hürriyeti savunurlar. Kapitalizmin meşhur ilkesi iktisat kitaplarında “laissez-faire-laissez-passer” diye yazılır. Bunun Türkçe karşılığı şudur: “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.” Yani, kapitalistlere hiçbir engel çıkarmayın, kapıları açın, adamları başıboş serbest bırakın. Herkes yesin, içsin. Üretim ve tüketim ihtiyaca göre planlanmasın. Peki, neye göre planlansın? Parası olan yesin, içsin. Peki parası olmayan ne yapsın? Kapitalistlerin bir mantığı daha vardır. O mantık da “altta kalanın canı çıksın” mantığıdır. Kapitalistlerin gözünde insanlar “Allah’ın yarattığı birer şerefli varlık” falan değildir. Onlar “eşref-ül mahlukat”tan anlamazlar. . Kapitalizme göre, tüketim gücü olmayanın hiçbir değeri yoktur. Onların gözünde, insanlar tüketmek için vardır Tüketme gücü, yani parası olmayanlara kapitalistler, insan olarak bile bakmazlar.
Kapitalizm israfı sever. Halbuki Allah (cc) israfı yasaklamıştır. Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah (cc) “Yiyin için fakat israf etmeyin” diye emrediyor. (A’raf Suresi, 31. ayet)
Kapitalizmde “parası olan daha çok para kazanır.” Kapitalizm reel ekonomiyi, sanayi ve ticareti değil, bankacılık sistemini, sanal para gücünü ve faizi yüceltir. Böyle bir sistem,  “malın, mülkün ve paranın bir avuç zenginin elinde toplanmasına neden olur.” Halbuki, Yüce Allah (cc) malların, servetlerin belirli ellerde toplanmasına razı değildir. Bu hususta, Kur’an-ı Kerim’de Haşr Suresi 7. ayette şöyle bir ikaz vardır: "Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın." Allah (cc) sermayenin temerküzünü bu ayette yasakladığı gibi, servetlerin zenginlerin elinde toplanmasını engelleyen bir vasıtayı da yine Kur’an’da emretmiştir. O da zekattır. Zekatın en büyük fonksiyonlarından birisi servetlerin belirli ellerde yığılmasını ve toplanmasını engellemek ve zayıfları, güçsüzleri korumaktır.
Allah (cc) faizi yasaklamıştır.  Bakara Suresi, 275. ayet: “Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların, “alış veriş de faiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır.” Hâl böyleyken, bankalar, kapitalizmde en makbul yerlerdir. Faiz de en tatlı kâr olarak görülür. Esasında, “bankalar birer işkencehaneleridir.” “Faiz, de zulüm kırbacıdır.” Orta sınıf, esnaf ve zanaatkârlar, garip gureba ve yoksul halk kesimleri faizci kapitalist sistemde işkenceye ve zulme uğramaktadırlar.  Bu hâliyle kapitalizm her zaman geniş halk kesimlerine açlık, sefalet, mutsuzluk ve huzursuzluk getirmiştir. Kapitalistlerin umrunda mı garibanın açlığı ve yoksulluğu!
Evet, kapitalizm ne fertlere, ne toplumlara huzur ve mutluluk getirmemiştir. Bu huzursuzluk ve mutsuzluk kapitalizmin geçerli olduğu toplumlarda ferden-ferda her an geçerli olduğu gibi, beş on yılda bir kriz-mriz deyip, fert ve toplumlar alt-üst edilmektedir. Çok acı yıkımlar yaşanmaktadır. Kapitalizmin fert ve toplumlarda neden olduğu bu yıkımları bilirdik de, en son vardığı aşamada, devletleri de alt-üst etmektedir. Gazete haberlerini takip edenler bilirler. İzlanda ve Yunanistan gibi Devletler bile iflasın eşiğine gelmişlerdir. Sebep kapitalizmdir.
 
Bu küçük yazıda sıralanan şu birkaç küçük bir tespit bile büyük bir hakikati ayan-beyan ortaya koymaktadır. Bu kapitalizm denilen sistemin savunulacak hiçbir yanı yoktur. Bu sistemin insanî, vicdani ve İslamî yönden mahzurlarını aklı başında olan ve selim ruh taşıyan herkes anlayabilir.
 
Şimdi bu durumda, Allah’ın emirlerine uyan ve vicdanın gereklerine riayet eden bir Müslüman’ın  kapitalizme taraftar olması mümkün mü? Elbette, hayır. (İşin ayrı boyutu da şudur ki, bir Müslüman’ın hiçbir izm’e taraftar olması mümkün değildir. “İslam  bize yeter”) Bırakın Müslüman’ı, vicdanı olan bir kişinin kapitalizme taraftar olması mümkün mü? Elbette, hayır.
Ahmet SANDAL
 
14- ASHAB-I KEHF KISSASINDAN ALINACAK DERSLER
Kur’an-ı Kerim’de geçen Ashab-ı Kehf kıssasında sırlar ve saklı taraflar oldukça fazladır. Ashab-ı Kehf, kelime mânâsı olarak mağara arkadaşları demektir. Ashab-ı Kehf’in sayısı, kimler olduğu, kaç sene uykuya daldırıldıkları ve hangi yaşlarda oldukları bir sırdır. Ayrıca, Ashab-ı Kehf’in mekan olarak nerede olduğu da bir sır. Bunları ancak Allah (cc) bilir. Bu hususlara ilişkin olarak ancak tahminlerimiz mevcuttur. Tahminlere göre, Ashab-ı Kehf’in sayıları 7 ya da 8 (belki de daha fazla) kişidir. Bu kişilerin isimlerinin Yemliha, Mekselina, Mislina, Mernuş, Debernuş, Şazenuş ve Kefeştetayyuş olduğu söylenir. Yaşlarına gelince, bu kişilerin hepsi de gençlerdi. Öyleyse, ilk gençlik yaşı dediğimiz 18-25 yaşları arasında oldukları tahmin edilmektedir. Bu gençler, günümüzden yaklaşık olarak 1800 sene önce yaşamışlardır. Yine kaç sene kaldıklarına dair bilgimiz yok. Kuran-ı Kerim’de, Kehf Suresi 19. ayette; “Böylece, aralarında bir sorgulama yapsınlar diye onları dirilttik (uyandırdık). İçlerinden bir sözcü dedi ki: "Ne kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün veya günün bir (kaç saatlik) kısmı kadar kaldık." Dediler ki: "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir;” 25. ayette ise; “Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar ve dokuz (yıl) daha kattılar” şeklinde beyan olunmaktadır.

Kehf Suresinden bizim almamız gereken dersler, kesinlikle işin nicelik ve sayısal tarafı değil. Zaten, buna yönelik olarak Kehf Suresinde uyarı vardır. Ne kadar kaldıkları, bu kişilerin kaç kişi oldukları (yani işin bu tarafı) önemli değil dercesine, bu hususu araştırmayın, tartışmayın denilmektedir. Nitekim 22. ayette; “Ashab-ı Kehf'in sayılarında ihtilaf edenlerden bazıları: Onlar, üç kişidir, dördüncüleri köpekleridir" diyecekler. Diğer bazıları da "Onlar, beş kişidir, altıncıları köpekleridir " diyecekler. Her ikisi de bilinmeyen hakkında tahmin yürütmektir. (kimileri de:) "Onlar, yedi kişidir; sekizincisi köpekleridir" derler. De ki: "Onların sayılarını Rabbim daha iyi bilir." Onları ancak pek azı bilir, Bu sebeple onlar hakkında bu bildirilenler dışında bir münakaşaya girişme ve bunlar hakkında hiç kimseye de bir şey sorma” diye buyrulmaktadır.

Bu ayetlerde, sayılar üzerinde durmayın, bunları araştırmayın denilmesinin hikmeti – Allah-û alem - niceliğin önemli olmadığına ve niteliğe dikkat çekmektir. Bu ayetlerde şu açık gerçeğe işaret ediliyor. Nicelik ve sayısal ağırlık hiçbir şeydir. Önemli olan nitelik ve kalitedir.

Ashab-ı Kehf’te bahsedilen gençler, yaşadıkları devirde Kral’ın emrine boyun eğmeyerek bir mağaraya sığınan sırat-ı müstakim üzere yaşayan gençlerdi. Öyleyse, bu gençlerin ne yaşlarını, ne sayılarını, ne de isimlerinin ne olduğunu bilmeye ve araştırmaya gerek yok. Bizim bilmemiz gereken, o yiğit gençlerin, kendilerini eğri yola çağıran ve sapkınlık üzeri olmalarını emreden bir Kral’a karşı kıyam ettikleri hususudur. (Bu Kral’ın Bizans Kralı Dakyanus olduğu söyleniyor. Bu Kralın da kim olduğu önemli değil.) Kehf Suresi 14. ayette; “Onların kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) rabtetmiştik; (Krala karşı) Kıyam ettiklerinde demişlerdi ki: "Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir; İlah olarak biz O'ndan başkasına kesinlikle tapmayız, (eğer tersini) söyleyecek olursak, andolsun, gerçeğin dışına çıkarız” şeklindeki beyandır önemli olan.

Ashabı-ı Kehf’in sayısı, kim oldukları, yaşları, isimlerinin ne olduğu, kaç yıl uykuda kaldıkları ve mekan olarak nerede olduğunun kesinlikle önemli olmadığını böylece anlamış olduk. Bunlar niceliğe ait hususlardır. Bizim için nicelik değil, nitelik önem taşır.

Ashab-ı Kehf kıssasında önemli olan husus gençlerin diliyle şu şekilde beyan edilmektedir. O mübarek gençler kavimlerini eleştirerek, "Şunlar, bizim kavmimizdir; O'ndan başkasını ilahlar edindiler, onlara apaçık bir delil getirmeleri gerekmez miydi? Öyleyse Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kimdir" diye müthiş bir hakikati dile getirmektedirler. (Kehf Suresi 15. ayet)

Öyleyse, Ashab-ı Kehf Kıssası doğrultusunda çıkarmamız gereken dersleri sıralıyorum. Önemli olan, karşınızdaki kim olursa olsun, karşınızda hangi güç olursa olsun, Hakk(cc)tan başkasına boyun eğmemektir. Önemli olan, zalimlere karşı kıyam etmektir. Önemli olan, Allah (cc) rızası için rahatı terketmektir. Önemli olan, her türlü rahatı, konforu bırakarak, çileye katlanmaktır. Nitekim, Ashab-ı Kehf’de sözü edilen o mübarek gençler, saraya mensup idiler. O gençler, zalim kralın her dediğini yaparak günlerini gün edip keyiflice yaşayabilirlerdi. Fakat, içlerindeki iman onlara sarayı bırakıp mağarayı tercih ettirdi. İçlerindeki iman onlara, rahatı bırakıp çileyi tercih ettirdi.

Özetlemek gerekirse, Kuran-ı Kerimdeki Ashab-ı Kehf kıssasında üç ders saklıdır. 1- Hakk(cc)tan başkasına boyun eğmemek. 2- Zalimlere karşı kıyam etmek. 3- Dünyanın geçici rahat ve konforunu değil, ahiretin sonsuz mutluluğunu tercih etmek.

Saklı olan bu dersleri Ashab-ı Kehf kıssasından çıkarıp almalı ve gönlümüze-zihnimize iyice yerleştirmeliyiz. (Esasında Kuran’daki tüm kıssalarda nice hikmet ve dersler saklıdır. Hepsini iyice düşünüp günümüze taşımalı ve dersler çıkarmalıyız.)

Selam olsun Ashab-ı Kehf’teki o mübarek gençlere ki aldatıcı fani Dünyaya değil de ebedi gerçek Dünyaya meylettiler ve bu meyil üzerine kıyam ettiler. O meyil kendilerini bir mağaraya götürdü ki, kurtuluş demekti o. O mağara bir sığınma yeriydi. Peki şimdiki gençler, Dünyanın her türlü aldatıcılığından ve azgınlığından nereye sığınmalıdır. Mağaralara mı? Elbette hayır. Zamanın fitne ve fesadı, zararlı yayın yapan sinema, televizyon ve internet ya da benzeri tüm medyadır. Dünyadaki zalim kral artık bunlardır. Bu zalim kraldan kurtulmak için, Kuran’a, Sünnet’e ve Alimlerimizin Eserleri’ne sarılacağız. Mekan olarak sığınma yerimiz elbette camiilerdir. Bu da çıkartmamız gereken dördüncü derstir. Vesselam.


Ahmet SANDAL
15- İMANI SEÇMEK KOLAYDIR
      Uçaktayım, yerden 10 bin metre kadar yükseklikte. Aylardan nisan. Yeryüzünün rengârenk yeniden donatılmış olduğuna şahit oluyorum çok yükseklerden. Güzel Anadolu’mun topraklarına bakıyorum uzaklardan. Mümbit Anadolu’mun topraklarında küme küme tepeler, heybetli dağlar, kıvrım kıvrım yollar, çizgi çizgi dereler görüyorum. Tarlalar görüyorum bazıları yemyeşil, bazıları değil. Ağaçlar görüyorum öbek öbek. Yemyeşil tarlalarda, yemyeşil dağlarda göze çarpan bir canlılık ve insana huzur veren bir renk cümbüşü var. Yükseklerden yere doğru baktığında insan, bu canlılık ve cümbüş yanında, yaratılmışlar arasındaki uyum ve birliği de fark edebiliyor. Aklını kullanan her insan bunu hemen fark eder. Çünkü fark etmek çok kolay.
Her şey Bir’den yaratılmış ve her şey Bir’i gösteriyor. Evet, Dünyadaki nimetlere baktığında insan Bir’i görmektedir. Her ne kadar hepsi farklı farklı da olsa, sayılamayacak çoğunlukta olsa da başlangıçları Bir’e dayanmaktadır. Evet, dağlar, tepeler yemyeşil. Ovalar, kırlar yemyeşil. Ormanlar, buğday, arpa, mercimek, nohut tarlaları yemyeşil. Bu yemyeşillik sayılamayacak kadar çok! Bu yemyeşillikler hepsi de birer nimet. Kim sayabilir ki bu kadar çok nimeti? Sayamayız asla. Buğday tanelerini kim sayabilir ki? Arpa, mercimek, nohut tanelerini saymak ne mümkün! Çam ağaçlarını saymaya kalkmak mümkün mü? Tüm ormanı kim sayabilir? Yemyeşil badem ağaçlarını, yemyeşil meşe ağaçlarını kim sayabilir?
Sırf, ağaçları, sırf buğday tarlasındaki nimetleri mi? Allah’ın tüm nimetlerini sayamayız. Zaten, Kuran-ı Kerim’de, “Allah’ın nimetlerini saymaya çalışanın bunu başaramayacağına dair ayet-i kerime mevcuttur. Nahl Suresi 18. ayette; “Hâlbuki, Allah’ın nimetini saymaya kalksanız onu sayamazsınız. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
Uçaktan bu yemyeşil manzaraya, buğday tarlalarına, ormanlara bakarak şöyle düşündüm: Evet, bu nimetleri sayamayız, ancak, hepsinin tek bir çekirdeğe dayandığını tefekkür edebiliriz. Bu kadar nimet sonsuz sayıda görünse de, esasta, her bir nimet, bir tek mahsul tanesine ya da tek bir çekirdeğe dayanıyor. Hem her bir buğday başağı, bir tek mahsul tanesidir, hem de Dünyadaki tüm buğday başakları tek bir taneye dayanmaktadır. Hem her bir çam ağacı, tek çekirdeğe dayanmaktadır, hem de tüm çam ağaçları tek bir çekirdeğe dayanmaktadır.
Evet, tüm buğdaylar tek bir buğday tanesine dayanıyor. Tüm arpa, mercimek, nohut ta öyle. Tüm ağaçlar da öyle. Hepsi de ilk olarak toprağa düştüğünde tek bir taneydi. Hangi mahsul olursa olsun, tüm mahsuller yalnızca ve yalnızca bir tek mahsul tanesi, başka bir deyişle, tek bir çekirdek olarak yaratılmıştır. Aynı Adem’in yaratılışı gibi.
Evet, her şeyin yaratılışını bir tek çekirdeğe vermek ne kadar da kolay. Başka bir türlü düşünce ise kaos (kargaşa) demektir. Halbuki hayatta yaratılmış tüm nesne ve varlılarda kaos değil, uyum vardır. Bu uyum mikro kozmos (insan) ve makro kozmos (kainat) için ayrı ayrı geçerlidir.
Her şeyi Bir’e, yani Allah’a vermek, hakkı teslim etmek ve doğruyu bulmaktır. Doğruyu ve hakkı bulmak ne kadar da kolay. Çok basit bir düşünceyle bile her şeyi Bir’e vermek ne kadar da kolay ve ne kadar da akılcı değil mi? Bu metotla, Allah’ın yaratıcılığını kavramak ne kadar da kolay değil mi? Evet kolay olan budur. Zor olan, kâinattaki uyum ve birliği görmemektir. Zor olan her şeyi Bir’e bağlamamaktır. Kolay olan, Dünyada yaratılmışlar arasında birlik ve uyum olduğu ve her şeyin Bir’e dayandığını fark etmektir. Bunu çocuklar bile fark edebilir.
Çocukların bile gördüğünü, çocukların bile fark ettiğini eğer akıl sahibi yetişkin bir kişi göremiyorsa, burada kasıt aramak gerekir. İnançsızlık bu mânâ itibariyle, kasta yani belli bir inada dayanmaktadır.
Öyleyse, çok açıktır ki, “kolay olan Allah’a inanmaktır.” Kolay olan imanı seçmektir. Bir insan kolay olanı bırakıp da zor olanı seçiyorsa, yani imanı bırakıp da inançsızlığı seçiyorsa, söylenecek tek bir söz kalıyor ki, bu söz ve benzeri uyarılar Kur’an-ı Kerim’de bir çok defa zikredilir: “Allah’ın ayetlerini, Allah’ın nimetlerini bile bile inkar edenin sonu ateştir.” Üstadımızın 13. Söz’de belirttiği üzere, "zarara kendi rızasıyla düşene merhamet edilmez." Zararı isteyene elbette denir ki, “al işte istediğin buydu senin”.
Allah böyle bir sondan Bizleri muhafaza eylesin ve kolay olanı, yani imanı seçmeyi ve bu seçimde de sonsuza dek sebat etmeyi nasip eylesin. Amin.
Ahmet SANDAL

16- YAŞAMAK GÜZEL ŞEY AKVARYUMDA DA OLSA

(Akvaryumda iki balık, kırmızı ve beyaz, sesleri çıkmıyordu avaz avaz.
Pırıl pırıl bir su içindeydiler, altlarında taş, konuşuyorlardı yavaş yavaş.
Bulundukları akvaryum onlara çok dar, çok küçük geliyordu.
Gönüllerinden yandaki büyük akvaryuma kaçmak geçiyordu.)

Kırmızı Balık: Buradan kurtulmanın bir yolu olmalı.
Beyaz Balık: Evet doğru da o yolu bilmem nasıl bulmalı.

Kırmızı Balık: Dört köşede de sıra sıra gardiyanlar var.
Beyaz Balık: Etrafımızı saran bu camlar da sanki duvar.

Kırmızı Balık: Başgardiyan çok asabi, hep bağırıyor.
Beyaz Balık: Diğer gardiyanlar da aynı, bağırıp çağırıyor.

Kırmızı Balık: Kaçmak için gel yapalım bir plan.
Beyaz Balık: Kaçamayız buradan, onlar hep yalan dolan.

Kırmızı Balık: Niye öyle düşünüyorsun bre zavallı.
Beyaz Balık: Baksana şu projektörlere anlı-şanlı.

Kırmızı Balık: Kaçmanın yolunu bulacağız yine de.
Beyaz Balık: Aklıma bir fikir geldi mi ne, dur hele.

Kırmızı Balık: Neymiş o fikir, gel kimse duymasın.
Beyaz Balık: Akvaryumu kıracağız, aklın şaşmasın.

Kırmızı Balık: Güzel fikir de, neyle kıracağız, ey beyaz pul.
Beyaz Balık: Neyle kıracağımızı da, gel bir zahmet sen bul.

Kırmızı Balık: Camı kırmak için, haydi şu keskin taşı kullan.
Beyaz Balık: Elsiz kolsuz balıklar taş tutar mı be, haydi ordan!

Kırmızı Balık: Camı nasıl kıracağımızı öyleyse, sen göster.
Beyaz Balık: Dalga mı geçiyorsun sen, bu kadar oyun yeter.

Kırmızı Balık: Dalgayı asıl geçiyorsun, akvaryumdaki su bizim hayatımız.
Beyaz Balık: Doğru ya, cam kırılınca su boşalır ki, susuz biz yaşayamayız.

Kırmızı Balık: Gel bu kaçma fikrinden vazgeçelim.
Beyaz Balık: Öyleyse burada yaşamayı seçelim.

Kırmızı Balık: Biliyor musun, benim gözüm hâlâ öteki akvaryumda.
Beyaz Balık: Doğrusunu istersen, benim gözüm de hâlâ onda.

Kırmızı Balık: Ahhh ahh, ne güzel görünüyor, şu akvaryum.
Beyaz Balık: Çok fazla bakma sen de, haydi gözünü yum.

Kırmızı Balık: Biz niye o akvaryumu istiyoruz ki, orada olacağız mı özgür?
Beyaz Balık: Kaçalım öyleyse denizlere, orada yaşayanlardır, en hür.

Kırmızı Balık: Kendine gel, kaçmanın mümkün olmadığında anlaşmıştık.
Beyaz Balık: Doğru, doğru, üstelik kendi düşüncelerimize şaşmıştık.

Kırmızı Balık: Öyleyse, hâlimizden memnun olup gülmek gerek.
Beyaz Balık: İçinde bulunduğumuz suyun kıymetini bilmek gerek.

Kırmızı Balık: Baksana suyumuz da tertemiz, pırıl pırıl, yüzsene gönlünce.
Beyaz Balık: Gerçekten de çok temizmiş, dikkat etmemiştim bundan önce.

Kırmızı Balık: Seslenelim de akvaryumu bir kontrol etsinler, sakın delinmesin.
Beyaz Balık: Doğru ya, aman kontrol etsinler de, suları hiç eksilmesin.

Kırmızı Balık: Ohhh, ohhh yaşamak güzel şey, akvaryumda da olsa.
Beyaz Balık: Yeter ki, yalnızlık olmasın, hayat bir akvaryum da olsa.

Ahmet SANDAL

Kıssadan Hisse:
HAYATA, her zaman olumlu her zaman güzel her zaman temiz her zaman parlak her zaman aydınlık her zaman güneşli her zaman mutlu her zaman umutlu her zaman huzurlu her zaman güleç her zaman neşeli her zaman sevinçli her zaman kanaatkâr her zaman sabırlı her zaman doğru her zaman gerçek yönüyle BAKALIM. Unutmayalım ki, (bir veciz sözde belirtildiği gibi) “güzel gören güzel düşünür güzel düşünen hayatından hep lezzet alır.” Ahmet SANDAL 14 Mart 2009 / Ankara

 

17- NEFİS, İÇİMİZDE UR, SIRTIMIZDA KAMBUR

Her insan nefis taşır. Öyle bir taşır ki, içinde bir ur gibi, ya da sırtında bir kambur gibi. Bu söylediklerimin iki izahı var. Birinci izah itibariyle, nefis içimize yerleştirilmiş bir urdur. Doğduğumuz andan itibaren nefsimizle doğarız. Eğer tedbir almaz isek, zaman ilerledikçe, içimizdeki bu ur da ilerler. Büyüdükçe bu ur da büyür. Yaşlandıkça içimizdeki bu ur da yaşlanır. Bu uru, kesip atmak mümkün değil. İnsan olmamız hasebiyle, imtihan gereği olarak, ömrümüz boyunca, nefis bize musallat kılınmıştır. Öyleyse, bu ura bıçak vurulmaz. Ancak, büyümesi ve serpilip gelişmesi önlenebilir. Öyleyse, zamanında tedbir alıp kendimizi muhafaza ederek bu nefis urunun büyümesini önlemeliyiz. Yoksa, işimiz oldukça zor. Gelelim ikinci izaha. Nefsimiz bize yüktür. Öyle bir yük ki, onu sırtımızda bir kambur gibi taşırız. Nefsimizi tezkiye etmez ve kendimizi hesaba çekmez isek, bu kambur büyüdükçe büyür. Gün gelir öyle büyümüş olur ki, bizi geçer. Biz görünmez oluruz da nefis kamburuz neredeyse bir kilometre mesafeden görülür. Gün gelir bu kambur öyle büyümüş olur ki, tonlarca ağırlığa ulaşır da altında eziliriz. Taşıyamaz oluruz bu kamburu.

Evet, nefis içimizde bir urdur, sırtımızda bir kamburdur. Bu uru, bu kamburu büyütmeyelim. Bu urun içinde kaybolmayalım, bu kamburun altında ezilmeyelim İnşallah.

Nefis urunun içinde kaybolmamak, nefis kamburunun altında ezilmemek için en güzel ve en doğru yol, aklı kullanmaktır. Akıl, öyle güzel ve doğru bir nimettir ki, nefsin azgınlığına set çeker ve ona “dur” der. Bundan dolayıdır ki, nefis aklı sevmez. Akıl ise nefse düşman değildir, ona acır, yaptığı işin yanlış olduğunu an be an hatırlatır. İnsanda akıl ve nefis devamlı mücadele hâlindedir. İkisi birbirini tesiri altına almak ve birbirlerine hakimiyet kurmak isterler. Bu çetin mücadelede kimin galip geldiği çok çok önemlidir.

Konumuza ışık tutması açısından, mü’min ile kafir ve akıl ile nefis arasında paralel ve çapraz kıyaslamalar yapacağım. Kafir, mü’mine düşmanlık besler, nefsin akla düşmanlık beslediği gibi. Nefsin emrine girmediği müddetçe, akıl mü’mindir. Aklın yolunda yürümediği ve aklı dinlemediği için nefis kör, sağır ve dilsizdir yani, tam bir kafirdir.

Bu kıyaslamalar itibariyle, toplumda kafir ile mü’minin mücadelesi ve insanda nefis ile aklın mücadelesi vardır. Bu mücadele kıyamete dek câridir. Hiçbir an ve zaman yoktur ki, bu mücadele olmasın. Bu mücadelenin kıyamete dek iki tarafı ve her tarafın bayraktarları vardır. İman ve aklın en büyük ve birinci bayraktarı Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Daha sonra gelen bayraktarlar, diğer nebi ve resullerdir. Başta Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) olmak üzere, tüm peygamberlerin yoluna canlarımız fedâ olsun. Küfrün ve nefsin bayraktarları da çoktur. Ebu Cehiller, Ebu Lehebler, Firavunlar, Nemrutlar ve onların takipçileri devirleri itibariyle küfrün ve nefsin bayraktarlığını yapmışlardır. Yazıklar olsun onlara.

Öyleyse, lafı uzatmayalım. Ne mutlu o kişiye ki, içindeki nefis urunu ve sırtındaki nefis kamburunu büyütmez ve şifasını imanda ve akılda, yani İslam’da bulur. Yazıklar olsun o kişiye ki, içindeki nefis urunu büyütür de büyütür ve sırtındaki nefis kamburunu yükseltir de yükseltir. Allah (cc) bizleri birinci grupta sayılan kullardan eylesin. Amin.

 

Ahmet Sandal

 

 18- OSMANLI’YA TOPTAN SALDIRMAK AYDIN VASFINA UYMAZ

İsrail’in Gazze’ye yönelik pervasız ve alçakça saldırısından sonra, bir kez daha Ortadoğu’da Osmanlı Barışına olan özlem çok açık bir şekilde açığa çıkmıştır. Ortadoğu’daki Müslüman Halklar, hatta Hristiyan Halklar, Osmanlı’yı daha fazla özlemle arar olmuşlardır. Osmanlı’nın farkı bu şekilde anlaşılınca, elbette Ortadoğu’daki halklarda “gelsin bizi Osmanlı yönetsin” türü istekler dile getirilir olmuştur. Bu durum Osmanlı torunları olarak bizleri mutlu ederken, bazılarını, bazı Yazarları huzursuz etmiştir. İşte bu huzursuzlukla, Hürriyet Başyazarı Oktay EKŞİ 04.03.2009 tarihli yazısını kaleme almıştır. Yazar, daha yazısının başında, “son zamanlarda bir Osmanlı lafıdır gidiyor. Bakıyorsunuz Filistin’e, Örneğin Gazze’ye gitmiş bir gazeteci, sokaktaki bir yarı cahil Arap’ın lafını büyük bir iftiharla naklederek “keşke Osmanlı buraları terk etmeseydi de huzur içinde yaşasaydık” diyor. Yazar, bu şekildeki haberlere oldukça bozulmuş anlaşılan. Zira, bu bozgunlukla Osmanlı Medeniyetine “toptan” saldırmış. Yazar bu bozgunlukla birlikte bir de şüphe içinde soruyor: “Merak ediyoruz, bir Osmanlı modası oluşturmaya çalışanların derdi veya özlemi nedir?”

Hemen belirtmek gerek, kimsenin bir derdi yok. Herkes, iyiyi ve güzeli ister. Bundan daha tabi ne var ki?

Hürriyet Başyazarı bu soruyu sorduktan sonra, Osmanlı’yı kendi kafasına göre gözden düşürmek için, “toptan” saldırı altına almış. Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman hariç, tüm Osmanlı Padişahlarını yerin dibine batırmış. Mimar Sinan hariç, Osmanlı’nın medeniyet namına hiçbir gelişme ve yenilikte payının olmadığını vurgulamış. Bu yazıyı okuyunca, insan ister istemez soruyor: Bir Devleti, bir medeniyeti bu kadar katı, bu kadar ölçüsüzce ve baştan sona kadar eleştirmek ve itham etmek neyin eseridir? Osmanlı’ya baştan sona kadar kin ve öfkeyle dolu olmak neden? Bu öfke ve kini, içinde saklamak yerine yazıya bu şekilde dökmek neden?

Ben bu yazıda, Osmanlı’yı savunmak derdinde değilim, bir Yazardaki bu “toptancı” yaklaşımı eleştirmek gerekli olduğu için onun üzerinde durmak istiyorum. Bir kere, “aydın kişi” toptancı yaklaşımlarda bulunamaz. Yazar’daki bu toptancı yaklaşımı terazinin bir kefesine koyduğumuzda, diğer kefeye de, bir aydın kişide olması gereken “kılı kırk yararak” incelemek vasfını yerleştirdiğimizde, ikisinin uyuşmadığını, toptancı yaklaşımın çok hafif kaldığını görürüz. Bu tespitle birlikte “toptancı yaklaşımda bulunanlara” “aydın” diyemeyiz.

Bir insan, Osmanlı’ya karşı “toptancı” bir şekilde ağır ithamlarda bulunuyorsa, hele bu insan bir Yazar ise, işte işin en hassas noktası şu sorularda kendisini gösteriyor. Osmanlı’ya toptan kin ve öfke duymak neyin nesi? Osmanlı’yı bir bütün olarak vahşi, sanki Afrikalı topluluklar seviyesine indirgemekteki maksadınız ne? Türkiye Cumhuriyeti’ni savunma adına bunu yapıyorsanız, savunduğunuz ve Milletimizin de gönlünde yer etmiş ve yerleşmiş Cumhuriyetimiz, esas olarak Osmanlı yönetim ve medeniyeti üzerine kurulmadı mı? Neredeyse, tüm Padişahları eleştiriyorsunuz ve Osmanlı’yı neredeyse tamamıyla medeniyetten uzak görüyorsunuz. Size, bir Sultan Abdülhamit Han’ın gerçekleştirdiği reformları, projelerini anlatsam, ciltler dolusu kitap çıkar. Ülkemizdeki, çağdaş anlamdaki tıbbiyenin, mülkiyenin, harbiyenin banisi kim? Sultan Abdülhamit Han’ın eğitim, yönetim, diplomasi, ulaşım, enerji konularındaki uzak görüşlülüğünden haberiniz var mı? Bu kapsamda Sultan Abdülhamit Han’ın Ülkemize getirdiği yenilikleri öğrenmek isteniyorsa, açılsın tarafsız tarihçilerin yazdığı tarih kitapları okunsun bu yeter. Bu noktada, Abdülhamit hakkında, kitap okunduğunda, O’nun, vatan toprağının bir karışını dahi nasıl dirayetle savunduğu ve Filistin toprağını para karşılığı isteyen Theodol Herzl denen siyonisti odasından kovduğu da görülecektir. Gerçi, bu son husus bazılarını rahatsız edebilir. Çünkü, O siyonizmin en büyük düşmanı idi. Siyonizmin dostları elbet Abdülhamit Han’ı sevmez ve sevemez.

Hürriyet Gazetesi Başyazar’ına yazımın sonunda söyle sesleniyorum: Osmanlı’ya, Ortadoğu halkları niye özlem duyuyor? Cevabını bulmak için çok da fazla düşünmeye gerek yok. Cevabı çok basit. Ortadoğu halkları bir bütün olarak, geçmişteki adil yönetim ve huzur tekrar yaşansın diye Osmanlı’ya özlem duyuyor. Bu durumdan, bu en insanî istekten niçin rahatsız olunur ki?

Ahmet SANDAL
Araştırmacı Yazar

 

19- İNSAN YÜZÜ MANEVİ ANLAMDA DEĞİŞİM İÇİNDEDİR

İnsanların yüzü manevi anlamda çok şeylerin aynasıdır ve çok şeyleri yüzlerden anlamak mümkündür. Bazı yüzler görürsünüz, apaçık, parlak ve ışık doludur. Bazı yüzler görürsünüz, karanlık, ışıksız ve soluktur. Burada, fiziki olarak insanın yüzündeki beyazlıktan ya da karalıktan bahsetmediğimiz açık. Üzerinde durduğumuz husus, manevi beyazlık, manevi ışık ve manevi güzelliktir. Nitekim, öyle yüzler var ki, fiziki olarak kara, fakat Nur ve ışık dolu. Öyle yüzler var ki, fiziki olarak beyaz, fakat, manevi olarak kapkaradır. Konuyu daha anlaşılır kılmak için, öncelikle, bebeklerin ve çocukların yüzlerinden örnek vermek daha isabetli olacak. Çocukların, hele bebeklerin yüzleri ne kadar hoş, ne kadar Nurlu ve parlaktır. Çocuklar masum, çocuklar suçsuz, yüzlerinde o masumluğun Nuru ve parlaklığı var. Suçlulara, günahkârlara gelince, yüzlerine bakmak bile insana zor geliyor. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de buna ilişkin ayetler vardır: “ O gün yüzler ışıl ışıl parlar.” (Kıyamet Suresi, 22. Ayet) “O gün, öyle yüzler vardır ki kararmış-ekşimiştir.” Kıyamet Suresi, 24. Ayet) “(O gün) Suçlu-günahkarlar, simalarından tanınır da alınlarından ve ayaklarından yakalanırlar” (Rahman Suresi, 41. Ayet) “Eğer biz dilersek, sana onları elbette gösteririz, böylelikle onları simalarından tanırsın. Andolsun, sen onları, sözlerin söyleniş tarzından da tanırsın. Allah, amellerinizi bilir.” (Muhammed Suresi, 30. Ayet) “(Sadakalar) Kendilerini Allah yolunda adayan fakirler içindir ki, onlar, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler. İffetlerinden dolayı bilmeyen onları zengin sanır. (Ama) Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler. Hayırdan her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.” (Bakara Suresi, 273. Ayet) Yüzlerdeki manevi parlaklığı, sevinci, Nuru ya da manevi karalığı, üzüntüyü, Nursuzluğa ilişkin ayet sayısı oldukça fazladır. Biz bu kadarını yazmakla iktifa edelim.

Bir Müslümanın yüzü, Müslüman olmayan birine göre çok farklıdır. Müslümanın yüzünde manevi anlamda parlaklık, fer ve ışık vardır. Bununla birlikte, Müslümanların da kendi aralarında yüzlerinde manevi açıdan farklılık vardır. Salih amelli ve İnsan-ı Kâmil yolunda yürüyen bir zatın yüzü ne kadar güzel ve Nurlu ise, bunun tersi istikamette olan bir Müslümanın yüzü o derecede ışıksız ve Nursuzdur. Ancak, bu durum sabit ve kalıcı değildir. Yapılan iyiliğe ve amele göre bir değişim gösterir. Siz de çok duymuşsunuzdur: “Şu adamdaki Nur’a bak, Maşallah yüzü ne kadar da parlak, her geçen gün yüzündeki ışık ve güzellik artıyor, yüzünde sanki kırmızı bir gül var.” Ya da bunun tam tersi sözler duymuşsunuzdur: “Şu adamın yüzü eskiden böyle değildi. Yüzündeki Nur ve parlaklık gitmiş, yüzünde sanki kara karga var.”

Bu durumda, insanın içinde bulunduğu manevi hâle göre, yüzünde o manevi hâli yansıtan bir ışık, bir Nur devamlı surette mevcuttur. Salih ameller içindeki bir kişinin yüzü, sanki yüzünde kırmızı güller açmış gibi parlak ve Nurludur. Amelsiz insanların yüzü ise, gerçekten çok silik, çok soluk ve fersizdir. Bu yüzler için de, yüzünde kara karga bakar teşbihi uygun düşmektedir. Toprakta açan gülleri, ağaçlarda bakan kargaları vücut gözü bulunan ve sağlıklı olan herkes görür, ancak, yüzlerde açan gülleri ya da yüzlerdeki kara kargaları “gönül gözü” olanlar ve “gönül gözü” keskin olanlar görür ve anlar.

Evet, Müslümanın yüzündeki parlaklığın ve Nurun nüvesi “imandır”. İmanla birlikte ibadet, adalet, doğruluk, dürüstlük ve cömertlik gibi hâller o insanda mevcut olursa, o nüve aynen bir ağacın sulandıkça gürleşmesi gibi, aynen bir gülün güneşle birlikte tomurcuk açması gibi yüzde Nura ve parlaklığa yol açar. Yüzlerdeki solukluğun ve fersizliğin nedeni ise, o iman nüvesinin, zamanla, aynen bir ağacın sulanmaması, aynen bir gül tomurcuğunun gölgede bırakılması gibi, ihmal edilmesidir. Kısacası, imanın gereklerinin yerine getirilmemesi durumunda, zamanla yüzde Nur ve parlaklık kaybolur.

Öyleyse, insanların yüzleri maddi anlamda bir değişim içinde olduğu gibi, manevi anlamda bir değişim içindedir. İnsanların yaşa bağlı olarak yüzünde meydana gelen değişime, maddi değişim diyoruz. Yaşa bağlı olmadan yüzlerde görülen değişime de manevi değişim adı veriyoruz. Yüzlerdeki maddi anlamdaki değişime, esasta diyecek bir sözümüz yoktur. Çünkü, zaman geçtikçe, yaş ilerledikçe, insanın yüzünde kırışma, fersizlik normaldir. Ancak, yaşa bağlı olmadan da, bazı yüzlerde görülen manevi değişim üzerinde çokça tefekkür etmek ve bunu anlamaya çalışmak gerek. Gelin, yüzlerdeki manevi değişimin üzerinde biraz kafa yoralım. Bu tefekkürle birlikte, iyi amellerimizi artırmaya ve İnsan-ı Kâmil yolunda yürümeye bakmalıyız.

Belki sözü fazla uzattık, bir insanın içi, sireti güzel olursa, bu güzellik yüzüne, simasına sirayet eder. İçteki güzellik ve parlaklık devam ederse, yüzdeki güzellik ve parlaklık da devam eder. Hasılı “sireti güzel olanın sureti de güzel olur.” Vesselam.


Ahmet SANDAL
Şair Yazar

 

20- BABA İLE OĞLU'NUN KISA BİR SOHBETİ

Oğul: Babacığım, bu Dünya'da nasıl yaşarsam ve neler yaparsam “sonsuz mutluluğu” elde ederim?
Baba: Ey Oğlum, Hakk'a ittiba eder (Hakk'a tabi olursan) ve Batıl'dan içtinap edersen (Batıl'dan kaçınırsan) iki dünyada mutlu olursun. İki dünya mutluluğu demek, “sonsuz mutluluk” demektir.
Oğul:Babacığım, Hakk nedir? Batıl nedir?
Baba:Evet Oğlum, Hakk ve Batıl bellidir. Hakk ve Batıl'ın birçok özelliği var. Hepsini saysam çok zaman alır ve akılda kalıcı olmaz. En iyisi, ikisinin en büyük özelliklerini ayrı ayrı sayayım. Önce Hakk'tan başlayalım. Hakk'ın altı büyük özelliği 1- Adalet, 2- Hasenat (İyilik), 3- Muhabbet (Sevgi), 4- Marifet (İlim), 5- Merhamet, 6-Masumiyet'tir. Batıl'ın altı büyük özelliğine gelince, onlar bu saydıklarımın tersi, yani zıttıdır. İşte onlar: 1- Adaletsizlik, 2- Kötülük, 3- Sevgisizlik (Kin ve Düşmanlık), 4- Cahillik, 5- Acımasızlık, 6- Günahkârlık.
Oğul: Babacığım, Hakk’a ait, saydığın bu altı özellik, tam olarak İSLAMİYET’İN EMRETTİĞİ hususlar değil mi?
Baba: Evet, Sevgili Oğlum, aynen öyle. Hakk demek İslamiyet demektir.
Oğul:Canım Babacığım, Batıl’a ait saydığın bu altı özelikle, aynı zamanda NEFSİN VE ŞAYTANIN emrettiği hususlar değil mi?
Baba:Çok doğru tesbitler Oğlum. Batıl demek Nefsaniyet ve Şeytaniyet demektir.
Oğul:Baba, Allah senden razı ve memnun olsun. Ben bu saydığın Hakk'ın özelliklerini sonsuz MUTLULUĞUN ANAHTARI olarak görüyorum.
Baba:Oğlum, Allah senden de razı ve memnun olsun. Gel, istersen, Hakk'ın bu özelliklerini bir şiirde sunalım. Okuyan sonsuz MUTLULUĞUN ANAHTARI'nı hiç unutmasın.

SONSUZ MUTLULULUĞUN ANAHTARI

Hakka, hukuka dikkat et, harfiyen uy,
Mutluluğun anahtarı adaletten geçer.
Fakir, fukaranın sesini dinle ve duy,
Mutluluğun anahtarı hasenattan geçer.

Gönlün engin olsun, ruhun çınar gibi ulu,
Yere at, ayaklarının altına al parayı, pulu,
Yaratılanı sev, hepsi de bir Allah’ın kulu,
Mutluluğun anahtarı muhabbetten geçer.

Doğruluktan, iyilikten başka var mı bir yol,
Emrolunduğun gibi dosdoğru istikamette ol,
Biran boş durma, çalış, ilim ve hikmetle dol,
Mutluluğun anahtarı marifetten geçer.

Allah’ın rahmetinden asla ümit kesilmez,
Kimisi gözyaşını siler, kimisi de silmez,
Katı, taş yüreklilerden hiç hayır gelmez,
Mutluluğun anahtarı merhametten geçer.

Neşe, sevinç saçmada çiçekleri örnek al,
Günahsız kalmada melekleri örnek al,
Saflık ve temizlikte bebekleri örnek al,
Mutluluğun anahtarı masumiyetten geçer.

İnsana gerek ki, hep dinlemeli nasihat,
Allah’a ve Peygamberi’ne etmeli itaat,
İşte sözün özü, işte ayan-beyan hakikat,
Mutluluğun anahtarı İslamiyet’ten geçer.

Ahmet SANDAL / Kahramanmaraş

 

 

 

21- LEZZETLER GİDER ELEMİ KALIR, ELEMLER GİDER LEZZETİ KALIR


Dünya'da huzur ve mutluluk dolu bir hayat sürmenin ve Ahirette de sonsuz saadet ve mükâfat yeri olan Cenneti kazanmanın bir yöntemi de 18. Yüzyılda İstanbul'da yaşamış Keçeci Hayrettin Efendi isimli zât'ın “Sanki yedim" hikâyesinde saklıdır. Önce bu hikâyeyi anlatalım. Sonra önereceğimiz yöntemi görelim.
18 yüzyılda İstanbul’da yaşayan Keçeci Hayrettin Efendi isimli zât, iktisatlı yaşamaya düşkün birisiymiş. Nefsinin istediği her şeyi yapmaz, vara-yoğa para harcamazmış Bir lokantanın önünden geçerken canı yemek istediğinde lokantanın kapısından içeri girer, ama oturmadan dışarı çıkar ve: “-Sanki yedim” diyerek orada harcaması gereken parayı kesesinden çıkarıp bir kenarda biriktirirmiş.
İşte bu Keçeci Hayrettin Efendi: “-Sanki yedim” diyerek kenarda biriktirdiği bu paralarla İstanbul Fâtih’te (Sinanağa Mahallesi’nde “Sanki Yedim” adıyla bilenen) bir camii yaptırmış.
Bu kıssadan alınması gereken ilk hisse elbette, "nefse gem vurmanın ve nefsi kandırmanın bin bir yolu olduğu, iktisatlı ve tasarruflu davranışların semeresinin çok güzel bir şekilde tecelli ettiği" üzerinedir.
Bunun yanında, buna benzer güzel hasletleri ve nefsi kandırmanın yöntemlerini biz de geliştirebiliriz.
Örnek mi verelim. Nefis çeşitli şeyleri istiyor. Mesela dedikodu ve gıybet istiyor. Hemen kendi içimizde şöyle bir seslendirme yapmalıyız. "Kendi nefsimizle konuşma gerçekleştirip "Sanki dedikodu yaptım" deyip işi bitireceğiz. Ağzımıza gem vuracağız. Birisi trafikte yanlış bir hareket mi yaptı. Hemen kendi içimizde "Sanki bağırdım" deyip işi geçiştireceğiz. Öfkemize kilit vuracağız. Haram bir gıda. Diyelim ki, içki ve sofrada sunulmuş. Bir kokteylde ikram edilmiş ve nefis istiyor. İçimizden "Sanki içtim" diyerek geçiştireceğiz. Dudağımıza, ağzımıza, dilimize alkollü içkilerin zerresini bile değdirmeyeceğiz. Bir boyalı basın gazetesini ayaküstü gittiğimiz bir yerde masanın üzerinde gördük ve gazetede müstehcen, açık-seçik resimler var. Nefis istiyor ve "bak" diyor. Nefsimizle konuşma yapıp "Sanki baktım" diyerek yine geçiştireceğiz. Harama kesinlikle nazar etmeyeceğiz.
Sonuçta nefsin bütün kötü isteklerini asla yapmayacağız ve "Sanki yaptım" diyerek, nefsi kandıracağız.
Ve hiç unutmayacağımız bir düsturumuz olacak. O da şudur: "Lezzetler gider, elemi kalır. Elemler gider, lezzeti kalır." (Bu söz, Üstad’ın Eserlerinden alınmıştır. Nitekim Üstad, bu hakikati “zeval-i elem, lezzet olduğu gibi, zeval-i lezzet dahi elemdir” şeklinde beyan etmektedir. (Sözler, Onuncu Söz))
Yukarıdaki metodumuza, yani “Sanki yaptım” uygulamasına tekrar dönecek olursak, bu yöntemde, belki, bedene bir nebze sıkıntı veriyorsun, hazlardan uzak kalan bedene çok kısa süre acı çektiriyorsun. Ancak sonunda, aradan zaman geçince, diyelim ki, kokteyl bitip herkes evine gidiyor. Sabah oluyor ki, seninle keyflenenler arasında hiçbir fark yok. Hatta sen daha iyi konumdasın. Çünkü, Onlar için, lezzet gitmiş, elem kalmıştır. Senin için de elem gitmiş lezzet kalmıştır. Onlar, “keşke ben de içmeseydim şu zıkkımı, hem sağlığıma zarar verdim, hem de elime ne geçti ki diye elem duyacaklar.” Sen ise, “sağlığıma da zarar vermedim ve irademi kullanarak başarılı oldum” diye lezzet duyacaksın.
Yazıklar olsun, birkaç dakikalık, bilemedin bir iki saatlik geçici dünya zevki için sonsuz ebedi saadeti kaybedenlere. Ne mutlu, anlayış ve izan sahibi Mü’minlere ki, bu Dünyada Ahiret için sabır ve sebat gösterirler. Sonsuz bir saadet kazanırlar. Allah (cc) sonsuz saadeti kazananlardan eylesin. Amin.
Ahmet SANDAL

 

22- İNSAN SON DERECE DEĞERLİ BİR VARLIKTIR

       Yazdığım köşenin adı “İnsan ve Çevre”. İnsan da çok önemli, Çevre de. İkisi de çok değerli. Tabi, en değerlisi, çevre’den önce insan’dır. Bu nedenle yazımın başlığı, “İnsan son derece değerli bir varlıktır” şeklindedir. İnsan ve Çevre arasında yaratılıştan gelen kuvvetli bağ ve irtibat vardır. İnsan ve Çevre’yi bir pergelin iki ayağına benzetirsek, sabit duran ayak “İnsan” (merkez), dolanan ayak ise insan dışındaki diğer varlıklar, yani “Çevre”dir. Öyleyse, hareket noktamız İnsan’dır Derdimiz, insanın derdidir. Çabamız insanın mutluluğudur. Yolumuz insanlık yoludur. Bu yolda, hem İnsanı hem de Çevreyi korumaktır muradımız.

Bu pergelin ayakları misalini Hz. Mevlana’dan aldığım elbet anlaşıyor. Üstad, “Biz pergel gibiyiz. Bir ayağımız din kuralları üzerinde sağlamca sabit durur, öteki ayağımız yetmiş iki milleti dolaşır” dediği gibi, biz dahi, “pergelimizin sabit duran ayağı İnsan, dolanan ayağı ise Çevre’dir” diyoruz.

Ancak, pergelimizin sabit ayağı İnsan ve dolanan ayağı Çevre hakkında bazı izahat verme ihtiyacı duyuyorum. Çünkü, ikisi de izahata ihtiyaç duyuyor. Çünkü ikisi de oldukça geniş. Kendi içlerinde dahi oldukça farklı muhteva ve anlamlar içeriyor. İnsan dediğimizde hangi insanı esas alıyoruz. Nefsine galip gelen insanı mı, yoksa nefsine yenilen insanı mı esas alıyoruz? Çevre dediğimizde, hangi çevreyi, doğal çevreyi mi, insanın akrabasından, eş dostundan oluşan çevreyi mi kastediyoruz? Görüldüğü gibi, ikisi de açıklamaya muhtaç.

Önce pergelimizin sabit ayağını açıklamak istiyorum. Açıklayıcı sözlerime yine Hz. Mevlana’dan devam etmek istiyorum. Hz. Mevlana, bir Hadis-i Şerife dayanarak der ki; “Allah, melekleri yarattı ona yalnızca akıl verdi. Hayvanları yarattı, ona yalnızca şehveti verdi. İnsanı yarattı ona hem aklı hem de şehveti verdi. İşte insan, akıl tarafını seçerse, Meleklerden üstün olur. Eğer, şehvet tarafını seçerse hayvanlardan daha aşağı bir seviyeye düşer”. Bu durumda, pergelimizin sabit ayağında yer alan İnsan, kesinlikle, aklını seçen ve meleklerden üstün olan İnsan’dır. Kendime örnek aldığım ve pergelimin sabit noktasını O’na dayadığım İnsan “Meleklerden üstün olarak yaşam sürdüren İnsan’dır”. Başka bir anlatımla, Kur’an-ı Kerim’de belirtildiği üzere, yaratılış özelliklerini (Eşref-ül Mahlûkat özelliklerini) kaybetmeyen İnsan’dır.

Gelelim Çevre’ye. Gelelim pergelin dolanan ayağına. Pergelimizin dolanan ayağındaki insan her türlü insandır. Mevlana deyimiyle, “72 millet’tir”. Meleklerden üstün olan İnsan’ı hareket noktası olarak aldıktan sonra, pergelin dolanan ayağı, tam bir daire çizer. Yani, bir “Çevre” çizer. İşte, bu Çevre’ye, her türlü insan girdiği gibi, hayvanat da, nebatat da girer. Bu anlamda Çevre demek, Dünya demektir.

Meleklerden dahi üstün konumdaki İnsanı temel alan bir anlayışla, pergelimizin dolanan ayağı, çevre etrafında dönerken, onlara Mevlana misâli şöyle seslenir, “gelin, ne olursanız gelin, ama zaman geçmeden, fırsat kaçmadan gelin. İşte siz de şu sabit duran insan gibi olun. Örnek bellidir. Örnek Peygamberlerdir. Gelin siz de Peygamberler yoluna gelin” diye çevreye seslenir. Gelmezse ne olur? Gelmeyen kaybeder. Gelmeyen kaybettiği gibi, Allah nezdinde değersizleşir. Değersizleştiklerini nereden mi anlıyorum. Kuran-ı Kerim’de, nefsine yenilip de hayvanlardan aşağı düşen insan için kullanılan terim “Belhum Adall”dır. Belhum Adall, daha aşağı manasına gelir. Neyden daha aşağı? Hayvandan daha aşağı. Evet, Allah (cc) şehvet tarafını seçenleri böyle niteliyor. Yukarıda, İnsan’ın yaratılış itibariyle Eşref-ül Mahlukât olduğunu belirtmiştik. Eşref-ül Mahlukâtın zıttı da Kur’an-ı Kerim’de belirtilmiştir. Bu nokta Esfel-i Safilin’dir.

Netice itibariyle, İnsan son derece değerli, Eşref-ül Mahlukât bir varlıktır. Yaratılış itibariyle bu böyledir. Ancak, aynı insan, saptığında hayvanlardan daha aşağıya, Esfel-i Safline düşmektedir. Bu hâliyle de değersiz bir varlıktır. Bundan dolayı, insan, ancak insanlık değerlerini temsil ölçüsünde, ancak akıl tarafını seçtiğinde değerlidir. Yukarıdaki başlıkta geçen “İnsan son derece değerli bir varlıktır” cümlesinden anlaşılması gereken de bu olmalıdır. Meleklerden daha üstün derecesindeki insan değerlidir. Belhum Adall derekesindeki, yeni şehvet tarafındaki insan değersizdir. Mesele derece ve dereke işidir.

 

Ahmet Sandal

 

23- TEFEKKÜR ETTİM VE ANLADIM Kİ

      Kıymetli okuyucularım, merhaba. Kentmaras.com sitesinde, bu köşede yazı ve şiirlerim yayınlanıyor. Sağolsun site yöneticileri teveccüh gösteriyorlar. Yazılarımı ve şiirlerimi çok da yayınlamaya layık ve müstehak görmüyorum. Belki de sizi bunlarla bunaltıyor ya da zamanınızı alıyorum. Kusura bakmayın. Ancak, bir tek amacımız var, o da Hakk’ı ve Sabrı tavsiye etmektir. Yani, bu yazı ve şiir işini bir görev telakki ediyorum.

Değerli okuyucularım, tefekkür ettim ve anladım ki, 'Nefis Tezkiyesi' aklı başında olan her insan için bir kulluk vazifesidir. Kısacası, bu şiir ve yazıları öncelikle kendime yazıyorum. Hakka giderken güzel bir yüzle, açık alınla gitmek için çabalıyoruz. Allah mahçup etmesin, kendisinden başkasına da muhtaç etmesin. Amin.

Şairin (Necip Fazıl Üstadın) dediği gibi, 'Anladım işi sanat Allah'ı aramakmış,Hakikat bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış' diyorum. Ve şu şiirimle sizlere sesleniyorum.

VAR MI

Ey gönül, ne diye şöhret peşinde koşarsın,
Kulluktan daha şanlı bir makam mı var?
Nefsinin vesveseleriyle yoldan şaşarsın,
Şeytana uymayana hiçbir gam mı var?

Ezanlar okunur, kulağını tıkar, duymazsın,
Salâ söylenir, saf tutulur, yine aymazsın,
Hep boşa harcar, kalan günleri saymazsın,
Bu ömürden daha değerli bir ikram mı var?

Hevâ-hevesine uyarsan düşersin uçuruma,
Benliğinin esiri olursan saplanırsın kuma,
Söz dinlemezsen sakın kurtulacağını umma,
Kitab-ı Mübin’den başka bir kelâm mı var?

Sana hitap etmiş Yüce Yaradan, dinlesene,
Sabah-akşam okuyup gözyaşıyla inlesene,
Peygamberlere, Âlimlere inanıp güvensene,
Din-i Mübin’den başka bir nizam mı var?

Tefekkür etmezsen şaşırır, yolda kalırsın,
Kusurunu bilmekle ilk dereceni alırsın,
Nefis tezkiyesiyle ummanlara açılırsın,
Bu duygulardan daha güzel ilham mı var?

Kuluz, günahımız, hatamız, isyanımız çok,
O (cc) vermezse aç ve açıktayız, verirse tok,
O’(cc)nun kapısından başka gidecek yer yok,
Yüce Allah’tan başka noksansız, tam mı var?


Ahmet SANDAL / Kahramanmaraş

 

24- DÜNYAYA BEL BAĞLAMAYIN

Hepimizin içinde az ya da çok, Dünya’da sonsuz kalacakmışız gibi bir his vardır. Bundan olacak, insanların büyük çoğunluğu hırsla bu Dünyaya çalışıyor. Bazen kendi kendime diyorum ki, “şu Dünya hırsının onda biri Ahiret için olsa, belki kurtuluşumuza vesile olur.” Nerde! Dünya hırsının belki de yüzde biri ya da binde biri oranında Ahiret için çalışıyoruz. Kendi nefsimde bunu gördüm. Nefsimi örnek vererek konuştum.

Niye bu böyle? Nedir bu Dünya sevgisi? Nedendir Dünyaya böyle bel bağlamak? Bu sorular peşpeşe gelir. Gelin önce şu “bel bağlamak” deyiminin anlamını görelim.

Türk Dil Kurumu Sözlüğünde “bel bağlamak” deyimin açıklaması şöyle yapılmıştır: “Birisinin kendisine yardımcı olacağına inanmak, güvenmek”. Bu durumda, Dünyaya bel bağlamak dediğimizde şunu anlıyoruz. Sanki, Dünya ebedi ve sanki biz bu Dünya’da ebedi kalacağız! Halbuki çok iyi biliyoruz ki, ne Dünya ebedi, ne biz ebediyiz. Hepimiz faniyiz. Baksana kimler geldi kimler geçti bu Dünya’dan! İyiler de geldi geçti, kötüler de geldi geçti. Peygamberler de geldi geçti, Ebu Leheb’ler de geldi geçti!

Hepimiz biliyor ve fark ediyoruz ki, Dünya bir misafirhanedir. Ya da bir yerden bir yere giderken başka bir vasıtayı beklediğimiz bir bekleme istasyonudur. Biz buradan transfer oluyoruz. Yani nakil oluyoruz. Bir yerden bir yere taşınıyoruz. Bu taşınma, bu yolculuk İlahî bir sevk sistem içerisinde cereyan ediyor.

Şu çok net görülüyor ki, bizler birer Yolcuyuz. Alem-i Ervah’tan (Ruhlar Alemi’nden) itibaren başladığımız yolculuğumuz Anne Karnında bir müddet devam etti. Oradan Dünyaya transfer olduk, yani Dünyaya geçiş yaptık. Buradan da Kabir Alemi’ne (Alem-i Berzah’a) geçiş yapacağız. Bak, gör ki, kimler kimler geçiş yaptı? Dedelerin, Ninelerin, Atan, Ecdadın geçiş yaptı. Sen de geçiş yapacaksın. Güvenme Dünyaya. Seni alır da atar sırtından. Bedenin toprak olur, ruhun gider bu diyarlardan.

İnsan bir yolcudur. Üstadımızın da ifade ettiği üzere, Alem-i Ervah’tan Anne Karnı’na, oradan Dünyaya, Dünya’dan Alem-i Berzah’a, Alem-i Berzah’tan da, Haşre giden bir yolcudur. Haşir de bir menzildir. Oradan da başka bir menzile geçilecektir. Haşirden sonra iki ayrı menzil var. Bir kısım insanlar ki, İyilerdir bunlar, Haşir’den itibaren Cennet’e ulaşırlar. Bir kısım insanlar ki, Kötülerdir bunlar, Haşir’den itibaren Cehennem’e varırlar. Bu durum Kur’an-ı Kerim’in bir çok yerinde ifade edilmiştir. İşte, İnfitar Suresi 13 ve 14. ayetlerde; “şüphesiz, iyiler Naîm cennetindedirler. Şüphesiz, günahkârlar da cehennemdedirler” buyrulmaktadır.

İnsan bir yolcudur. Öyle bir yolcu ki, Dünya’da çok az bir süre kalacak, ancak çok çok önemli vazifeler görecek bir yolcudur. Dünya menzillerden bir menzil, duraklardan bir durak. Bize düşen bir yolcu olduğumuzu ve Dünya’nın fani, yani geçici olduğunu tüm ruhumuzla, tüm benliğimizle kavramaktır. Bunu kavrayan insan, Dünyaya güvenmez. Dünyaya çok fazla ehemmiyet vermez. Dünyaya aldanmaz.

Başta Sevgili Peygamberimiz (sav) olmak üzere, tüm Peygamberler, işte bu şuurla hareket etmişlerdir. Bu husustaki bir Hadis-i Şerif şöyledir: Hz. Ömer (ra), bir gün Allah Resûlü’nün (sav) huzuruna girdi. Efendimiz (sav) yattığı hasırın üzerindeydi ve yüzünün bir tarafına, hasır iz yapmıştı. Hz. Ömer (ra), bu manzara karşısında rikkate geldi ve ağladı. Allah Resûlü niçin ağladığını sorunca da Ömer (ra): “Ya Resûlallah! Şu anda kisralar, krallar saraylarında kuş tüyünden yataklarında yatarken, (kâinat, yüzü suyu hürmetine yaratılmış olan) Sen, sadece kuru bir hasır üstünde yatıyorsun ve o hasır, Senin yüzünde iz bırakıyor. Gördüklerim beni ağlattı.” cevabını verdi. Bunun üzerine Allah Resûlü, Ömer (ra)’e hitaben; “Dünya ile benim ne alâkam var. Ben bir yolcu gibiyim. Bir ağaç altında gölgelenen bir yolcu. Sonra da orayı terkedip yoluna devam edecek olan bir yolcuyum.”

Evet, ölçümüz budur. Düşüncemiz budur. Bu Dünyaya bel bağlamayacağız ve bir yolcu olduğumuzu asla unutmayacağız. Vesselam.

Ahmet SANDAL
Şair Yazar

 

 

 25- CAHİLLER PERVASIZ, AHLAKSIZ VE HIRSLI OLUR


Dilimizde bazı özlü sözler vardır. Bu sözler sayfalarca sürecek açıklamaları ortadan kaldıracak cinstendir. Mesela “cahil cesareti” deriz. Bu söz çok büyük hakikati ifade eder. Evet, cahiller cesur olur. Cesaret derken bunu normal bir cesaret değil de pervasızlık olarak adlandırmak daha doğrudur. Cahil, geleceğini, istikbalini, sonunu düşünmez, vurur, kırır ve talan eder. Cahil pervasız olur sözünde bir uyarı vardır. Bir insan cahilse ondan uzak dur. Aman ha, cahilden uzak dur. Yine dilimizde özlü bir söz vardır. Kork, Allah’tan korkmayandan deriz. Bu sözle bir çırpıda şu gerçeği ifade etmiş oluruz. Kişi, Allah’tan korkmuyorsa, artık başka neden korkabilir ki! İnsanı frenleyecek ve yanlıştan döndürecek en büyük güç “Allah korkusu”dur. Bu korku yoksa başka ne gibi korkular işe yarayabilir ki! Bir de şu hakikat var ki, Allah’tan gerçek mânâda korkanlar ancak âlimlerdir.

Şimdi burada cahil ile âlimin ne mânâya geldiğini de iyice açıklamak gerek. Burada “cahil”in karşılığı, okuma yazma bilmeyen ve okumamış insan değildir. Burada cahil denildiğinde, Allah’ı bilmeyen ve ahreti düşünmeyen kastedilmektedir. Âlim denildiğinde de, salt mânâda profesörler, yazarlar, eie kalem tutan herkes kastedilmemektedir. Benim gözümde, Allah’ını bilen ve bu doğrultuda geceli gündüzlü okuyup araştıran ve kâlbini aydınlatan her kişi âlimdir. Bu noktada, Fatır Suresinde geçen "kulları arasında Allah'tan gereği gibi korkanlar ancak âlimlerdir" ayetinin de bu bakış açısıyla değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Şimdi yukarıda “cahil pervasız olur” dedik. Cahilde, “Allah korkusu” olmaz dedik. Bir kişide Allah korkusu yoksa ahlak ve fazilet de yoktur. Milli Şairimiz Mehmet Akif ERSOY, bir şiirinde; “Ne irfandır veren ahlâka yükseklik ne vicdandır, Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır, Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havf-ı Yezdân'ın, Ne irfânın kalır tesîri katiyyen, ne vicdânın” şeklinde seslenmektedir. Bu şiirde geçen tespitlere aynen iştirak ediyorum. Bundan dolayı şu sonuca ulaşıyorum: “Faziletin kaynağı da Allah korkusudur. Bir insan cahilse, onun faziletli olması da mümkün değildir.”

Evet, cahil pervasız ve ahlaksız olur. Bunları açıkladık. Gelelim hırs konusuna. Cehaletin bir göstergesi de “ihtiras”tır. Cahiller muhteristir, yani hırslıdır. Halbuki Âlimler iyi bilir ve bunu çok net ifade eder ki, hırs zararlıdır. Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle “hırs sebebi hasarettir”. İnsanı hırslı yapan içindeki cehaletidir. Çünkü, cahil bilmez ve idrak etmez ki, bu dünyada her şey bir hikmete binaendir. Her şeyin hayırlısı daha makbuldür. Burası bir imtihan dünyasıdır. Rızk Allah’tandır ve önceden mukadderdir. İşte bunları bilmeyen ve idrak etmeyen cahil, “hırslı bir şekilde sağa-sola saldırır. Vurur kırır ve bir şeyler ele geçirmeye çalışır”. Bu ele geçirdiği bir mal olabilir, bir makam-mevki olabilir, bir kadın olabilir. Dünyayı ait şeyler olabilir de olabilir.

Cahiller, pervasız, ahlaksız ve hırslı olur derken, bunun esasında toplum için büyük bir tehlike olduğunun da farkındayız. Şimdi önemli bir soruyla karşı karşıyayız. İster ticarette, ister memuriyette, ister kamu sektöründe, ister özel sektörde, yönetim ve sevk makamında olanların bir çoğu öz itibariyle bu kapsama giriyor mu, girmiyor mu? İşte bu sorunun cevabı çok önemli. Eğer bu kapsama girenler çoğunluktaysa vay hâlimize vay! Bu çok büyük tehlikedir.

Bu tehlikeye iman noktasında baktığımız zaman yukarıdaki bu gerçekleri görüyoruz. New York Stern School of Business'te görevli psikologlar Justin Kruger ve David Dunning bu konuya başka bir bakış açısıyla, kendi meslekleri itibariyle bakmışlar ve şöyle bir tespitte bulunmuşlardır. Bu iki bilim adamının Dunning-Kruger Etkisi adıyla literatüre geçen teorileri şöyledir: “Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır. Cahiller bu nedenle boş bir gurura sahiptirler. Cahiller cahilliklerinin farkında değildirler. Cahiller kendilerini övmekten zevk alırlar. Bulundukları yerde yükselmeyi bir “hak" olarak görürler. Kendisinden güçlülere karşı kibardırlar. Altındakilere kötü muamele yapmaktan büyük zevk duyarlar. Muktedir olanlarla diyaloga büyük önem verirler. Muktedirin yerine geçmeyi hedeflerler.”

Yukarıda özetlenen bu iki sonuç ve bu iki müşahede şunu gösteriyor ki, “cahiller çok tehlikeli insanlardır”. Vesselam.





Ahmet SANDAL

Araştırmacı Yazar

 

26- TOPRAK ÇEKİMİ

Tabiatta, “yer çekimi kanunu” diye bilinen bir kural vardır. Allah tarafından konulan bu kural Dünya kurulalı beri mevcuttur. Normal şartlarda, yani onu tutacak bir nesne ve sistem oluşturulmamışsa, havaya atılan bir cisim havadan düşer. Olgunlaşmış bir meyve ağaçtan düşer. Diğer şeyler için de bu geçerlidir. Dünyada baştan itibaren belli olan bir kuralı Newton adlı Bilim Adamı sistematik bir şekilde anlattığı için “yer çekimi kanununu” bulan bilim adamı diye anılmıştır.” Bu kanunu okullarda da öğretirler. Bize de öğrettiler. Yer çekimi kanununu ortaokulu bitiren herkes, daha liseye başlamadan bilir.

Gel gör ki, okullarda “toprak çekimi” denilen bir başka kuralı öğretmezler. Çünkü müfredatta böyle bir konu yoktur. Bu konu müfredatta olmasa da, gerçek hayatta mevcuttur. Okullarda öğretmeseler de, hayat bu kuralı bizzat öğretir. Yaşlanan her insan, hele gurbette yaşlanan her insan toprak çekimi kuralını bizzat yaşayıp da öğrenir.

Toprak çekimi nedir? Gelin bu hususu anlamaya çalışalım.

Çok kolay gözlemlendiği üzere, insan, doğumdan ölüme giden hayat yolculuğunda, başta ve sonda doğaya ve toprağa daha çok bağlıdır. İnsan hayatının aşamalarını bir hilalin şekline benzetecek olursak; hilalin en ucundan belli bir kavise kadar olan kısmı gençlik, bu kavisten itibaren hilalin en ortasını geçip de, orta yaşlılığın başladığı yerin tam karşısındaki bir nokta, ihtiyarlığın başladığı yer olarak tasvir edilebilir. Bu noktadan itibaren, hilalin diğer ucuna kadar devam eder gider yaşlılık.

Neticede çocukluk ve ihtiyarlık hilalin iki ucu gibi, birbiriyle yan yana durur. İşte, bu iki yerde insan toprağa yakındır. Hem fiziki olarak toprağa yakındır, hem de ruhen yakındır. Bu Allah’ın bir hikmetidir. Gerçekten de, insan yaşlandıkça bir dal gibi eğilir ve toprağa yaklaşır. Çocukluğunda zaten boyu kısadır ve insanoğlu çocukluğunda toprağa yine yakındır.

Fiziki bu yakınlığı izah etmek kolaydır. Peki, çocuklarda ve ihtiyarlarda ruhen toprağa bağlılığı nasıl izah edeceğiz? Onu da şöyle izah edeceğiz.

İnsan, çocukken ne mal, ne mülk, ne para, ne pul düşünür? Varsa yoksa, oyun düşünür ve etrafındaki nesnelerle, etrafındaki varlıklarla ilgilenir. Bir çocuğun etrafındaki en büyük, en görkemli nesne, elbette topraktır, nehirdir, denizdir, ağaçtır, sahildir, dağlardır, gökyüzüdür ve Allah’ın yarattığı benzeri tabiat değerleridir. Çocuklar, bunlarla elbette yakından ilgilenir ve hafızasında bu güzellikler silinmez yer bırakır. İnsan büyüdükçe, bu güzelliklerin yerini, iş-güç, para-pul, mal-mülk, makam-mevki gibi şeyler almaya başlar. Bir de evlenince, çoluk-çocuk, evlad-û iyal derdi ile baş başa kalır ki, bırak dere, deniz, ağaç, orman ve dağları, adeta dünyayı unutur.

Sonra yaşlılıkta, çocuklar büyür, evlenir, evli evine-köylü köyüne herkes yuvasını bulur, bir de emekli olununca, tekrar aklına-gönlüne, unuttuğu değerler, çocukluğundaki nehirler, dağlar, ırmaklar, ağaçlar, dağlar ve diğerleri düşer. Toprak adeta tekrar varlığını hissettirir. İnsan unuttuğu toprağı yaşlılığında tekrar hatırlar. Belki de, sonunda içine gireceği “sadık dostu toprağı” hatırlamak zorunda kalır.

Bu husus yani, insanın yaşlılıkta kendisini toprağa ruhen tekrar yakın hissetme hususu, hele, o kişinin çocukluk ve gençlikten sonraki hayatı gurbette geçmişse, bu ruhi değişim daha şiddetlidir.

Bu yüzden, yaşlılar, “döneceğim de döneceğim” diye tutturur ve imkân bulan memleketine döner. Yaşlılığında memlekete dönen kişi, aslında memleketine dönmüyor. Toprağına dönüyor, çocukluğuna dönüyor. Memleketine dönme imkânı bulamayan, “beni memleketimin toprağına gömün” diye vasiyette bulunuyor. Bu müthiş bir hadise ve çok ibretli bir dönüş hikayesidir. Aynı, Mevlana’nın Mesnevisinin ilk 18 beytinde geçen hadise gibi. Ney, niye inliyor ve ağlıyor? Ney, niye sızlıyor ve feryat ediyor? Beni kamışlıktan kopardılar diyedir, tüm ağladığı ve feryadı. Biz de öyleyiz. Dünyada doğduğumuz topraklardan uzağız çoğu zaman. Bundan dolayı feryat-û figan ederiz. Kendi toprağımızda yaşasak bile, bu dünya bizim asıl vatanımız değil. Bu nedenle asıl vatanımızdan (Cennetten) uzak olduğumuzdan dolayı inleriz, feryat ederiz.

Netice itibariyle, toprak asla unutulmaz. Güzellikler hiç unutulur mu? Unutulur mu hiç, çocukluğumuzdaki yemyeşil vadiler, tertemiz nehirler, ulu çınarlar, nehirdeki balıklar, kurbağalar, yengeçler, dağın yamacında özgürce uçan kuşlar, uçsuz bucaksız ovada çiçekler arasında uçuşan kelebekler hiç unutulur mu? Asla unutulmaz bu değerler, bu güzellikler. Bir gün gelir, bu güzellikler, bu değerler, mıknatıs gibi çeker kendine. Mıknatısın çekim gücü olur da toprağın olmaz mı? Gün gelir o da çeker kendisine. O günden sonra insanı bağlasan durmaz artık. O günden sonra insan, artık toprağına doğru koşar, kuş gibi uçar. Çünkü, toprak çeker. İşte bu çekim gücüne “toprak çekimi” denir.

Toprak, yaşlanan insanı ruhen ve fiziken kendisine doğru çektiği gibi, gurbette yaşayan insanı kendisine çağırır da. Çocukluğunu ve gençlik yıllarını memlekette yaşayıp da hayatının yaşlılık yıllarına kadar gurbette yaşamak zorunda kalan birisi yer, zamanı geldiğinde memleketine dönmek ister. Toprak onu çeker. İşte buna da “toprak çekimi” denir.

Sonuçta “toprak çekimi” vardır. İnsan hayatının başında ve sonunda toprak vardır.

Ahmet SANDAL

 

27- BİLMEMİZ VE DÜŞÜNMEMİZ GEREKEN KELİMELER/İNSANLAR

Dostlar, bazılarına karışık ve çok teferruatlı gelebilir hayat. Bazıları ormana takılıp da ağaçları görmeyebilir. Bazıları kainata bakıp da insanı unutabilir. Bazıları denizlere dalıp da inci-mercan ararken, özgürce kulaç atan o güzelim yunusları görmeyebilir. Bazıları para-pul sevdasıyla ve gözünü hırs bürümüş bir hâldeki yapısıyla Dünyaya niye geldiğini unutabilir.

Aslında, bilmemiz ve üzerinde tefekkür etmemiz gereken kelime sayısı o kadar da çok değil. Çok da olsa neticede dönüp dolaşıyor iki kelimede ve iki insanda nihayet buluyor. Bundan dolayı, “iki kelimede ve iki insanda saklıdır hayat. Gerisi hayatın içine yerleştirilmiş teferruat” diyorum.

Bulmacalarda, bilmecelerde olur ya! Karışık ve bol teferruatlı bir resim verirler ve “içinde saklı bir resim var onu bulun” derler. Aynen onun gibi hayatın içinde milyarlarca kelime ve milyarlarca insan var. Hepsi neticede iki kelimede ve iki insanda nihayet buluyor.

Teferruatlar siz aldatmasın. Resmin içindeki ayrıntılara takılıp kalmayın. Resim ne mesaj veriyor, siz ona bakın. Resimlerde olur ya! Ağaçlar, kuşlar, deniz, dağlar, orman, yeşillik, güneş, ay, toprak, sahil, kumsal vesaire uzar gider. Ancak, resimde onlarca görünen varlıktan bazıları ressam tarafından öne çıkartılmıştır. Mesala havada kanatlarını açarak heybetli bir şekilde uçan bir kartal görürsünüz, ressam işte bunu görmenizi ister. Siz resme baktığınızda şu şurada, bu burada diye uzun uzun yorum yapmayın, yalnızca ana temayı görün ve deyin ki, “ressam resimde şunu öne çıkartmış”.

İşte hayatta öne çıkartılmış kelimeler;

1-Bilmemiz ve düşünmemiz gereken kelimeler: Yaratıcı - Yaratılan.
2- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken kelimeler: Doğum - Ölüm.
3- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken kelimeler: Gündüz - Gece.
4- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken kelimeler: Doğu - Batı.
5- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken kelimeler: Beyaz - Siyah.
6- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken kelimeler: Ruh - Beden.
7- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken kelimeler: İnsan - Şeytan.
8- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken kelimeler: Sevap - Günah.
9- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken kelimeler: Hayır - Şer.
10- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken kelimeler: Gelmek - Gitmek.
11- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken kelimeler: Ahiret - Dünya.
12- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken kelimeler: İyi - Kötü.
13- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken kelimeler: Gerçek - Yalan.
14- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken kelimeler: Tevhid - Şirk.
15- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken kelimeler: Hak - Batıl.
16- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken kelimeler: Cennet - Cehennem.
Netice itibariyle bilmemiz ve düşünmemiz gereken kelimeler ikidir.
17- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken kelimeler: Kurtulmak - Kurtulmamak.

İşte hayatta öne çıkan insanlar;

İNSANLAR:

1- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken insanlar: Hasbi insan - Hesabi insan.
2- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken insanlar: Kâmil insan - Ham insan.
3- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken insanlar: Âlim insan - Cahil insan.
4- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken insanlar: Mazlum insan - Zalim insan.
5- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken insanlar: Dürüst insan - Sahtekâr insan.
6- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken insanlar: Adil insan - Adaletsiz insan.
7- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken insanlar: Tokgöz insan - Açgöz insan.
8- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken insanlar: Mutlu insan - Mutsuz insan.
9- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken insanlar: Umutlu insan - Umutsuz insan.
10- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken insanlar: Mütevazi insan - Mağrur insan.
11- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken insanlar: Şefkatli insan - Gaddar insan.
12- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken insanlar: Merhametli insan - Acımasız insan.
13- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken insanlar: Rabbini bilen insan - Nefsini bilen insan.
14- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken insanlar: Muvahhid insan - Müşrik insan.
15- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken insanlar: Hakka uyan insan - Batıla sapan insan.
16- Bilmemiz ve düşünmemiz gereken insanlar: Hayırlı insan - Şerli insan.
Netice itibariyle bilmemiz ve düşünmemiz gereken insanlar ikidir.
17- İki insanda saklı hayat: Kendisini kurtaranlar - Kendisini kurtarmayanlar

Kurtulmak nasıl olur? İşte cevap: “O gün tartı haktır. Kimin tartıları ağır basarsa, işte kurtulanlar onlardır. “ (A'RAF SURESİ /


Allah (cc) tartısı ağır basanlardan eylesin. Amin.

Ahmet SANDAL

 

28- GÜZEL YAŞAMAK - GÜZEL ÖLMEK

       Doğmak bizim irademizle olmadığı gibi, ölmek de irademizle değil. Anne rahmine düştükten sonra, “ben doğmuyorum” diyemezsin. Dünyaya gözünü açtıktan sonra “ben ölmüyorum” diyemezsin. Zaten önemli olan “doğmak ve ölmek” değil, bunun ikisi arasındaki müddetin nasıl değerlendirildiğidir. Bize düşen, ne doğuma ölçüsüzce sevinmek, ne de ölüme ölçüsüzce üzülmektir. Bize düşen, iyi, doğru ve güzel yaşamak ve öylece ölmektir. Şunu iyice idrak edelim ki, insan dünya hayatından önce varolduğu gibi, dünya hayatından sonra da vardır. Zaten bu yüzden ölüme katlanıyoruz. Bir sevdiğimiz öldüğünde, bir canımız toprağa düştüğünde, kavuşacağımız günü iple çekiyoruz. Biliyoruz ki, gidenler, geldiği yere gitti. Bir ölüm haberi duyduğumuzda, hiçbir isyan içinde olmadan tam bir teslimiyetle, İnna lillahi ve inna ileyhi raciun (Allah’tan geldik, yine O’na döneceğiz) diyoruz.

Evet, önemine binaen tekrar ediyorum. Ne doğum önemli, ne de ölüm. İkisinin arasında bizlere verilen müddet (ömür) çok önemli. Önemli olan, güzel yaşamak ve güzel ölmektir. İşte bir sesleniş: “Bembeyaz bir kağıt al, doğum ve ölüm yaz, Bu ikisinin öncesi ve sonrasını çok düşün, İkisinin arasındaki zaman gelmesin sana az, İyi değerlendirirsen yaşamazsın, asla hüzün”. Evet, bembeyaz kağıdımız üzerinde doğum bir noktadır, ölüm de bir noktadır. Bu iki nokta, öncesi ve sonrası olan noktalardır. Öncesinde ruhlar alemi, Anne karnında geçirilen bir dönem vardır. Sonrasında berzah alemi ve haşr bulunmaktadır. İnsanoğlunu, haşirden sonra, son bir menzil (cennet yada cehennem) bekliyor.

Peygamber Efendimiz (sav) bir Hadis-i Şeriflerinde, “nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz, öyle haşrolursunuz” buyurmaktadır. İşte bunun için “güzel yaşa, güzel öl” diyorum. Ölümden kaçmak, ölümden korkmak boş çabalardır, boş düşüncelerdir. Bir baksanıza yaşam ve ölüm iç içedir. Ölüm gerçeğini iyi idrak ederek gerçekçi olmalı ve öteye hazırlanmalıyız. Gerçek şu ki: “Kaçamayız sarılsak da her sebebe, Her insan, ölüme doğuştan gebe, Öyleyse neden bu sevinç, debdebe?” Zamanı durduramayız. Su gibi akıp gider. Aynen şu misâlde olduğu gibi: Girdaba düşen çiçek gibidir insan, Gözünü şu fâni dünyaya açtığı an, Zaman, su gibi akar hiç durmadan”. Zaman kimseye ayrıcalık tanımaz. Şu zengin, şu fakir demez. Herkese eşit davranır: “Dur demekle durmaz, feleğin çarkı, Bu döngü içinde yok kimsenin farkı, Gün gelecek, sona erecek bu şarkı”. Bu dünyada şu bilinçte olmalıyız. “Misafirlik bilinci”. Gerçekten de misafiriz. Bir yere üç günlüğüne konuk olduğunuzda, uzun uzun hesaplar yapar mısınız? Hayır yapmazsınız. Tek düşündüğünüz o üç günün geçmesi ve misafir olduğunuz yerden ayrılmaktır. Dünyada üç gün vardır. Dün, bugün ve yarın. Hayata bu gözle bakmalı ve kendimizi buna göre ayarlamalıyız.

Hayata bu gözle baktığımız gibi, mal-mülk ve dünyanın tüm metaına da, “geçici” olarak bakmalıyız. Dünyadaki mal ve mülk bizim değil, biz geçici süreyle sahipleniyoruz. Bu açıdan, dünyadaki tüm mülkler “devre mülk”tür. Fakat gel gör ki, “mülk“ dediğimizde gözlerimiz ışılıyor, sanki sonsuza dek sahip olacağız diye düşünüyoruz. Devre mülk dediğimizde ise burun kıvırıyor, o da neymiş diyoruz. Mülk de boş, mal da boş, hepsi yalan. Dünyada 20 katlı evin var. Öldün gittin. O 20 katlı evin sana hiçbir faydası yok. Dünyada 20 YTL paran var. Bunu gönülden gelerek, ihlasla, sadaka olarak bir fakire verdin. İşte o 20 katlı evden, ahrette bir fayda göremezsin ama fakire sadaka olarak verdiğin 20 YTL’den büyük fayda görürsün. Bu hususu Bediüzzaman’ın sözleriyle anlatacak olursak; “ahirette seni kurtaracak eserin yoksa, fani dünyada bırakacağın eserlere de kıymet verme.” İşin özü bu.

Dünya fani, dünya yalan, dünya boş. Birkaç saat önce hayattasın, birkaç saat sonra değilsin. Birkaç saat önce vücudun sımsıcak, birkaç saat sonra sopsoğuk. Birkaç saat önce her şeyin farkındasın, birkaç saat sonra hiçbir şeyin farkında değilsin. Her şey birkaç saat içinde oluyor. Yaşayanlar, aman o birkaç saatin değerini iyi bilin. Birkaç saat geçecek, onu durduramayacaksınız. Şunu da iyi bilin. Birkaç saati bırakın ömrünüzdeki tüm saatler su gibi akıp geçecek. Saliseler, saniyeler, dakikalar, günler, aylar, seneler bir bir geçecek. Ömür dediğin göz açıp-göz kapama süresince çarçabuk bitecek. İnsanoğlu, sen zamanın girdabındasın. İnsanoğlu, sen o girdabın içindeki bir çiçeksin. Gün gelecek, içeri çekileceksin.

Allah (cc) bu bilinç ve düşünceden ayırmasın. Amin.

(Bu satırları, İnna Lillahi ve İnna İleyhi Raciun’u yaşayan Annem’i yâdederek yazdım. Evet, şimdi ayrıldık Annemizden. Yaşarken de zamam zaman ayrı kaldım Annemden. Ama asıl ayrılık buymuş. Ayrılık hakkında, gurbet hakkında birçok şiir okudum, birçok ezgi dinledim. Ama ayrılığın ne olduğunu şimdi çok daha iyi anladım. Bize düşen sabırdır, şimdi. Sabırla tekrar bulaşacağımız günü beklemektir bize düşen. Rabbim (cc), Cennette buluştursun. Amin.)
Ahmet Sandal

 

29- RABBİMİZİN YARATTIĞI NİMETLERİ SAYMAKTAN BİLE ACİZİZ

Bundan önceki yazımın konusu tabiattaki biyolojik çeşitlilik ve doğal hayat üzerineydi.

O yazının araştırma safhasında bir şeyi net olarak farkettim ki, Allah (cc)ın yarattığı canlı ve cansız varlıkların, bitki ve hayvanların, maden ve minerallerin velhasıl tüm nimetlerin net ve kesin envanterini bile çıkarmaktan aciziz. Hiçbir kimse, hiçbir âlim suda, havada, toprakta, toprak altında şu kadar canlı ve şu kadar cansız varlık mevcuttur diye kesin bir rakam ortaya koymuş değil ve “kıyamete kadar da böyle bir rakam ortaya koyamazlar.” Ancak, âlimlerin elinde yaklaşık sayılar ve tahminler mevcuttur. Bundan dolayı da biyoloji kitaplarında ya da tabiat araştırmalarında “işte şu kadardan fazla şu hayvan türünden mevcuttur, şu kadardan fazla şu bitki türünden mevcuttur, şu kadardan fazla maden ve mineral vardır” gibi genel açıklamalar görürsünüz. Bu varlık ve nimetlerin sayısı tam olarak bilinmediği gibi hepsinin bir bütün olarak özellikleri de tam olarak bilinememektedir.

İşte geçen günkü yazımı yazarken bunu net olarak farkettim ve bundan sonraki yazımın başlığı işte bu dedim: “Rabbimizin (cc) yarattığı nimetleri saymaktan bile aciziz.”

Bu düşünceye yalnızca bu yazıyı yazarken mi sahip oldum. Elbette hayır! Hayatımın çok safhasında bunu bizzat görüp yaşayıp hissettim. Hatta, sanırım üç hafta önceki bir Cuma Namazının farzında, İmam Rahman Suresinin 13. ayetinden itibaren başlayan Arapçası "Fe bi Eyyi Ala i Rabbiküma Tükezziban" “تُكَذِّبَانِ رَبِّكُمَا آلَاء فَبِأَيِّ” ve Türkçe meali “Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?” şeklindeki ayeti okurken de aynı düşünceler aklımdan geçti ve tefekkür ettim. İçimden , “Rabbimizin (cc) sayısız nimeti var. Bu nimetleri görmemek ve yalanlamak en büyük nankörlüktür” dedim. Bunu tefekkür ederken, başka bir ayeti hatırladım. O ayet de şu: “Halbuki Allah’ın nimetini saymaya kalksanız onu sayamazsınız. Şüphesiz Allah; çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Nahl Suresi, 18. Ayet)

Evet, gerçek şu ki, Rabbimiz (cc) sonsuz yaratma gücüne sahiptir ve nimetleri sayısız bir şekilde bu Dünya’da insanlara sunmuştur. Bu dünyada bu sonsuz nimeti görmemek ve tanımamak ancak inkarcıların işidir. Aklı başında olan ve selim bir kâlbe sahip olan, inat etmeyen herkes anlar ki, bu Dünyada bile nimetler sayısız iken, ahirette sayısız ve sonsuz olmaması mümkün müdür? Bu Dünyada bunları yaratmaya gücü olan elbette ahirette de benzerlerini yaratmaya muktedirdir. Yasin Suresi 81. Ayetin meali şöyledir: “Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın, onların benzerini yaratmaya gücü yetmez mi? Evet yeter. O, hakkıyla yaratandır, hakkıyla bilendir.”

Bu çok basit bir gerçeği anlamak için âlim olmaya da gerek yok. Zaten, “inanmak kolay, inanmamak zordur.” Aklı başında olan herkes şöyle basitçe bir etrafına baksa, Allah (cc)ın yarattığı nimetlerin sayısız miktarda çok olduğunu ve bunu yalanlamanın mümkün olmadığını anlar. Anlamayanlara, Allah-û Teala Hazretleri tekrar üstüne tekrar anlatmıştır. İşte bu anlatışlardan en dikkat çekici olanı, yukarıda da bahsi geçen Rahman Suresinin 13. Ayetinden itibaren başlayan ve bundan sonra bir ayet ya da iki ayet aralıklarla sure sonuna kadar 30 kere tekrarlanan “Fe bi Eyyi Ala i Rabbiküma Tükezziban" “Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?” uyarısıdır. Bu tekrarın çeşitli hikmetleri vardır. O hikmetleri konunun uzmanı Din Âlimleri zaten etraflıca açıklamıştır. Bu tekrarın bence en büyük sebebi, “açık ve basit bir gerçeğe dikkat çekmektir ki, inkar ve imansızlık sözkonusu dahi olmasın. Eğer buna rağmen bir inkar ve imansızlık varsa, hak eden de hakettiğini alsın. Hiçbir itiraza yer kalmasın.”

İnanma ya da inanmama noktasında zaten şöyle bir kural da var: İnanan açık ve basit gerçekleri görüyor, esasında hiçbir uyarıya gerek dahi kalmadan, iman ediyor. İnanmayan da, açık ve basit gerçekleri görüyor, böyle defalarca dikkat çekilmesine ve defalarca kere uyarılmasına rağmen inanmıyor da inanmıyor. İnat ediyor. Kur’an-ı Kerim baştan sona kadar ikaz ve uyarılardan ibaret olsa da, münkir ve münafık inat ediyor da ediyor. Fakat, mü’min hiçbir uyarı ve ikaza gerek kalmadan hemen inanıyor. Kur’an-ı Kerim’deki misaller yalnızca mü’minin imanını muhkem hale getiriyor, kuvvetlendiriyor.

Evet, Rabbimizin (cc) nimetleri sayısızdır. Bunları saymaktan aciziz. Bu gerçeği görmemek ve bilmemek en büyük gaflet, en büyük nankörlüktür. Dünyadaki varlıkların ve nimetlerin sayısız adette olduğunu aklı başında olan herkes anlayabilir. Bunları gördüğü ve bildiği hâlde hakkı Hak (cc) sahibine vermeyen ve Hakk(cc)ı kabul etmeyen ve Kur’an’daki sayısız uyarıları da dikkate almayan, “artık Cehennemi haketmiş” demektir.

 

Ahmet Sandal

 

30- YAZININ GÜCÜ VE ÖNEMİ

Bu yazıda yazının gücü ve önemi üzerinde durarak dikkatleri yazmaya çekeceğim. Çünkü yazma okuma kadar olmasa da, ona yakın bir değerdedir.

Toplum olarak kitap ve gazete okuma alışkanlığımızın az olduğunu yakından gözlemliyoruz ve genel olarak bundan muzdaripiz. Yani meselenin farkındayız. Ancak, yazma konusundaki zayıflığımızın çok da farkında değiliz. Bu durum çok da gündeme gelmez. Bu husustan şikayet eden az. İşte bundan dolayı bu hususa dikkat çekmek istedim.
Kur’an-ı Kerim’in ilk ayetinin “oku” ayeti olduğunu çoğumuz biliyoruz. Bu ayetten yola çıkarak “okumak önemlidir, okumak Allah’ın bir emridir” diyoruz. Peki, Kur’an-ı Kerim’de Allah-û Teala Hazretleri yazmaya da dikkat çekmektedir. Bunu biliyor muyuz? Hem Alak Suresinin 4. ayetinde, hem Kalem Suresinin 1. ayetinde şu husus beyan edilir: “O Rab ki kalemle (yazmayı) öğretti.” Yazma konusunda en dikkat çekici husus Bakara Suresi 282. ayette geçmektedir. Bu ayet İslam Fıkhının bir esasını tanzim etmektedir. Ayet şöyledir: “Ey iman edenler, belirli bir süre için borçlandığınız zaman onu yazınız. Aranızdan bir katip doğru olarak yazsın, katip Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın ve Rabbi olan Allah'tan sakınsın, ondan hiçbir şeyi eksiltmesin. Eğer üzerinde hak olan (borçlu), düşük akıllı ya da za'f sahibi veya kendisi yazmaya güç yetiremeyecekse, velisi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerinizden de iki şahid tutun; eğer iki erkek yoksa, şahidlerden rıza göstereceğiniz bir erkek ve biri şaşırdığında öbürü ona hatırlatacak iki kadın (da olur). Şahidler çağırıldıkları zaman kaçınmasınlar. Onu (borcu) az olsun, çok olsun, süresiyle birlikte yazmaya üşenmeyin. Bu, Allah Katında en adil, şahitlik için en sağlam, şüphelenmemeniz için de en yakın olandır. Ancak aranızda devredip durduğunuz ve peşin olarak yaptığınız ticaret başka, bunu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Alış-|veriş ettiğinizde de şahid tutun. Yazana da, şahide de zarar verilmesin. (Aksini) Yaparsanız, o, kendiniz için fısk (zulüm ve günah)tır. Allah'tan sakının. Allah size öğretiyor. Allah herşeyi bilendir.”
Bu ayet yazının hukuki muamelede çok çok önemli olduğunu ayan-beyan gözler önüne seriyor. Gerçekten de günümüzdeki hukuki uygulamalarda da her zaman yazılı belgeler, sözlü belgelerden önce gelmektedir. Günümüzdeki bu hukuki kurala ulaşana kadar, nice aşamalardan geçilmiştir. Ancak bu hakikati Kur’an asırlar öncesinden İnsanların dikkatine sunuyor. Yukarıdaki ayet aynı zamanda noterlik müessesesine de dayanak teşkil etmektedir. Zaten” noter de yazan demek” değil mi! Elbette noter, yazan ve yazdıklarını kaydeden kişi demektir.
İslam’da yazının ve yazma ameliyesinin önemli olduğu çok önemli bir gerçektir. Kuran-ı Kerim’de bir Surenin adının “Kalem” olması Size bilmem ne anlatıyor?
Sözü çok uzatmaya gerek yok, şurası çok açık ki, İslam’da okuma ne kadar önemli ise yazma da önemlidir. Allah-û Tela Hazretleri insana okumayı emrettiği gibi, insana kalemle yazmayı da emretmekte ve öğretmektedir. Alak suresinde hem okumadan, hem de yazmaktan sözedilmektedir. Çoğu insanımızın aklına Alak suresi denildiğinde okumak gelir de yazmak gelmez. Esasında her ikisi de birlikte düşünülmelidir.
Yazımın bu noktasında etrafımdan gözlemlediğim bir hususu da özel olarak belirtmek istiyorum. Çok kişi bilirim. Kimisi ilmiyle, tecrübesiyle, yaşadıklarıyla oldukça önemli bilgilere sahiptir. Mesela 40-50 yıl ticaretle uğraşmıştır. Nice tecrübeye sahiptir. Yazıya dökmeden bu tecrübelerini ve anılarını kendisiyle birlikte alır götürür. Aynı şekilde nice kişi bürokraside 30-40 yıl hizmet etmiştir. Bu kişilerin büyük çoğunluğu da tecrübe, bilgi ve anılarını yazıya dökmeden göçüp gitmişlerdir. Esasında önemli bilgi ve tecrübeye sahip kişiler bunları yazıya, kitaba dökseler gelecek nesillere büyük hizmet ederler.
Netice itibariyle; “söz uçar yazı kalır.” Hem okumak ve hem de yazmak önemlidir. Okumaya dikkat çekiliyor. Yazmaya da dikkat çekmek gerek. Yazının gücü ve önemine dikkat çektiğim bu yazıyı bir selamla sonlandırmak istiyorum: “Ülkemizde hem okumayı hem de yazmayı kendisine meslek edinmede en mühim kitle Risale-i Nur Şakirdleridir ki, hepsine selam olsun.”

 

Ahmet Sandal

 

31-KİBİR PSİKOLOJİK BİR VAK'ADIR

Kibir, psikolojik bir vak'adır. Bir araz, bir hastalıktır. Kibrin tehlike ve felaket olduğunu akl-ı selim sahibi herkes anlar ve bilir de, bunun bir hastalık olduğunu çok kimse tefekkür etmez. Kibir, hastalık, rahatsızlık, tehlike, bela ve felakettir. Evet, kibir deyip de geçmeyin. Gelin, bu yazı vesilesiyle uzun uzun tefekkür edin. Gelin, ruhunuzda, içinizde en büçük bir kibir kırıntısı varsa, silkenenin ve kendinize gelin.

Yazıya uyarı cümleleriyle hızlı bir giriş yaptım. Kibrin tanımını bile yapmadım. Tanımlamayı buraya bıraktım. Kibir nedir? Kibir, "büyüklenme, kendisinde bir üstünlük görerek başkalarını küçümseme, herkesten farklı olduğunu düşünme ve geçici dünyada geçici olarak sahip olduğu nimetleri sanki kendi hakkıymış gibi görme ve nimetleri veren Allah'ı unutmadır". Bu tutum ve davranış içine girmek kibirdir ve bu tutum ve davranışlar sağlıklı bir durumu göstermez. Bu tutum ve davranışı gösterenler hastadır. Bedenen sağlıklı görülseler de ruhen hastadırlar.
Kibrin psikolojik bir hastalık olduğunu şu örnekler yardımıyla da izah etmek isterim: "Psikolojik rahatsızlık duyanların en bariz özelliği nedir?" Olmayan bir şeyi varmış gibi hissetmeleridir. Bir şeyler gördüklerini ve duyduklarını iddia etmeleridir. Kendilerinde bir güç vehmetleridir. Kendilerini farklı ve haklı görmeleridir. Halbuki ne farklıdırlar, ne de haklıdırlar.


Şimdi burada bir parantez açmak istiyorum. Tüm psikolojik vak'aları delilikle ve akılsızlıkla karıştırmamak gerek. Yanlış akıl yürütmeleri ve saplantılı akıl muhakemeleri içinde olan herkes, esasında psikolojik olarak sorunludur. Bunların çoğu aramızda yaşar ve deli muamelesi de görmezler. Bu parantezi şundan dolayı açtım. Kibirde akıl devredir. Ancak, yanlış bir muhakeme içindedir. Kibirli insanlar deli değildir, bilakis çok da akılldırlar. Ama o akıl onları uçuruma götürür farkında değillerdir.


Konuyu daha anlaşılır kılmak için şu husus üzerinde sizi düşünmeye çağıracağım: "Kur'an-ı Kerim'den biliyoruz ki, şeytan Allah'a isyan etti. Şeytan, isyan ederken hangi iddiayı ileri sürdü? Ya da "nasıl bir akıl yürütmesi içindeydi?" Bunun cevabını Kur'an-ı kerim'de buluyoruz. Bu noktada, A'raf Suresi, 12. ayeti hatırlamakta fayda var:"Allah, “Sana emrettiğim zaman seni saygı ile eğilmekten ne alıkoydu?” dedi. (O da) “Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan yarattın” dedi." İşte, şeytanın iddiası bu. İşte, şeytanın aklı bu.


Şeytanın aklı büyüklenmeye çalışıyor. Şeytanın aklı kendisini farklı olduğu vehmine götürüyor. Şeytanın aklı kibir getiriyor. Evet sözü uzatmaya gerek yok. Özetle, şeytanın bu davranışının mantıklı bir izahı yok.


Bu noktadan başka bir noktaya geçelim şimdi. Şu soru etrafında düşünelim: "Şeytanın bu isyankar ve çok bilmiş tavrı, kibir ve büyüklenmesi bazı insanlarda benzer bir şekilde mevcut değil mi?" Bu sözlerin ve tavırların benzerlerini takınanları sizler de çevrenizde görmüşsünüzdür. Çevrenizde görmeseniz de basından, TV'lerden mutlaka görmüş ve duymuşsunuzdur. Evet, şu sözleri, maalesef, çok sık duyarız: "O da kimmiş, o işi ben daha iyi yaparım. O da oyuncu mu ben daha iyi oynarım. O da yönetici mi, ben daha iyi yönetirim. Ben farklıyım. Ben üstünüm. Ben güzelim. Ben yakışıklıyım. Ben zenginim. Ben makam sahibiyim." Bu ve benzeri sözler büyüklük ve kibir sözleridir ve esasta psikolojik rahatsızlıktan kaynaklanır. Ancak akılsızlıktan değil aklın yanlış kullanılmasından kaynaklanır. Öyleyse, psikolojik rahatsızlık denilince yalnızca akılsızlığı değil, aklın yanlış kullanılmasını da anlamak gerek. Aklı olmayan insanlar elbette ma'zurdur. Ve sorumluluktan muaftır. Ancak aklı yanlış kullananlar ve yanlış muhakeme içerisinde olanlar öyle değil. Onlar sorumludur. Kibirli insan uhrevi bakımdan büyük sorumluluk içerisindedir.
Evet, kibir her yönüyle kötüdür ve uhrevi sorumluluk gerektiren bir davranıştır. Kibir, esasta, Allah'ın takdir ve iradesine, Şeytan'ın karşı geldiğine benzer bir şekilde karşı gelmedir. Kibir öyle büyük bir haksızlık ve mantıksızlıktır ki, (psikolojik vak'adır ki) tüm nimetlerin kaynağı Allah olduğu halde, bunu unutarak ya da buna itiraz ederek kendinde güç vehmetmedir.


Gelin, Kasas Suresinin 78. ayetinin mealini yazarak yazımızı bitirelim: "Kârûn, “Bunlar bana bendeki bilgi ve beceriden dolayı verilmiştir” dedi. O, Allah’ın kendinden önceki nesillerden, ondan daha kuvvetli ve daha çok mal biriktirmiş kimseleri helak etmiş olduğunu bilmiyor muydu? Suçlulukları kesinleşmiş olanlara günahları konusunda soru sorulmaz (Çünkü Allah hepsini bilir)."

 

Ahmet Sandal

 

32-HAKKIN HAKKINI VERMEK



Hak kavramının gerçek değerini idrak edebiliyor muyuz? Hak kavramının manasını tam olarak biliyor muyuz? Bu hususta toplum olarak büyük noksanlık içerisinde olduğumuzu düşünüyorum. Gerçi söze gelince, hak kavramı gündeme geldiğinde mangalda kül bırakmıyor, esip gürlüyoruz da, uygulamada gerçek değerini veriyor muyuz? Bunda şüphelerim var.

“Hak çok önemlidir, Hakk’a riayet etmek gerektir” diye söyler dururuz. Peki, bu sözleri söylerken “Hakkı hayatımıza, ruhumuza, benliğimize ne kadar müessir kılıyoruz? Hak, hak, hak” diye feryat figan ederken, hep kendi nefsimize mi istiyoruz, yoksa herkes için mi istiyoruz? Ya da Hakkın teorisini gündeme getirirken pratiğini de kendi hayatımızda bizzat gösteriyor muyuz? “Hak deyince akan sular durur” deriz.” Peki, gerçekten de “akan suları durduracak derecede” Hakk’a saygılı mıyız? Hakkı sözde mi savunuyoruz, özde mi savunuyoruz? Hakkı hayatımızın mihengi hâline getirebiliyor muyuz? Hakkı ruhumuza ve tüm benliğimize hâkim kılıyor muyuz? “Kul hakkına Allah (cc) bile karışmıyor” diyoruz, “Hak sahibiyle helalleşilmeden Cennete girilmez” diyoruz, “Dünya hak ve adaletle ayakta duruyor” diyoruz, “Adalet, hak mülkün temelidir” diyoruz, diyoruz, diyoruz da, “Hakkın hakkını veriyor muyuz?”

Evet, onlarca sorudan sonra, en düşündürücü soru bu olsa gerek; “Hakkın hakkını veriyor muyuz?” Hakkın hakkını vermek de ne demek? Bu nasıl soru? Bu nasıl ağır bir soru? Gel de işin içinden çık!

Hakkın hakkını nasıl vereceğiz? Hakkın hakkını vermek için şu dört hususun birlikte gerçekleşmesi gerekir. 1- “Hakkın manasını iyi bilmeli ve idrakine tam varmalıyız”. 2- “Hak düşünmeli, Hak söylemeliyiz.” 3- “Hakkı ruhumuza ve tüm benliğimize hâkim kılmalıyız.” 4- “Uygulamalarımız Hak üzere olmalıdır.” Bu dört hususun özeti şudur: “Hakkı bilmek, Hakkı anlamak, Hakkı benimsemek ve Hakkı uygulamak.” İşte bu dördü hususu yerine getirirsen “Hakkın hakkını verirsin.”

Önce bilmekle başlayalım. Hak nedir? Hakk’ın çok çeşitli ve çok farklı tanımları vardır. Osmanlıca Türkçe Lügatte “hak” kelimesinin karşılığı olarak, şu açıklamalar yer almaktadır. “Hak, batılın zıddıdır. Hak, doğru, gerçektir. Hak, vacib ve lazım olandır. Hak, herkesin meşru olan salahiyeti, iktidarı, bir şey üzerindeki malikiyetidir.” Bu lügat manalarını bilmek yetmiyor. Hakkın başka manaları da var. Istilahi manada Hak dediğimizde yukarıdaki anlamlardan farklı anlamlar anlaşılmaktadır. “Hak” dediğimizde, “Allah, İslamiyet, Kur’an” akla gelmektedir. “Cenab-ı Hak” diyoruz. Hiç düşündünüz mü, “niçin Cenab-ı Hak” diyoruz? Yüce Allah var olduğu ve varlığı hakikat olduğu için “Cenâb-ı Hak” diyoruz. İstiklal Marşında; “Hakkıdır Hakk’a tapan Milletimin istiklal” derken, Hakk kelimesini “Allah” mânâsında kullanıyoruz. Aynı şekilde Hak din derken de, İslamiyet’i kastediyoruz. İsra Suresi 81. ayette geçen “Hak geldi batıl zail oldu” beyanından, İslam geldi, Kur’an geldi, batıl, yalan, sahtekârlıklar, düzenbazlıklar kaybolup gitti manasını anlıyoruz.

Hakkın manası okyanuslardan daha derin, kâinattan daha geniştir. Bu ölçüdeki bir kavramı anlatmakta aciz kalsak da, herkes zihninin idrakini, gönlünün ferasetini bu hususta çalıştırmalıdır.

Gelelim ikinci hususa. Hakkın hakkını vermek için, “Hak düşünmeli, Hak söylemeliyiz” dedik, bunun açıklaması basittir. Hayatımızın her anında Allah’ın fikri ve zikri bizimle olmalıdır. Dilimizde Allah, gönlümüzde Allah olmalıdır.

Gelelim üçüncü hususa. Hakkın hakkını vermek için, “Hakkı ruhumuza ve tüm benliğimize hâkim kılmalıyız.” Bunun için ne yapacağız? Tek yapmamız gereken dosdoğru bir yolda, Kur’an terimiyle ifade edecek olursak, “Sırat-ı Müstakimde” yürümektir. Kur’an-ı Kerim’de bir Ayet-i Kerime var. Bu ayet için, Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz; “beni kocattı”, demiştir. Sevgili Peygamberimiz bu ayetin o denli tesiri altında kalmıştır ki, bu şekilde bir söz söylemiştir. Peygamberimizin bu denli etkisinde kaldığı Hud Suresinin 112. ayeti şöyledir: “O halde seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı da gitmeyin. Çünkü O, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir.” Buradaki “emrolunduğun gibi dosdoğru ol” uyarısı hepimizedir. Emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmak için, “Hakkı ruhumuza ve tüm benliğimize hâkim kılmalıyız.” İşin en zor kısmı bu olsa gerek. Yani “dilden değil gönülden Hak” demeliyiz, “sözde değil özde Hak” yolunda yürümeliyiz.

Yukarıdaki üç hususu yerine getiren, zaten dördüncüsünü de yerine getirir. Yani uygulamalarında da Hak’tan ayrılmaz. Allah’ı bilen ve Hakkı ruhuna ve tüm benliğine hâkim kılan, ölçerken, tartarken, hüküm verirken Hak’tan asla ayrılamaz.

Hakkın hakkını vermek deyince ben bu dört hususu zihninize ve gönlünüze havale ettim. İnşallah, “Hakkın hakkını verenlerden oluruz.” Vesselam.

 

Ahmet Sandal

 

 

33-HAYATTA EN HAYIRLI OLAN

Belki de hayatta en çok kullandığımız iki cümledir “hayırlı olsun” ve “hayırlısı olsun” cümleleri.

Bu iki cümle dilek ve istek belirtir. Her ikisi de birbirine çok yakın iki cümledir. Ben bu iki cümleyi “ikiz cümleler” olarak tanımlıyorum. Her ne kadar ikizler birbirine çok benzeseler de sonuçta iki ayrı varlıktırlar. Aralarında az da olsa fark vardır. Bunun gibi, “hayırlı olsun” ve “hayırlısı olsun” cümleleri ikiz de olsalar farklıdırlar.

Bu iki ikiz cümleyi çok sık kullanırız da, manalarını bilerek mi kullanırız, yoksa alışkanlıktan mı kullanırız işte orası bilinmez. Evet, çokça durum karşısında dilimizden bir çırpıda “hayırlı olsun, hayırlısı olsun” cümleleri dökülür. Esasında, bu iki ikiz cümle, görünüşte basit ve fakat özde çok çok mühim cümlelerdir. Özde duadır bunlar.

Hayırlı olsun ve hayırlı olsun cümlelerini nerede, ne zaman ve nasıl kullanırız? İkisi birbirinden farklıdır dedik, de fark nerede? Merak ettiniz mi?

Bir yakınımızın çocukları evlenir “hayırlı olsun” deriz. Komşumuzun çocuğu olur, “hayırlı olsun” deriz. Arkadaşımız yeni bir ev alır “hayırlı olsun” deriz. Akrabamızın çocuğu üniversiteyi kazanır “hayırlı olsun” deriz. Bu ve buna benzer durumlarda “hayırlı olsun” deriz. Hayırlısı olsun cümlesini, daha doğrusu duasını nerede, ne zaman, nasıl kullanırız? Gelin buna ilişkin misaller de verelim. Daha çok, beklediğimiz ve istediğimiz bir husus gerçekleşmez ise “hayırlısı olsun” deriz. Bir seçime girer ve kazanamayız “hayırlısı olsun” deriz. Çok istediğimiz halde bir göreve atanamayız “hayırlısı olsun” deriz. Çocuğumuz üniversiteyi kazanamaz, “hayırlısı olsun” deriz. Tarlamızdan beklediğimiz ölçüde mahsul alamayız “hayırlısı olsun” deriz. Bu ve buna benzer durumlarda “hayırlısı olsun” cümlesini kullandığımız gibi, mütevazilik belirtmek ya da içinde bulunduğumuz durumlara ait bazı hatırlatmalara karşılık vermek için de “hayırlısı olsun” deriz. Mesela, “Oğlunuz sınavda büyük bir başarı gösterdi, bu sene az yağış yağdı, filanca kişi falanca göreve atandı” gibi sözlere karşılık da “hayırlısı olsun” deriz. Bunlardan ayrı olarak da, âlim ve takva sahibi zatlar da, birçok gelişme karşısında bizim sevinç ve heyecan ile karşılayıp da “çok güzel, harika, iyi olmuş, işte bu, tam istediğimiz gibi oldu, falan filan türü tepki sözleri” yerine, nerdeyse her olay karşısında, kısaca “hayırlısı olsun” diye karşılık verirler.

Evet, hayırlı olsun ve hayırlısı olsun cümlelerinin kullanım yerleri üzerine yeterince misaller verdik. Zaten asıl söylemek istediğimiz de bu değil. Asıl söylemek istediğimiz şu sorunun cevabıdır. “Hayırlı olsun ve hayırlısı olsun cümlelerini hayatımız boyunca çok sık kullanırız da, “hayır nedir, hayırlısı nedir”, bunu çok düşünür müyüz? İşte asıl düşünülmesi gereken budur. Bunun üzerinde biraz düşünmeye ne dersiniz? Hayır kelimesi lügatlerde nasıl tanımlanmış? Ondan başlayalım isterseniz.

Hayır, “iyilik, karşılık beklenmeden yapılan yardım” manalarına gelen bir kelimedir. Bizim konumuz itibariyle hayırlı olsun ve hayırlısı olsun derken, “iyi olsun, iyisi olsun” demek istiyoruz. Öyleyse, iyi olan şey hayırlı olan demektir. Hayır, kelimesinin karşılığı olarak “iyi” şeklinde kısa bir tanımlama yaptık, fakat işimiz yine bitmedi. Bizim için “iyi olan nedir?” Şimdi de buna kafa yormak gerekir.

Bizim için iyi olan şey, dünya ve ahiret dengesidir. Bizim için iyi olan şey, dünyaya dünya, ahirete ahiret kadar değer vermektir. Evvela bu tespitleri bir yere yazmak ve bunları aklımızda, gönlümüzde devamlı olarak bulundurmak zorundayız. Bunu sağladıktan sonra, bütün olay ve gelişmelere bu çerçeveden bakıldığında, ne olursa, olsun, ne yaşanırsa yaşansın aynı duyarlılıkla ve aynı takvayla karşılık vermek mümkündür. Bu takva ve duyarlılığın en zirve noktası Peygamberlerde mevcuttur. Sonra Sahabe ve Velilerde mevcuttur.

Evet, hayır ve iyi olanı bu dünyada isteyeceğiz. Hayır ve iyi olanda ölçümüzü yukarıda net olarak açıkladık. Bunlarda tereddüt yoktur. Şimdi yazımın bu noktasında, şu sorunun önem kazandığını düşünmekteyim. Peki, bu dünyada en hayırlı olan, en iyi olan nedir? Şimdi bu soru karşısında binlerce düşüncenin kafalarda ve zihinlerde oluştuğunu tahmin ediyorum. Fazla düşünmeye gerek yok, “bir Müslüman için, bu dünyada en hayırlısı ve en iyisi zamanı geldiğinde, görevler bittiğinde ölümdür.” Çünkü “ölümden sonra dosta kavuşmak var. Çünkü ölümden sonra vuslat var.” Artık beklemeye gerek yoktur. Dünyada da böyledir. Kim sevdiği için, eğer işi-gücü bittiğinde bir saniye dahi bekleyebilir ki!

İşte bunun için, Sevgili Peygamberimiz Efendimiz (asm) vefatından hemen önce, etrafında kendisine dua ve şifa dileklerinde bulunanlara karşı “Refik-i A’la” ifadesini kullanmış ve bu ifadeyle “Yüce Dost’a, Yüce Sevgili’ye (cc) gitmek istediğini” belirtmiştir. Aynı bunun gibi, Hz. Yusuf (as), Mısır Tahtında bulunurken, dünyevi bakımdan en yüksek makama erişmişken, o da Yüce Dost’a (cc) gitmek istediğini belirtmiş ve ölümü temenni etmiştir. Bu durumda Kur’an-ı Kerim’de Hz Yusuf (as)ın diliyle şöyle beyan edilmektedir: “Rabbim! Gerçekten bana mülk verdin ve bana sözlerin yorumunu öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada ve ahirette sen benim velimsin. Benim canımı Müslüman olarak al ve beni iyilere kat.” (Yusuf Suresi, 101. ayet) Bu duayı, bu dileği ancak bir Peygamber isteyebilir. Mısır tahtının zirvesinde, mutluluk içerisinde belki on yıl, belki yirmi yıl daha ömür sürmek, hayırlı ve iyi olsa da, ondan daha hayırlısı var. En hayırlısı var. Hz. Yusuf (as) en hayırlısını ve en iyisini istemiştir.

Allah (cc) bizleri de, ahirete müteallik görevler için hayırlı ömür isteyenlerden ve zamanı geldiğinde en hayırlısını isteyenlerden eylesin. Amin.

 

Amin

 

Ahmet Sandal

 

34-TEMİZ SİNELERDE BİR YAD-I CEMİL OLARAK KALMAK

Her doğan bir gün ölecektir. Her gelen bir gün gidecektir. Her nefis mutlaka ölümü tadacaktır.

Bu açık gerçek Kur’an-ı Kerim’de birkaç yerde (Al-i İmran Suresi 185. ayette, Enbiya Suresi 35. ayette ve Ankebut Suresi 57. ayette) zikredilmektedir. Evet, “ölüm Allah’ın emridir. Bu değişmez bir kuraldır. Değiştiremeyeceğimiz bir gerçeği değil de, ondan sonrasını düşünmemiz gerekmiyor mu? Ölüme değil, ondan sonrasına kafa yormamız gerekmiyor mu? Evet, ölümden sonra bizi ne bekliyor? Asıl bunu düşünmek gerekmiyor mu? Bunu düşündüğümüz gibi, “öldükten sonra bu dünyada nasıl hatırlanacağız? Ardımızda nasıl bir iz bırakacağız?” Bunları da uzun uzun tefekkür etmemiz gerekmiyor mu?

Geçen gün, Yeni Asya Gazetesinde “Bu dünyadan bir Mustafa Toros geçti” yazısının başlığını gördüm. Bu bile başlı başına bir düşünceyi sevkediyor insanı. Ben bu başlıkta hemen “bir yad-ı cemil” sezdim. Nedir “yad-ı cemil”? Yad-ı cemil, “bir insanın vefatından sonra güzel bir şekilde anılmasıdır.” Allah bizlere de nasip etsin bu yad-ı cemil’i. Amin.

Öldükten sonra güzel anılarla hatırlanmak, sinelerde yad-ı cemil olmak ne kadar güzel, ne kadar hoş bir durum. İşte bu düşüncelerle bu yazıyı kaleme aldım.

Mustafa Toros Ağabeyin ismini ilk defa o yazıda duydum ve yazıyı okuyunca tanımadığım hâlde gıpta ettim. Bir kimsenin vefat edip gittikten sonra, çok güzel ve çok sitayişle (övmeyle) anılmasından daha mutluluk verici ne olabilir ki? İşte buna gıpta ettim. İnsan o yazıyı okuyunca, çalışkanlığa, sabırlı ve azimli olmaya, sözünde durmaya, tasadduk ve hayır işlerinde bulunmaya ve hamarat bir şekilde insanlara yardımcı olmaya özeniyor. Mustafa Ağabeyin işte bu özellikleri varmış. Allah (cc) ondan razı olsun.

Burada belirtmek gerekir ki, bu yazının maksadı bir şahsı övmek değildir. Bu yazının maksadı, “yad-ı cemil’e dikkat çekmek ve insanları yad-ı cemil’e uygun yaşamaya çağırmaktır.”

Yad-ı cemil, Kuran-ı Kerim’de de belirtilmektedir. Bu yönünü düşündüğümüzde daha da heyecan verici bir durum bu. Hz. İbrahim (as)in bir duasında “yad-ı cemil” geçmektedir. Hz. İbrahim (as) vefatından sonra güzellikle, iyilikle ve doğrulukla anılmayı diliyor. Dört Azîm Peygamberden birisi olan Hz. İbrahim (as) Rabbimize (cc) şöyle dua etmektedir: “Ya Rab! Bana hikmet (hüküm) ver ve beni iyiler (zümresin)e kat. Sonra gelecekler içinde beni iyilikle-güzellikle anılanlardan eyle! Ve beni naîm (nimeti bol) cennetin varislerinden eyle. Babamı da bağışla, çünkü o yanlış gidenlerdendir. "(İnsanların) diriltilecekleri gün, beni mahcup etme. O gün ki ne mal fayda verir ne oğullar. Ancak Allah'a temiz bir kalple gelenler o günde (kurtuluşa erer)." (Şuara Suresi, 83-89)

Yad-ı cemil ile anılmak! Öldükten sonra iyilikle, güzellikle ve doğrulukla yadedilmek! Bundan daha büyük bahtiyarlık olamaz. Peygamberler, sahabeler, şehidler, sıddıklar, evliyalar, salihler işte bu bahtiyarlığa eren kullardır. Bu kullar temiz sinelerde birer yad-ı cemil’dirler. Bize de nasip olur mu acep temiz sinelerde bir yad-ı cemil olarak kalmak!

Çoğu zaman düşünmüşümdür ve bu düşüncemi burada izhar etmekte bir mahzur yok. Kimseye bir rahatsızlık vermeden ve bu Dünyadan sessiz-sedasız gitmeyi o kadar arzuluyorum ki, yaşarken bunu sağlıyorum muyum? Bilemem. Hedefimi şu misalle daha açık bir şekilde anlatabilirim: “Bir eve misafir gelen birisinin, sabaha karşı o evden ayrılmak ve başka sefere çıkmak zorunluluğundan dolayı, evde o vakitte uyuyanlara hiçbir hoşnutsuzluk vermemek ve onları rahatsız etmemek için parmaklarının ucuna basarak yavaşça o yerden ayrılması gibi, bu Dünyadan sessiz-sedasız ayrılmak istiyorum.” İşte benim maksadım bu.”

Ah, bu Dünyadan böyle gitsem ve ah böyle bir gitsem ve “temiz sinelerde bir güzel bir anı (yad-ı cemil) bırakıp gitsem!”

Bu satırların yazarı, bu Dünyadan böyle geçip gitmek istemektedir. Acizane olarak temiz sinelerde bir yad-ı cemil olarak kalmak istemektedir. Esasında her Müslüman bunu dilemelidir. Ancak, bunu “sözde değil, özde dilemeliyiz.” Bunu özde dileyen her Müslüman’ın birinci görevi Peygamberler, sahabeler, şehidler, sıddıklar, evliyalar, salihlerin yolunda gitmektir. Bunu özde dileyen her Müslüman İla-yı Kelimetullah doğrultusunda hareket etmelidir. Bunu özde dileyen her Müslüman hırstan uzak yaşamalıdır. Bunu özde dileyen her Müslüman takva üzere yaşamalıdır. Bunu özde dileyen insan Haktan ve Sabırdan ayrılmamalıdır. Vesselam.”

 

Ahmet Sandal

 

35- YALNIZCA ALLAH’TAN DİLEYEBİLİYOR MUYUZ?

Geçen gün düşündüm. Kendimle hasbıhal ettim. Düşüncemin ve hasbıhalimin ana teması; “istemek, dilemek, talep etmek, birinden iyilik beklemek” üzerineydi.

Kendi kendime söylendim: “Bir şeyi, bir isteği, yalnızca Allah’tan dileyebiliyor muyuz” dedim. Bu hasbıhalimin kendi adıma değil, umuma şamildir. Çünkü müşahedelerime ve çevremde gördüklerime göre, maalesef “insan odaklı” istiyoruz. Ve Allah’ı (cc) unutuyoruz. Allah (cc) affetsin. Büyük bir hata işliyoruz. Sanki, Allah dilemezse bile o adam bize yardım edecek, hemen ona koşuyoruz. Oğlumuz, kızımız Devlette işe mi girecek, “filanca milletvekili, filanca bürokrat” işimizi yapar diye, hemen aklımızı, gönlümüzü ona yöneltiyoruz. Oğlumuz, kızımız bir fabrikada işe mi girecek, “filanca fabrika sahibi, filanca fabrika müdürü işimiz yapar” diye hemen gözümüzü, kâlbimizi ona yöneltiyoruz. Diğer taleplerde de böyle. Hemen kişilere doğru yöneliyoruz. Gaflet içerisindeyiz. Allah’ı (cc) unutuyoruz. Şimdi diyeceksiniz ki, “insanlar vesiledir ve elbette vesileye müracaat gereklidir.” Tamam, bu doğru. Ancak, biz insanları vesile mi görüyoruz, yoksa kapısı çalınacak asıl mercii mi görüyoruz? İşte bu sorunun cevabı önemlidir.

Elbette insanlar yalnızca bir vesiledir. Yardım için başvurulacak, talep ve isteklerin yöneltileceği tek mercii, yalnız ve yalnız Yüce Allah’ (cc)tır. Bu gerçeği tüm ruhumuzla ve tüm idrakimizle yaşamalıyız. İnsanların esasında bir aracı konumunda olduğunu bilmeliyiz. Allah (cc) dilerse, her şey olur. O (cc) dilemezse hiçbir şey olmaz. Bu hakikat En’am Suresi 17. ayette ve Yunus Suresi 107. ayette şöyle ifade edilmektedir: “Şayet Allah sana bir zarar dokundursa bunu O’ndan başka giderecek yoktur. Fakat sana bir hayır dokunduracak olsa onu da kimse gideremez. Bil ki O her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (En’am Suresi, 17) “Eğer Allah sana herhangi bir zarar verecek olursa, bil ki onu, O’ndan başka giderebilecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun lütfunu engelleyebilecek de yoktur. O bunu kullarından dilediğine eriştirir. O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Yunus Suresi, 107)

Bu açık gerçeğe rağmen, Allah affetsin, gaflet içerisinde nice kapılar çaldık, nice kimseden istedik. Nice kodamanın kapısında bekledik, nice makam sahibinin sekreterinin odasında uyukladık. Kimisi kapıyı kapattı, kimisi saatlerce bekletti, kimisi ilgilenmedi bile. Öyle cimri, öyle haset insanlardan istedik ki, “adamın iki dünyası olsa, on dünya daha ister, birini de başkasına vermez.” Halk tabiriyle konuşacak olursak, “bu canı-ciğeri beş para etmez” insanlardan hayır gelmez. Bu adamlardan bir şey istemek insana zul geliyor. Fakat makam-mevki kapmış, maalesef, gidip istiyoruz. Belki iyi ve salih insanlardan istemek bir nebze mantıklı da, hasetçiden, cimriden istemek akıl kârı değil.

Allah (cc) affetsin. Allah (cc) akıl ve izan versin ve bundan böyle, kendisinden başka hiçbir kapıya göndermesin. Amin.

Yazımın bu noktasında “istiğna” makamından bahsetmek istiyorum. Bu makam başta Peygamberlerin makamıdır. Sonra Sahabelerin makamıdır. Sonra Evliyaların ve Âlim Zatların makamıdır. İstiğna kelimesi, mana itibariyle “gani olmaktan, yani zenginlikten gelir.” İstiğna makamına ulaşan kişinin gönlü zengindir. Bu gönül zenginliğiyle, Cenab-ı Hak'tan başka hiçbir kimseden hiçbir bir şey istemez. Yalnızca Allah’tan ister. Kimsenin minneti altına girmez. Gönül tokluğu içerisinde yaşar. Elindekini kâfi bulur. Zengin olmasa da zengin gibi yaşar. Bu makama erişmiş bir kişi, “kimsenin kapısını çalmaz ve kimseden hiçbir şey istemez.” Al-i İmran Suresindeki şu gerçeğin idrakindedir. "De ki: Allah'ım sen mülkün sahibisin. Sen dilediğine mülkü verirsin. Dilediğinden mülkü alırsın. Dilediğini yükseltirsin. Dilediğini alçaltırsın. İyilik senin elindedir sen her şeye kadirsin. " (Âl-i İmran, 3/26) Allah (cc) bu makama erenlerden eylesin. Amin.

Şimdi bu gerçeklerin ışığında yalnızca ve yalnızca Allah’tan dilemeliyiz. Aradaki aracılara itibar etmemeliyiz. Ve onların yalnızca bir aracı olduklarını idrak etmeliyiz. Şu gerçeği kafamıza, gönlümüze iyice yazmalıyız. Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe hiçbir kimse bir şey dileyemez. Bu husus Tekvir Sûresi, 29. ayette şöyle beyan olunmaktadır: “Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” Öyleyse yalnızca Allah’tan dilemeliyiz.
Yazımı bir şiirimle süslemek isterim:

ALLAH'TAN DİL’E
       
Bütün âlem O’na bakar, O’ndan ister,
Şimdi, ne dileyeceksen Allah’tan dile.
Var mı gidecek başka kapı, hani göster,
Şimdi, ne dileyeceksen Allah’tan dile.

Yalnız değilsin dünyada hiçbir zaman,
Hem nur, hem kuvvettir içindeki iman,
İnanırsan bulursun güven ve emân,
Şimdi, ne dileyeceksen Allah’tan dile.

Derdi, meşakkati sebepsiz sanma,
Ömrünü boşa geçirip sakın yanma,
Şeytanın vesvesesine inanıp kanma,
Şimdi, ne dileyeceksen Allah’tan dile.

Hizmetine verilmiş nebat ve hayvanat,
Birlik ve uyum içinde çalışır mevcudat,
O’ndan geldik, O’na doğrudur gidişât,
Şimdi, ne dileyeceksen Allah’tan dile.

Bu dünyada hem nimet, hem külfet var,
İnsanoğlunda hem gaflet, hem ülfet var,
İşlerin hâlli için hem vakit, hem mühlet var,
Şimdi, ne dileyeceksen Allah’tan dile.

İyi söz, aklın ve kalbin cilâsı, huzurudur,
Tefekkür gönüllerin neşesi ve sürurudur,
Bil ki, “Allah, göklerin ve yerin nurudur”,
Şimdi, ne dileyeceksen Allah’tan dile.

 

Ahmet Sandal

 

36- RAMAZAN AYI TEFEKKÜR AYI

Ramazan esasında tefekkür ayıdır. Gelin bu ayın hatrına bir tefekkür fırtınası estirelim. Dünya ve ahiret kurtuluşumuz adına binlerce soruyu zihnimizde yoğuralım ve cevap arayalım. Bu soruların cevabı ve dünyada uymamız gereken kurallar manzumesi kurtuluşumuz olacaktır. Eğer riayet edersek.

Ben şu soruları sizlere tevcih ediyorum. Bu sorularla birlikte aklımıza, gönlümüze doğan düşünceleri de dikkatlerinize sunuyorum. Hepsiyle birlikte bir düşünce fırtınası içerisinde sizleri tefekküre çağırıyorum.

Ramazan dediğimizde ne aklımıza geliyor? Ya da Ramazan esasta nedir? Ramazan’da günahlardan nasıl arınılır? Ramazan bir fırsat, yılda bir defa gelen bir fırsattır. Bu fırsatın kadrini nasıl bileceğiz? Sahur nedir? Hikmeti nedir? Oruç geçmiş ümmetlerde de vardı. Sahur yalnızca Müslüman’a özgüdür. Ya teravih. Teravih yalnızca camilerde mi kılınmalıdır?

Ramazan’la ilgili tefekkür fırtınasında en büyük yer Kur’an’a aittir. Ramazan esasında Kur’an ayıdır. Kur’an ayında Kur’anı elden düşürmemeli ve cüz cüz okumalıyız. Yalnızca okumak mı? Manasını da etraflıca düşünmemiz gerekmiyor mu?

Ramazan aç kalma ayı mıdır? Yoksa açların düşünüldüğü ve onlar için empati yapıldığı bir ay mıdır? Her ikisi de mi doğrudur? Yoksa nefsin terbiyesi için açlık yolu mu seçilmiştir. Nefis için en büyük terbiye metodu yemek-içmekten uzaklaşmaktır. Bunun için aç kalmak ve irademizi kullanma noktasında mesafe katetmek gerekmektedir.

Ramazan fakirlerin, garip-gurebanın en fazla gözetildiği aydır. Ramazan’da yardımlaşmayı artırıyor muyuz? Ramazan ayında nefis terbiyesinde nasıl zirvelere doğru yolculuk yapıyorsak, cömertliğimiz de zirve yapmalıdır. Ramazan bu yönüyle bir denge ayıdır. Bir tarafta kendimize ait yeme-içmeyi en aza indirirken, diğer taraftan konu-komşu ve garip-gurebanın yeme içmesi için cömertliğimiz en zirveye çıkartıyoruz. İşte en büyük manevi denge budur. Bu dengeyi başka bir ayda bulmak mümkün müdür?

Ramazan ayında kişi kendi nefsini adeta unutmalıdır. Başka nefisleri ise gözetmeli ve empati yapmalıdır. Ramazan empati ayı değil midir?

Ramazan ayı mü’minin neşe ve feyzinin doruklarda olduğu bir aydır. Bu neşe ve feyiz Kadir Gecesi’nde en yüksek zirveye çıkar. Kadir Gecesi’sinde mü’min eğer bu geceyi tam manasıyla idrak ederse, “Himalaya’ların en zirvesindeki dağcı gibidir. Hedefe varmıştır.” Başka bir teşbihte bulunacaksak, “hedefini on ikiden vurmuş okçu gibidir.” Zirvelere tırmanmaya ne dersiniz? Hedefi on ikiden vurmaya ne dersiniz? Haydi Ramazan’ın birinci gününden itibaren antremana öyleyse.

Ramazan ayında Rabbimiz (cc), tabir caizse bizlere “bir de büyük torpil geçmiştir”. Şeytanların en azgınları Ramazan ayında zincire bağlanır. İşte buna ait Hadis-i Şerif: Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ramazan ayı girince Cennet kapıları açılır, Cehennemin kapıları kapanır ve merede-i şeyâtîn (şeytanların azgınları) zincire vurulur.” buyurmuştur. Bu da mü’min için en büyük bir fırsat değil midir?

Ramazan manevi kâr ve kazanç ayıdır. Zaten bu ay içerisinde Kadir Gecesi mevcuttur ki, bin aydan daha hayırlıdır. Kadir Suresinin 3. ayetinde “Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır” buyrulmaktadır. Bu ayda ibadet eden bir kişi, seksen yıllık sevabı bir gecede almış olmaktadır. Bundan daha kârlı ne olabilir?

Evet, Ramazan Düşünceleri ve Tefekkür Fırtınası bitmek bilmez. Fakat yazı hacmimiz hepsini yazmaya müsait değildir.

Bu hususta sözün özü olarak; “Ramazan tefekkür ayıdır, bol bol tefekkür edelim ve her anını değerlendirelim. Bu minvalde, aşağıdaki şiire kulak verelim, vesselam.

RAMAZAN DİLEKLERİ

Ramazan arınmadır günahtan,
Kadrini bilip, geçirmeyelim boşa.
Başlayalım sahur ve sabahtan,
Akşam gidelim teravihe koşa koşa.

Elimizden düşürmeyelim Kur'anı,
Okuyup da coşalım cüz cüz.
Sakın boş geçirmeyelim bir anı,
İbadet edelim gece-gündüz.

Açların doyurulduğu aydır oruç,
Yardım elini uzatalım herkese.
Günahlara karşı edelim huruç,
Yalnız kulak verelim Hak Sese.

Ya Rab, Ramazanın hürmetine,
Kimse kalmasın açıkta ve aç.
Ey Mü'min bunu sağlamak üzere,
Herkese yardım kollarını aç.

Sokak başlarını baştan başa tut,
Kanadı kırıklara, güçsüzlere ol ilaç.
Hep etrafını dinle ve nefsini unut,
İnşaallah Cennette takarsın taç.

Ramazan neşesi hep sürsün,
Onbir ayda da feyizlenelim hep.
Şeytan zincirlenip de sürülsün,
Kötülüğe kalmasın hiçbir sebep.

Not: Yukarıdaki bu dileklerimle birlikte Ümmet-i Muhammed'in Ramazan Ayı'nı tebrik eylerim. Allah (cc) Kadrini bilenlerden eylesin. Amin

 

Ahmet SANDAL

 

37- TEVHİD ÖLÇÜSÜ VE DİĞER ÖLÇÜLER

Ölçü, elle tutulur, gözle görülür somut cisim de olabilir, elle tutulmaz, gözle görülmez ve zihinde beliren soyut bir kavram da olabilir.

İster bir cisim, isterse zihinde beliren kavram olsun, "ölçü" bir değerlendirme, bir kıyaslama, bir karar verme vasıtası sağlar. Değerlendirmede, kıyaslamada ve karar vermede maddi ve manevi boyut bulunmaktadır. Maddi boyutları ya da ağırlıkları olan şeyleri cisimlerle ölçersiniz. Manevi tarafı, manevi boyutu olan değerleri ise cisimle ölçemezsin. Bunları ölçmek için başka mikyas, başka mihenk gereklidir.


Cisim cinsiden ölçüler dediğimizde metre, terazi, kantar ve benzeri ölçü aletleri akla gelir. Bu ölçü aletlerinin değerlendirmesi maddi olduğu için ve somut olarak orta yerde durduğu için, bu hususta tartışma ve niza olmaz. Fakat, manevi ölçü vasıtaları dediğimizde iş değişir. Bir kere bu ölçü vasıtaları zihindedir ve görülmez. Zihninizde neye "ak", neye "kara" diyorsanız bir ölçünüz vardır. Burada önemli olan “ölçünün sağlam ya da çürük olup olmadığıdır”. Manevi olarak zihninizde ölçüp biçtiğiniz, çarpıp topladığınız ve bölüp çıkarttığınız mikyas yani ölçü sağlam mı, çürük mü? İşte bu önemlidir.

Maddi cisimleri ölçen terazi ya da metre bozuksa, zarar maddidir. Maddi zararın telafisi bu Dünyada mümkündür. Ya manevi mikyaslar, ya manevi ölçüler! İşte bunlar çürükse, işte bunlar bozuksa vay o zaman vay!

Günümüzde kendi çürük zihin ölçüsünü esas alıp da Millete "tek ölçü" diye sunan o kadar hokkabaz, hilebaz, madrabaz var ki, işte bunlar en büyük zararı veriyor gençlere ve neslimize. Adam bir yere bir çirkin heykel yapmış. Heykel tam bir “ucube”. Bu “ucube” yıkılınca feryatları koparıyor, “bebeğimi, yavrumu öldürdüler” diyor. Bu heykeltıraş ağlayıp sızlayacaksa Dünyanın çeşitli Ülkelerinde milyonlarca bebek yoksulluk ve çaresizlik girdabındadır. Acınacak biri varsa hissiz heykeller değil, işte bunlardır. Şimdi bir taş, bir kaya parçası hiçbir bebek, bir canlı gibi olabilir mi? Asla olamaz. Dünyadaki tüm heykeller bir tek bebeğin saçının kılı kadar değerli değildir. Hiç canlı ile ölü bir olabilir mi, hiç insan ile kaya bir olabilir mi? Fakat o heykeltıraştaki “ölçü” bozuk olduğu, ölçü çürük olduğu için böyle bir saplantıya düşmüş. Başka bir misal verelim. Deniz Gezmiş ve Arkadaşları, zamanında zararlı eylemler yapmış ve suçlu bulunmuş ve arkadaşlarıyla birlikte idam edilmiş. Bir başka adam, bu eylemci ve arkadaşları için zihninde “masum” ölçüsünü kuruyor ve yazısının ya da kitabının kapağına "darağacındaki üç fidan" başlığını atıyor. Onun ölçüsüne göre o idam edilenler “fidan” yani “masum.” Peki bu eylemciler masum fidansa, hiçbir zararlı eyleme katılmadığı hâlde, keyfi olarak idam edilen İskilipli Atıf Hoca (ra) nedir? Onların ölçüsü işte burada şaşıyor. Deniz Gezmiş ve Arkadaşları için “masumiyet” ölçüsünü layık görenler, İskilipli Atıf Hoca (ra)yı görmezlikten geliyor. Bu nasıl ölçü? Bu olsa olsa sakat ölçüdür.

Başka misaller verelim. Zalim ABD Yetkilileri, kendi çürük ölçülerine göre Dünya'daki her şeye "para ve ekonomi, petrol ve enerji" gözüyle olarak bakıyorlar ve Dünya'yı kan gölüne çeviriyorlar. Gel görelim ki, onların çürük ölçüsündeki maddiyat benim gözümde beş para etmez. Bizim ölçümüz şudur ki; Dünya malı için kavga etmeye ve insan kanı akıtmaya değmez. İşte bu noktada gelin İslam Mütefekkiri Hafız- Şirazî’ye kulak verelim: "Dünya öyle bir metâ (mal) değil ki bir nizâa (kavgaya) değsin." Üstad Bediüzzaman da bu sözü Uhuvvet Risalesinde aynen belirtiyor. Yani, “önemli olan kardeşliktir, sevgidir, muhabbettir” diyor. Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yok” diyor. İşte iki farklı ve taban tabana zıt ölçü. Dünya malını esas alan ölçü çürük, kardeşliği esas alan ölçü sağlamdır.

Şimdi buna rağmen bazıları diyecektir ki, "sen birilerinin ölçüsüne çürük" diyorsun, senin ölçüne de birileri "çürük" der. Buna da cevabım hazır. Benim ölçüm, “İlahî kaynaklıdır ve tektir.” Tevhid inancına dayanan bir ölçüdür. Bu ölçü İlk Peygamber Adem (as)'dan itibaren başlamış ve Son Peygamber Sevgili Peygamber Efendimiz (sav) ile en zirvede yerini bulmuştur. Bu ölçü yani "tevhid" kıyamete kadar değişmez tek ölçüdür. Diğer ölçüler hepsi de geçicidir ve değişir ve fanidir. Tevhid inancı “kardeşlik ve sevgi demektir. Tevhid inancı muhabbet ve masumiyet demektir.” Bu derece mühim bir hakikat açık ve net olarak meydanda ise, hâlâ bu ölçü kabul görmüyorsa, hâlâ bu ölçü yerine başka ölçü aranıyorsa, zihin baştan sonra çürüktür. Bu durum itibariyle şunu rahatlıkla ifade edebiliriz: “Bir insanın zihninde "tevhid" ölçüsü yoksa, onun zihnindeki ölçüler çürüktür. Onun çürüklüğü, ezeli ve ebedi hakikatlere dayanmamasındandır. Onun çürüklüğü, fani olmasındadır ve güne, zamana göre değişken olmasındandır. Onun çürüklüğü maddiyata dayanmasından ve kardeşliğe, muhabbete dayanmamasındandır.“

Bizim ölçümüz "tevhid" ise, ezelden ebede tek'tir ve değişmezdir. Şimdi yazımın sonunda soruyorum: Ezelden ve ebede giderken, sonsuza dek hükmü geçerli olan bir ölçü mü sağlamdır, yoksa, gelip geçici ve değişken bir ölçü mü sağlamdır. Elbette, birincisi sağlamdır. Ölçü konusunda esas budur.

Öyleyse Dostlar, “ölçü”ye dikkat. Öyleyse Dostlar ölçüler içinde de manevi ölçüye dikkat. Manevi ölçünüz “tevhid” değilse, sizi hüsran bekliyordur. Manevi ölçünüz “tevhid” ise ezelden ebede mutlusunuz.

 

Ahmet Sandal

 

38- DÜŞÜNEN İNSAN MUTLUDUR


Düşünen insan mutludur. Hedef mutluluksa işte sana kolay ve en kestirme yol. Zaten, Allah-û Teala Hazretleri bizlere tefekkür etmeyi, akletmeyi ve düşünmeyi emretmiyor mu? Evet emrediyor. Hem de Kur’an-ı Kerim’in yüzlerce yerinde, yüzlerce ayetinde bunu emrediyor. Öyleyse düşün ve mutlu ol.

Allah (cc), insanları nasıl düşünmeye çağırıyor? Kainatı ve tüm yaratılmışları müşahede ederek düşünmeye çağırıyor. İşte düşünceye çağıran ayetlerden bir kaçı. Kamer Suresi 22. ayet: “Andolsun Biz Kur'an'ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı?” Nahl Suresi 12. ayet: “Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize verdi; yıldızlar da O'nun emriyle emre hazır kılınmıştır. Şüphesiz bunda, aklını kullanabilen bir topluluk için ayetler vardır.” Furkan Suresi 44. ayet: “Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir ya da aklını kullanır mı sayıyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibidirler; hayır, onlar yol bakımından daha şaşkın ve aşağıdırlar.” Şuara Suresi 28. ayet: "(Musa) Eğer aklınızı kullanabiliyorsanız, O, doğunun da, batının da ve bunlar arasında olan herşeyin de Rabbidir" dedi.” Rum Suresi 24. ayet: “Size bir korku ve umut (unsuru) olarak şimşeği göstermesi ile gökten su indirmek suretiyle ölümünden sonra yeri onunla diriltmesi de, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, aklını kullanabilecek bir kavim için gerçekten ayetler vardır.” Casiye Suresi 5. ayet: “Gece ile gündüzün ardarda gelişinde (veya aykırılığında), Allah'ın gökten rızık indirip ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesinde ve rüzgarları (belli bir düzen içinde) yönetmesinde aklını kullanan bir kavim için ayetler vardır.”

Evet, Kur’an-ı Kerim’de insanı tefekküre çağıran nice nice ayet ve işaret vardır. Bu kesin bir bilgidir. Peki, insan niye bu kadar ısrarla düşünmeye çağrılmaktadır? Birinci neden ahirette kurutuluşumuz bu tefekküre bağlıdır. İkinci neden de dünyadaki mutluluğumuz da tefekküre bağlıdır.

Düşünmek mutluluktur dedim yukarıda, yazımın başında. Allah (cc) bizim için mutluluk formülünü Kur’an-ı Kerim’e yerleştirilmiş. Kim Kur’an’a sarılırsa mutlu olur.

Düşünmek insana nasıl mutluluk veriyor? İşte bunun izahı.

Düşünmek insanda bir rabıta yani bağlılık sağlıyor. Bu rabıtada üç boyut vardır. Birincisi Yaradandır. İkinci boyut tüm yaratılmışlardır. Üçüncü boyut ise insanın kendisidir. İnsan düşünmekle şunun farkına varıyor. Yalnız olmadığının farkına varıyor. Beni Yaradan bir yüce Zat var. O beni yaratmış ve Dünyaya göndermiş. Bu durumdan, bu düşünceden büyük bir kuvvet alıyor. Bu düşünce insana büyük bir kuvvet veriyor ve yalnız olmadığını anlıyor. Yalnız olmadığını anlayan insan mutludur. Yalnız insan mutsuzdur. Yalnız insan ve yalnızca kendisini düşünen insan mutsuzdur.

İnsan düşünmekle ikinci olarak şunu fark ediyor. Kendisi gibi yaratılmış nice canlı, cansız varlığı keşfediyor. Daha doğrusu hissediyor. Bu keşif ve hisle birlikte, bir hususun farkına varıyor. Bu kadar yaratılmış içerisinde, aynı şartlarda ya da benzer şartlarda bulunduğunu fark ediyor. Demek ki, bu kadar yaratılmış insan ve diğer canlılar, cansız varlıklar bir sebebe binaen yaratıldı. Hayat boş değil. Bir maksadı var. İşte bunun farkına varıyor. Bu farkına varışla birlikte bir hedefi olduğunu anlıyor. Hedefi olduğunu anlayan insan mutludur. Hedefi olmayan, günü birlik yaşayan insan mutsuzdur.

Düşünmedeki üçüncü boyut insanın kendisini tanımasıdır. İnsan düşünmekle kendisini tanıyor. Bu tanıma şöyle oluyor. Yaratıcıyı, kâinatı, tüm yaratılmışları tefekkür eden bir insan anlar ki, kendisi çok küçük bir konumdadır. Bu kadar muazzam bir yaradılış içerisinde noktadan dahi küçük kalmaktadır. Bunu düşünen insan bencil olamaz. Yani kendisine bir paye veremez. Tüm mutsuzluklar insanın kibrinden gelir. Kibirli insanlar, karşısındakini küçük görerek, kendisinde bir güç olduğunu sanarak işe başlarlar ve felakete doğru giderler. O kibirliler eğer akletselerdi, düşünselerdi mutluluğun tüm kainatı tefekkürden geldiğini ve mutluluğun asıl olarak bütüncül düşünmeden kaynaklandığını anlarlardı. Zaten, gelişen bilim de göstermiştir ki, “insan beyninin her iki tarafı da birbiriyle dayanışma içerisindedir. İnsan beyni kapsamlı düşünmeye yatkındır. Kapsamlı düşündükçe beyin de gelişmektedir.” Buradan çıkaracağımız sonuç yardımlaşmacı ve dayanışmacı olmamız gerektiğidir. Öyleyse, mutluluğun bir yolu da yardımlaşmadan, dayanışmadan ve kapsamlı bir şekilde etrafını düşünmekten ve bencillikten sıyrılmaktan gelir.

Evet, uzun uzun anlatmaya yerimiz kafi değil. Sonuç çok açık ve bellidir: “Düşünen insan mutludur.” Vesselam.

 

Ahmet Sandal

 

39- EY FANİ

Düşünceli bir şekilde, şehrin bir işlek caddesinde yürüyorsunuz. Sizin gibi yüzlerce kişi daha yürüyor o caddede.

Şehir büyük, insan küçük. Herkesin işi-gücü başından aşkın. Yürüdüğünüz o caddede trafik sel gibi akıyor. Arabaların hızları kulağınızda uğultu yayıyor. Günlük işlerin telaşesi içerisinde arabaların hızına ve gürültüsüne aldırış bile etmiyorsunuz. Aklınızı fikrinizi o anki işinize kilitlemişsiniz. Kafanızda binbir dünya meselesi. Belki de o anda çocukların okul ya da dershane taksitlerini düşünüyorsunuz. Ya da başka bir borcunuz aklınızda. Derdiniz para-pul. Hava soğuk mu soğuk, doğalgaz sayacındaki miktar da azaldı. Yeni bir doldurum yaptıracaksınız. Ona da para gerek. Doğalgaz, soğuk havalar derken, aklınıza işyerinde bitirmeniz gereken işler takıldı. Öyle ya, yıl sonu yaklaştı, işler birikti. Onların da kısa sürede bitirilmesi gerekli.

Sokakta yürümenize devam ediyorsunuz. Karşınıza bir üst geçit çıkıyor. Geçidin altında saçı-sakalı birbirine karışmış bir evsiz adam, kimileri ona deli diyor, kimleri meczup, ileri-geri yürüyor. Birkaç adım ileri, birkaç adım geri, turluyup duruyor. Bir yerden bir bardak sıcak çay bulmuş, içiyor. Bu sıcak çayı nerden bulduğunu bile düşünmeden ve hangi hayırsever bu adama çay getirmiş, bu soruları aklınıza bile getirmeden kendi işinize odaklı bir şekilde yürüyorsunuz. Adama hafif acırmış gibi yapıyorsunuz bu arada.

Şehirdeki her insanın işi kendisi için önemlidir. İşine odaklandı mı, etrafında hiçbir şey görmez. Şehir adamı işini halletme telaşına düştü mü, ne deliyi görür, ne veliyi. İşine odaklanmış bir şehir adamı olarak yürümenizi sürdürüyorsunuz. Saatinize bakıyorsunuz. Biraz hızlanmanız gerek. Yapmanız gereken işinizi halledip işyerine yetişmeniz gerek. Vakit öğle vakti. Mesai tekrar başlamadan işinizde olmanız gerek.

Çocuklar görüyorsunuz sevecen mi sevecen. Bir evin penceresinden dışarıyı seyrediyorlar ve gülücükler saçıyorlar etrafa. Hava buz gibi amma bemberrak, apaçık. Ama bir şehir adamı olarak kafanız dumanlı. Hiçbir şey görmüyorsunuz. Bakıyor amma görmüyorsunuz. Gülen çocuklara boş boş bakıyor, karşılık bile vermiyorsunuz. Bir gülseniz çocuklara, bir el sallasanız ve bir şehirden kopsanız. Bir kopsanız şehrin gündelik telaşlarından, bir kopsanız dünyadan. Ama kopamıyorsunuz.

Kapılmışız bir kere şehrin hengamesine, düşmüşüz bir kere şehrin hengame denizine, boğulmamaya çalışıyoruz. Dünyayı sırtlamışız, altında çatlayacağız.

Kafanızdaki işi, enine-boyuna düşünüyorsunuz ve bir taraftan da hızlı ve açık adımlarla yürüyorsunuz. Ne bastığınız yeri görüyor, ne de etrafındakileri fark ediyorsunuz. Etrafınızdaki rutin kalabalık, bunlar şehrin rutin kalabalıkları, dikkate değmez nasıl olsa. Bu rutin kalabalıklar yalnızca bir kemiyet biz şehir adamları için. Kimin ne derdi var, kim ne sıkıntıda, kim aç, kim tok, düşünmeye değmez biz şehir adamları için.

O arada bir şey fark ediyorsunuz. Birkaç adam sağa-sola koşuşuyor. Bir adam mı o, yerde uzanmış yatıyor. Bir adam değil bu, yaşlı bir teyze. Sanırım araba çarpmış. Bir hafif duraksama, biraz eğilip ne olduğunu anlamaya çalışma, merakla olayı araştırma o kadar. Tekrar yolunuza devam ediyorsunuz. Yaşlı teyzeye karşıdan karşıya geçerken bir araba çarpmış. Arabanın şoförü durmamış. Teyze acılar içinde kıvranıyormuş. Teyze nerden gelip nere gidiyormuş? Bunlar kafanızda hiçbir şekilde bir saniye bile yer tutmazken, kafanızdaki o iş sizi şişirdikçe şişiriyor, kafanız çatlayacak gibi oluyor. Yürümeye devam ederken, nedense teyze tekrar aklınıza geliyor. Nasıl olsa birisi arabasına alır hastaneye götürür, diye kısaca düşünüyorsunuz.

Kafamızda binbir düşünce ve zikzaklar. Dünya kafamızın içine oturmuş, kafamız çatlayacak.

Karşınıza bir gariban çıkıyor. Dilenci mi ne? Sizden bir şeyler istiyor. Birkaç kuruş para! Dilencinin yanından bir an önce uzaklaşmak üzere, hızınızı artırıyorsunuz. Biraz sonra bir küçük kalabalık. Bunlar memurlar sanırım. Bağırıp çağırıyor her zamanki gibi maaşlarının azlığından yakınan emekçiler. İçinizden, kızıyorsunuz ve yolumu kapatmışlar bunlar, zaman kaybedeceğim bunlar yüzünden diyorsunuz. Kalabalığı yara yara ilerliyorsunuz.

Hedefinizdeki yer varmak üzeresiniz. Merdivenleri çıkıyorsunuz. Dairenin ziline basıyorsunuz. Birisi sizi karşılıyor. Aradığınız kişinin o gün gelemeyeceğini söylüyor. Köpürmek üzeresiniz. Adam niye gelememiş, derdi neymiş, düşünmüyorsunuz bile. İşinize odaklanmışsınız bir kere.

Sizi karşılayan kişiye Allahaısmarladık bile demeden geldiğiniz aynı yolu gerisin geri yürümek üzere, merdivenlerden hızla aşağıya iniyorsunuz.

Dönüşte de yine manzara aynı. Dikkatinizi bile çekmiyor. Üst geçidin altında yine o aynı meczup duruyor. Saçı sakalı birbirine karışmış. Bakışları çok derin ve korkutucu. Sanki sizi bekler gibi. Yanından hızlıca geçmek istiyorsunuz amma, meczup gür sesle size bağırıyor: “Ey Fani!”

Oradan hızla uzaklaşıyorsunuz, meczuba korkunuzdan cevap bile vermiyorsunuz. Amma “Ey Fani” sözü kafanıza, zihninize, beyninize, kâlbinize, içinize öyle bir oturuyor ki, bunu o günden sonra hiçbir zaman aklınızdan çıkaramıyorsunuz. Ey Fani! Ey Fani! Ey Fani! Yani, geçici, geçici, geçici. Bu dünyadan gelip geçici. Misafir. Konuk. Dünyayla olan bağlantısı pamuk ipliğinden bile zayıf.

Ey Fani! Dünyayla ilgin ve ilişkin bir pamuk ipliğinden bile zayıfsa, bu kadar dünyaya dalmak neden? Etrafını görmemek neden?

Not: Bu yazılanlar bir kurgudur. Fani kelimesi üzerine bir saniye bile düşünmüş isek bu kârdır.

Ahmet Sandal

 

40- KIRK YAŞININ HİKMETİ ÜZERİNE KISA BİR FİKİR TURU

Durup dururken neden kırk yaşının hikmeti üzerine yazı yazmaya karar verdim? Hemen söyleyeyim.
Bu düşüncemi yazıya dökmemin nedeni, geçen gün Ahkaf Suresi 15. ayette dikkatimi çeken ve “kırk yaşına” atıf yapılan bir cümledir. O cümle şu şekildedir: “Nihayet olgunluk çağına gelip, kırk yaşına varınca şöyle der.” Ayetin bu cümleden önce ve sonra da kısımları vardır. O kısımlarda da nice hikmetler saklıdır. Onu biraz sonra belirteceğim. Ayetin bu kısmı bile şu hususu çok açık ve net bir şekilde açığa çıkartıyor: “Kırk yaşı olgunluk yaşıdır.”

Yukarıda bahsi geçen ayetin tamamı şöyledir. “Biz insana anne babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi onu ne zahmetle karnında taşıdı ve ne zahmetle doğurdu! Onun (anne karnında) taşınması ve sütten kesilme süresi (toplam olarak) otuz aydır. Nihayet olgunluk çağına gelip, kırk yaşına varınca şöyle der: “Bana ve anne babama verdiğin nimetlere şükretmemi, senin razı olacağın salih amel işlememi bana ilham et. Neslimi de salih kimseler yap. Şüphesiz ben sana döndüm. Muhakkak ki ben sana teslim olanlardanım.”

Evet, kırk yaşı Peygamberimize (sav) risalet verilme yaşıdır. Kırk yaşında nice hikmetler mevcuttur. İnsan kırk yaşına vardığında, “olgunluğa erişiyor”, işte bu olgunluk yukarıdaki o duayı gerektiriyor. O dua ki, bir insanın kurtuluşu için gereken her şeyi içinde barındırıyor. Bir insan, “kendisine ve ana babasına verilen nimetlere şükrediyorsa, Allah’ın razı olacağı yararlı işleri yapmayı tüm gönlüyle istiyorsa ve bu isteğini kendisinden sonraki nesli için de diliyorsa ve tüm bunları gerçekleştiriyorsa” bundan büyük bir olgunluk alameti olabilir mi? Elbette olamaz.

İnsan kırk yaşına vardığında “olgunluğun” yanında bir de “dönüş” yaşıyor. O dönüş, kırk yaşına kadar olan tüm hatalardan ve tüm günahlardan kesin olarak dönmek ve büyük bir pişmanlık duymaktır. Kırk yaşında olgunluğa eren insan, hatalardan dönen insan, “Allah’a teslim olmuş” demektir.

Öyleyse, “kırk yaşının hikmeti nedir” diye kendi kendime sorduğum sorunun cevabını, yukarıdaki üç nokta ile izah etmek mümkündür. Bu üç nokta, “olgunluk, hatalardan dönmek ve Allah’a teslim olmaktır.”

Evet, “kırk yaşı” çok çok önemlidir. İnsan, kırk yaşına kadar Dünyada maddi ve manevi olarak yaşayacağı çoğu hususların farkına varıyor. Bu yaşa geldiğinde, Dünyanın maddi zevkleri yavaş yavaş sönmeye başlıyor. Bu yaşta maneviyat daha da ön plana çıkmaya başlıyor. Bunlar “genel olarak doğru” gerçeklerdir.

Dikkat edildiyse, yukarıda, “bunlar genel olarak doğru gerçeklerdir” diye bir ibare kullandım. Yani, herkes için “kırk yaşında maneviyat yönünde bir ivme kazanıp da hatalardan dönülüyor” diye bir durum sözkonusu değil. Maazallah “kırk yaşından sonra azanlar” da yok değil. Bunlar için kullanılan terimi de biliyoruz. “Kırkından sonra azanı teneşir paklar” diyoruz. Buna göre, “kırk yaşının” önemi vicdanlarda da yer etmiştir. Bir nevi, bu yaşa kadar olan hata ve günahlar, halk tarafından da belirli bir anlayışla karşılanıyor. Ancak, bu yaştan sonraki hata ve günahlar oldukça yadırganıyor. Nitekim, gençlik yaşı dediğimiz kırk yaşına kadar olan dönem günah işleme zemini açısından daha müsaittir. Bu müsaitliğe rağmen, en güzeli “gençlikte de hata ve günahtan uzak durmaktır.” Bu mümkün olamıyorsa, artık kırk yaşından sonra olgunluğu ermek gerekir.

Evet, kırk yaşı kemal yaşıdır. Bir insan hata ve günah içindeyse, artık kırk yaşı hata ve günahlara veda etme yaşıdır. Bir insan, o yaşına kadar hâlâ Allah’a teslim olmamışsa, artık kırk yaşı “teslim olma yaşıdır”. Kırk yaşında hikmet var, onda nice nimet var. Tabi bilene, anlayana ve tefekkür edene.

Yazımın sonunda, Yüce Rabbime şu dua ile niyazda bulunuyorum: “Allahım (cc), bizleri yaşına, başına uygun davrananlardan eyle. Tüm yaşlarda günah ve hatalardan uzak eyle. Özellikle kırk yaşından sonra hata ve günahlardan muhafaza buyur.” Amin.

 

Ahmet Sandal

 

41- KURBAN BAYRAMI DOLAYISIYLA KURBİYYET ÜZERİNE DÜŞÜNCELERİM

Kurban, en büyük kurbiyettir. Kurban'ı hepimiz biliyoruz. Ancak, kurbiyyeti açıklamak gerek.

. Kurbiyyet Arapça kökenli bir kelime. Kurb kökünden gelir. Mânâsı yakınlık kazanmaktır. Yakınlık kazanmak nasıl olur? Fiziki olarak gitmek istediğin tarafa adım atmakla yakınlık kazanmış olursun. Hiçbir adım atmazsan ve bulunduğun yerde kalırsın bu yakınlaşma değil, “heykel gibi” dikilip kalmadır. Yakınlaşmanın zıttı uzaklaşmadır ki, o da ters istikamete adım atmadır. Kurban ibadetini hulus-i kâlp ile yerine getiren her Müslüman “Allah’a doğru yakınlık” kazanmıştır. Bu yakınlaşma elbette fiziki bir yakınlaşma değildir. Evet, Kurbandaki yakınlaşma fizik ötesi bir yakınlaşmadır. Esasında yalnız Kurban'da değil, tüm ibadetlerde hulus-i kâlp içindeysek, sırf Allah rızasını esas almışsak, sevaplar elde ederiz ve bunun yanında bir de manevi yakınlaşma (kurbiyyet) sağlarız.

Bir mü'min, ibadetteki ihlas ve samimiyete göre, az yada çok, değişen derecelerde Allah'a yakınlaşma yani kurbiyyet sağlar. “Kimisi, Allah’a doğru bir adım atmıştır, kimisi bin adım atmıştır.” Sonuçta adım atılmıştır. Ne mutlu Allah’a doğru adım atanlara. Veyl, olduğu yerde heykel gibi dikilip kalanlara. Veyl üstüne veyl, Allah’ın istediğinin ters istikametinde adım atanlara.

Yukarıda, “ibadetteki ihlas ile samimiyete göre bir yakınlaşma sağlanır” dedik. Eğer bunlar olmazsa, yani, ihlas, samimiyet, sabır ve sebat değil de, ibadette bunların tersi olursa, riya, gösteriş, aculluk ve baştan savma varsa, işte o kişiye hiçbir fayda ve Allah’a doğru bir yakınlık sağlamaz. İbadette niyet ve samimiyet asıldır. Zaten, Hadis-i Şeriflerde buyrulmuştur:Ameller niyetlere göredir."

Şuna gönülden inanmak gerek.Hacc için yanıp tutuşuyorsunuz, ancak, maddi imkanlarınız el vermediğ için Hacca gidemiyrosunuz. Şimdi, Hacca gidememek Hacc sevabı alamamak ile aynı mânaya gelmez. Ben çok duydum, bazı kişiler Hacca bedenen gitmedikleri halde Mekke'de, Kabe'de görülmüşlerdir. Mesela Rahmetl Dedem Hacı Murtaza Efendi (ra) Hacca gidemediği hâlde, Kabe'de görülmüş ve Hacc'tan dönenler bunu o zaman, ifade etmişlerdir.Allah (cc) dilerse, Hacca gitmeden de aynı sevabı, hatta daha fazlasını alırsın. Bir salih amel işlersin ve o amelin dolayısıyla Hacc sevabı alırsın. Bu sevabı alan bir Kişinin Kabe'de görülmesi de normal bir hadisedir. Mesela, Bir büyük sitede oturuyorsun. Site etrafında karnı sırtına yapışmış, açlık içerisinde gezinen köpekler ve kediler var. Sen yemek yedikten sonra, yemek artıklarını ve kemikleri bir büyük kabın içerisine koydun ve bahçenin bir köşesine bırakarak kedi ve köpeklerin karınlarını sırf Allah (cc) rızası için doyurdun.Zaman Hacc zamanı ve Hacılar Kabe'de. Sen bu hareketinle Hacc sevabı aldıysan, elbette Kabe'de de görülebilirsin. Yüce Rabbim (cc) için sevabın ölçüsü sonsuzdur. Sevabın ölçüsü sonsuz olduğu gibi fizik kuralları da Yüce Rabbim (cc)'in emrine amadedir. "Fizik ya da fizik ötesi tüm sınırlama yalnız insan içindir.”

Tekrar asıl konumuz olan kurbiyyet'e gelelim.Allah (cc) için Kuluna sevap ya da günah yazmada hiçbir sınır omadığı gibi, "kurbiyyette de hiçbir sınır yoktur." Allah bize sınırsız bir şekilde yakındır. Ayette de belirtilmiştir ya, "Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız." (Kaf Suresi, 16)

İşte size sınırsız bir yakınlık. “Yakınlıktan daha yakınlık. Şahdamarından daha yakın olmak. Var mı bunun ötesi!” Elbette olamaz.

Ya biz! Biz O’(cc)na oldukça uzağız. Uzaklığımızın sebebi, mal-mülk, dünya, evlat-eş, ne sayarsan say. İşte bunları ortadan kaldırdığın zaman Allah’a yakınlaşırsın. Ortadan kaldırmak deyince de, fiziki olarak ortadan kaldırmayı elbette kastetmiyorum. Yine fizik ötesi bir mânâyı dikkate aldım. Mal-mülk, dünya, evlat-eş sevgisini sınırlı tutmak ve “Allah (cc) sevgisini sınırsız tutmak”, işte bunu kastettim. “Allah’ı sonsuz bir sevgiyle sevdik mi, işte en büyük kurbiyyeti bulduk o zaman.”

Yazımın başına dönecek olursak, “Kurban en büyük kurbiyyettir” demiştim. Ne yapmıştı Hz. İbrahim (as), Allah sevgisini sonsuz tutarak, Oğlunu Kurban etmeye niyetlenmişti. Hz. İbrahim (as) bu halis niyetini tam gerçekleştirmek üzereyken, Allah (cc) İsmail’i kendisine bağışlamıştı. Çünkü, önemli olan niyettir. Niyet halis olduğu için, "Hz. İsmail’i değil, kurbanlık bir hayvanı kurban etmesi gerektiği Allah (cc) tarafından Hz. İbrahim(as)e bildirilmişti." İşte o bildiriş üzerine, Kurban bayramında kurbanlık hayvanları kurban ediyoruz. Sırf Rıza-ı İlahi için.

Bir insanın oğlunu Kurban etmeyi göze alması Allah (cc) yolunda en büyük kurbiyettir. Yine soruyorum. "Var mı bunun ötesi!" Elbette olamaz.

Bu duygu ve düşüncelerle Kurban Bayramınızı tebrik eder, Aileniz ve sevdiklerinizle birlikte nice nice güzel Bayramlar geçirmenizi dilerim. Ayrıca, manevi kurbiyette yol almanızı da Yüce Rabbim(cc)den niyaz ederim.

 

Ahmet Sandal

 

42-EN BÜYÜK ZENGİN SENSİN

İnsanoğlunun bariz özellikleri vardır. Bu özelliklerinden başta geleni ve ayan-beyan çok açıkta olanı, “Dünya malına karşı olan sevgisidir.”

Bu sevgi o kadar fazla ki, bitmek bilmez. Sonsuz bir sevdayla bağlanmıştır İnsanoğlu mala ve mülke. Bir dünya dolusu altın versen, ikincisini ister. İnsanoğlunun gözünü ancak toprak doyurur. Bu minvalde Sevgili Peygamber Efendimizin (sav) bir hadisi mevcuttur. O hadis mealen şöyledir: “Âdemoğlunun bir vadi dolusu atını olsaydı, iki vadi dolusu altını isterdi. İki vadi dolusu altını olsaydı muhakkak üçüncü bir vadi dolusu altın daha isterdi. Âdemoğlunun istekleri bitmez, onun gözünü ancak toprak doyurur.” (Buhari, Müslim) Bu Hadis-i Şerif bize yeterli bir bilgi ve tefekkür ufku açmaktadır. Bunu aklımıza bir yazalım. Bu Hadis-i Şerif’ten esinlenerek başka bir kıssa anlatalım.

Esasında bir kıssa değil, bir temsil bu: Padişah bir gün vezirleriyle deniz kenarına gezmeye çıkmıştır. Bu sırada balık avlayan yaşlı bir adam görür ve adama şöyle seslenir: 'Baba çek oltanı, ne yakaladıysan sana onun ağırlığınca hazineden altın vereceğim. Yaşlı adam oltayı heyecanla çeker. O da ne! Oltanın ucunda küçük bir kemik parçası. Adam çok üzülür. Çıka çıka on-on beş gram ağırlığında bir küçük kemik parçası bu diye içinden söylenir. Ama mecburen talihine razı olur ve padişahın adamlarıyla birlikte hazineye giderler. Hazine görevlisi kemiği terazinin bir kefesine koyar ve diğer kefesine de en az on adet altın koyarlar. O da ne! Kemik altınlardan ağır gelir. Herkes şaşırmıştır buna. Görevli on adet altın daha atar ama kemik yine ağır gelir. On adet altın daha atar, ama kemik yine ağır gelir. Bu iş sürdükçe sürer ve bir türlü kemikten daha ağır gelecek şekilde altını denk getiremezler. Hatta hazinede altın kalmaz, yine de kemik parçası ağır gelir. Bu işe oradaki vezirler şaşırmıştır. Hikmetini anlayamazlar. Padişahın bilge vezirini çağırırlar ve durumu anlatırlar. Bilge Vezir kemiği eline alır biraz inceler ve der ki: 'Eğer Dünyadaki tüm padişahların hazinesini de koysanız, bu kemik yine onlardan ağır gelir. Çünkü bu kemik insanın göz çukurunun kemiğidir. Onu ancak bir avuç toprak doyurur” der. Yerden bir avuç toprak alır ve kemiğin bulunduğu kefenin karşısındaki kefeye koyar, kemiğin bulunduğu kefe birden havalanır. İşte bir avuç toprak dünyadaki tüm altınlardan daha ağır gelmiştir.

Bunu hepimiz yakınen biliriz. Çünkü insanız. Aynı duygu ve düşünceleri içimizde an be an yaşıyoruz. Arife tarif gerekmez. İnsana bu yönüyle tarif gerekmez, ancak nasihat gerekir. İnsanoğlu hırslıdır. Dünya malına ve makamına karşı çok hırslıdır. Halbuki bir düşünse en büyük zenginlik kendisinde saklıdır. İnsanın bizzat sahip olduğu değere güç yeter mi? Akıl dediğimiz nimet en büyük sermaye değil mi? Göz dediğimiz en büyük Nur ve en büyük aydınlık bir cevherdir ki, hangi elmas, hangi yakut onun yerini alabilir. Buna rağmen, Allah’ın bizlere verdiği göz nimetini, akıl nimetini unuturuz da, niye zengin olmadık, niye altınımız ve pusatımız yok diye hayıflanırız, üzülürüz. Yalnızca akıl ve göz mü bizim sahip olduğumuz nimetler. Kâlbimizin yerini ne alabilir ki? İçimizde bulunan organları saymıyorum. El, ayak, burun, kulak, kaş, kirpik, yüz, saç, güzellik ve daha bunlar gibi paha biçilmez ve emsali bulunmaz uzuvlara sahibiz. Tüm bunlara şükretmeliyiz. Bunları tefekkür etmeliyiz.

Allah’ın verdiği beden ve sağlık nimetinin şükrünü eda etmek için, “Elhamdülillah” demek ve tefekkür etmek zorundayız. Bu tefekkür de şöyle olur: İnsan kendisini her an zengin hissedecektir. İşte bu nedenle yazımın başlığını “En büyük zengin sensin” diye seçtim. Gerçekten bu söz mecazi yani manevi anlamda doğru olduğu gibi maddi anlamda da doğrudur. Yani manen zenginiz çünkü üzerimizde Allah’ın nimetleri var. Maddi olarak da bir kâlbe, bir göze, bir kulağa, bir buruna ve diğerlerine güç yeter mi? Hangi para bu uzuvların karşılığı olabilir ki? Böyle bir para yok dünyada ve olamaz da.

Bütün bunları yazdık da işin en önemli kısmını sona sakladık. Bir insan kendi zenginliğinin farkına nasıl varır? İman ile varır. Öyleyse, işin özü şudur; “bir insan sağlam bir iman taşıyorsa kâlbinde bu yeterlidir. Çünkü bu iman, insanı huzurlu ve mutlu edecektir. Huzurlu ve mutlu insan da ne sultanlık ister ne de saltanat ister. Zaten o en büyük zenginliği bulmuştur.”

 

Ahmet Sandal

 

43-İYİ BİR ŞEYLER YAP VE İYİLİK DENİZİNE AT, BALIK BİLMEZSE HALIK BİLİR

Yazı yazmak. Ne için yazmak? Neyi yazmak? Nasıl yazmak? Bu sorulardan son ikisinin cevabı basittir. Bu iki sorunun üstesinden gelmek kolay da, şu ilk soru var ya, işte onun cevabı çetrefilli.

Bir düşünelim. Biz ne için yazıyoruz? Halk için mi? Hakk (cc) için mi? Yoksa ikisi için de değil, keyif için mi yazıyoruz? “Sanat sanat içindir” derler ya. İşte keyif için yazanlar bu düşünceyi savunurlar. Rabbime (cc) şükrederim ki, hayatımın hiçbir devresinde “sanat sanat içindir” anlayışına sahip olmadım. Bu nedenle de keyif için, başka bir deyişle rahatlama için yazmadım. Türk hikâyeciliğinin önde gelen yazarlarından Sait Faik ABASIYANIK, “yazmasaydım çıldıracaktım” diyerek, yazma işinin rahatlama yönüne dikkat çekmiş ve yazmayla rahatladığını itiraf etmiştir. Ben yazmadım da, rahatlama için yazanlar demek ki varmış. Yazmak ve rahatlamak. Sanırım bağırmak ve rahatlamak gibi bir şey. Tabi biz de yazı yazdıkça rahatlıyoruz, hatta tabir yerindeyse “hafifliyoruz”. Yazdıkça atıyoruz ağırlıklarımızı. Ancak, şahsen benim yazma nedenim asla bu değil. Olamaz da.

Benim yazma nedenim, “rahatlama, hafifleme” değil de, “peki ben niye yazıyorum” diye çok çok düşünmüşümdür.

Geçen gün, yine bu soru üzerinde düşünürken, başka bir yazarın şu sözleri aklıma geldi. Robert A. Day adlı bir Yazar şöyle diyor: “Eğer ormanda kimsenin olmadığı bir yerde, bir ağaç devrilse ses yapar mı? Yapmaz. Çünkü, sesin tanımı şöyledir: Ses, işitme duyusu tarafından algılanan bir histir. Kimse duymadığına göre “o ses de yoktur.” Aynı bunun gibi, bir yazıyı, bir makaleyi kimse okumamışsa, faydasızdır ve o makale yoktur.” Yazar böyle söylüyor. Yazar’ın bu düşüncesine katılınırsa, “kimsenin okumadığı ve okuma imkânının olmadığı makaleyi de yazmaya gerek yoktur.” Öncelikle bu fikre sonuna dek katılmıyorum. Önce Yazarın verdiği şu ormandaki ağaç teşbihinden başlayalım. Ormanda hiçbir kimsenin olmadığı bir ortamda düşen bir ağacın sesini, (orada insanlardan hiçbir kimse yoksa) hayvanlar, böcekler duymuştur. Hayvanlar yoksa oradaki ağaçlar, bitkiler duymuştur. Bunlar da yoksa, zaten her durumda, (kimse olsun ya da olmasın, her şeyi, her durumda ve her yerde) duyan bir Zat (cc) vardır. Allah (cc) o sesi duymuştur.” Demek ki, “duyan, gören ve bilen her zaman biri var”. Demek ki Robert A. Day adlı o Batılı Yazarın mantığı batıldır. Yani yanlıştır ve geçersizdir. Öyleyse, ormanda devrilen bir ağaç, her durumda ses yapar.

Bunun gibi, “bir makale, bir yazı, bir şiir, bir edebi eser ortaya koyan kişi, asla okuyucusuz kalmaz.” O yazdığını, bir Zat (cc) mutlaka ve mutlaka okur. O Zat (cc) yalnızca okumakla kalmaz, aynı zamanda kaydeder. Yazar, iyi şeyler yazdıysa, yazdıkları iyilik tarafına kaydedilir, kötü bir şey yazdıysa kötülük tarafına kaydedilir.

Buraya kadar olan kısımda, Batılı bir mantığın yanlışlığını, deyim yerindeyse batıllığını ortaya koydum. Bizim anlayışımız bu noktada, Batılılar ile taban tabana zıttır. Bir çoğumuzun bildiği veciz bir söz vardır .“İyilik yap denize at, balık bilmese Halık bilir.” Biz bu sözü kendi konumuza göre genişletip şöyle teşmil ettik. “İyi bir şeyler yaz ve ilim denizine at, halk bilmese de Halık bilir.”

Bu bakış açısını, Batıl anlayışta olanlar anlayabilir mi? Bu bakış açısını faydacı anlayışta olanlar anlayabilir mi? Anlayacaklarını sanmıyorum.

Yazımın başında da belirttiğimi gibi, bizim yazı yazmadaki muradımız, ne rahatlamaktır, ne hafiflemektir ne de halka illa da bir şeyler okutmaktır. Yazdıklarımızı kimin okuduğu ve kaç kişinin okuduğu asli (birincil) bir husus değil, olsa olsa tali (ikincil) bir konudur. Yazmaya odaklanmış bir Kul olarak asıl düşünmemiz gereken, “yazdıklarımızın okunup okunmadığı değil, bu yazdıklarımızla Allah (cc)’ın rızasını mı kazanmaya çalıştığımız, yoksa birilerinin “aferini mi almaya” çalıştığımızdır”. Maazallah, eğer ikinci kısımda yer alıyorsak, vay hâlimize ve veyl Bize.

Yazımı sonlandırmadan şu hususun altını özenle çizmek istiyorum. Bir yazıyı birçok kişinin okuması önemlidir. Bir yazıyı birçok kişinin okuyup da bundan istifade etmesi elbet önemlidir. Bunları önemsiz gördüğüm kimsenin aklına gelmesin. Ben burada “ehemi mühime tercih etmek” diye biline bir kuralı, yazı hayatımda da şiar edindiğimi belirtmek istiyorum. Burada ehem (daha önemli) olan yazı yazmaktır. Mühim ise yazdıklarımızın okunması ve istifade edilmesidir. Yazdıklarımız okunmuyor diye yazı yazma işi terk edilemez.

Öyleyse, bir Müslüman Yazar, için, “okunmak ya da okunmamak ikinci plandaki bir hadisedir.” Önemli olan yazmaktır ve yazmadaki niyetimizdir. Allah (cc) tüm işlerimizde olduğu gibi, yazmadaki niyetimizi de halis eylesin. İyi, güzel, doğru ve gerçek şeyleri yazmayı nasip etsin. Amin.

 

Ahmet Sandal

 

44- YALNIZ ALLAH KALIR BİR KARARDA

Dünya’ya gözünü açmış her insanı şu fani hayatta aynı son bekler. Yalnız insanı değil, her canlıyı aynı son bekler.

“Ecel Aslanı” ağzını açmış insanı ve tüm canlıları bekler. Kimse bu akibetten kaçamaz. İnsnaın kaçamayacağı bir başlka akıbet daha vardır. O da “yükseliş ve düşüştür.” Evet, insanoğlu’nu yaşadığı hayatta manevi ve maddi olarak yükseliş ve düşüş bekler. (Manevi yükseliş ve düşüş en mühimi olsa da bu yazıda yalnızca maddi yükseliş ve düşüşten bahsedeceğim)

Eceli aslana benzettik. Peki insanı bekleyen bu yükseliş ve düşüşü neye benzetebiliriz? Belki de bir asansöre benzetebiliriz. Ya da paraşüte benzetebiliriz. Hayata gözlerini açtın, fakir bir aileye mensup olarak doğduysan zemin kattasın ya da bir, ya da ikinci kattasın. Büyüdün, okula gittin, ticarete atıldın, zenginleştin. Apartmanın zemin katından ya da birinci, ikinci katından asansöre bindin ya da paraşüte atladın, yükselişe geçtin demektir. Zengin bir aileye mensup olarak doğdun, mesela, yedinci, onuncu kattasın, bu kattan aşağıya da inişe geçebilirsin, daha da yükselebilirsin. Hayat bu işte. Yükseliş de mümkün, düşüş de mümkün.

Yüksleişler ve düşüşler bir anda da olmaz. Bu yükseliş ve inişler ferdi ya da ailevi olarak, bir insanının, bir ailenin yalnızca bir anına bakarak belli olmaz. Uzun dönemde baktığımızda bu iş böyledir.

Ne zenginlik, ne de fakirlik ebedi değildir. Hepsi de gelip geçicidir. Ben bizzat kendi etrafımdan, doğduğum büyüdüğüm Pazarcık İlçesinden, yaşadığım Ankara’dan örnek verebilirim. Ya da basında-medyada gördüğüm Türkiye çapındaki olaylardan örnekler verebilirim. Etrafımızda ya da Ülkemizde nice zenginler vardı, fakir düştüler. Nice fakirler vardı zenginleştiler. Bu yükseliş ve düşüş çizgisini görebilmek için benim izlediğim periyot 25-30 yıllık dönemdir. Bu döneme göre bu sonuca vardım. Belki bu periyotta, Ankara’da, Pazarcık’ta ya da genel olarak Ülkemizde durumu değişmeyen kişi ve aileler de vardır. Yani, hâlen zengin ve hâlen fakir kişi ve aileler vardır. Ancak 25-30 yıl sonra ne olacaklarını bilemiyoruz. Lafı uzatmaya gerek yok. Bu Dünyada nice Karunlar geldi geçti. Şimdi yerlerinde yeller esiyor. Düşmez kalkmaz bir Allah’tır. Kimse zenginliğine güvenip şişim şişim şişmesin ve şımarmasın ve de azmasın. Kimse fakirliğinden dolayı acı ve elem çekmesin. Ben özetle bu duruma dikkat çekmek istedim.

Bu gerçeği bir şiir hâlinde de dikkatlerinize sunarım.


YÜKSELİŞ VE DÜŞÜŞ

Madalyonun bir ön yüzü, bir arka yüzü var,
Her mevsimin bir baharı, bir de güzü var.
Yolların iki yönü, bir gidişi, bir de gelişi var.
Bu Dünyanın düşüşü de var, yükselişi de var.

Yalnız Allah kalır, bu Dünyada, bir kararda,
İnsanoğlu iniş-çıkışlı, bir kârda, bir zararda.
Bir bakarsın yükselir, yükselir, şiştikçe şişer,
Bir bakarsın söner, söner, balon gibi düşer.

Yükseliş dediğin, havayla da, çabayla da olur,
Herkes kendi meşrebine uygun bir yol bulur,
Kimisi kanaatkâr, çileli, safha safha yükselir,
Kimisi aç göz, hileli, beleş-bedava yükselir.

Düşüşe gelince, işte farklıdır bunda durum,
Yükselenin karşısında, her zaman bir uçurum,
Bunun için bir boşluk, küçük bir gaflet yeter,
Ayağın kaydığı anda, son sürat, işin biter.

Yükselenler afra-tafra, şaşım şaşım şaşarsa,
Şımardıkça şımarıp haddi, hududu aşarsa,
Bunları bekler işte aynı son, aynı akıbet,
Zindandır onlara hem dünya hem ahiret.

Yükseliş ve düşüş, birbirine zıt iki hareket,
Yalnızca olgunluktadır, hayır ve bereket,
Dünyada her şey, her şey insana hizmet için,
Yükselenler de bu hava, bu şişkinlik niçin?

Eskiden Padişahlara yedi gün, yedi gece,
“Senden büyük Allah var” derlerdi hece hece,
Ah sizi “zengin şişkinler” ah, ah, bilmem ki,
Şimdi size ne söylemeli, şimdi size ne söylemeli?

 

Ahmet Sandal

 

45- DÜNYA DEDİĞİN

Dünya’yı tanıdığımızı ve çok iyi bildiğimizi düşünüyoruz. Hayatı bütün yönleriyle ve tüm boyutlarıyla idrak ettiğimizi sanıyoruz.

Nerden geldik, nere gidiyoruz sorusunun Bizden önce cevaplandığı için, başka soru ve sorunlarla ilgileniyoruz. İnsanın en büyük probleminin Dünya olduğu, Dünyadan sonrasının kolay olduğu şeklindeki bir vehmin, Bize fısıldandığını ve bu fısıldama eşliğinde yaşar giderken, “ne oluyor, ne bitiyor, bu düzen neden böyle uyumlu, bu hayat neden Bize bahşedildi, Bize bu hayatı Bahşedenin Bizden bir isteği, bir talebi var mı?” diye niye sarsıl mıyoruz? Esasında her insan bu sorularla sarsılmalı ve tabir yerindeyse, “titreyip kendisine gelmeli ve Dünya Dediğin işte şu” demelidir.       


DÜNYA DEDİĞİN

“Küllü nefsin zaikatül mevt”,
“Her nefis ölümü tadıcıdır”.
(Al-i İmran Suresi, 185. ayet)

Dünya dediğin, özde nedir, bir düşün,
Ne keyif, ne eğlence, ne de bir başkası,
Gördüklerine takılıp kalma, özüne in,
Zamanı değerlendir, yok bunun şakası.

Dünya dediğin, bir imtihan, telafisi yok,
Bu sınavı ya geçersin, ya da kalırsın,
Herkesin sarılacağı bir bez ki, cebi yok,
Malın mülkün ardından baka kalırsın.

Dünya dediğin, sabun köpüğü gibidir,
Uçar da gider ellerinden, tutamazsın,
Her gelen, eceli dolduğunda gidicidir,
Ölümü başından kaldırıp atamazsın.

Dünya dediğin, deniz suyuna benzer,
İçtikçe hiç doymaz, daha da susarsın,
İyi düşünen hemen, şu gerçeği sezer,
Elin, ayağın konuştuğunda sen susarsın.

Dünya dediğin, bir fırsat, ahiretin tarlası,
İyilik yap, gideceğin yer için azık biriktir,
Nefsine gem vuranın olmaz hiçbir tasası,
Allah’ın yolu, en büyük mutluluk ve dirliktir.

Dünya dediğin, bir istasyon, inip binilen,
Geldik gidiyoruz, asıl menzilimiz bu değil,
Hiç umutsuzluğa kapılma, her an yenilen,
Rabbin Rahman ve Rahimdir, bunu iyi bil.

Dünya dediğin, fani, herkes gelip geçici,
Her insan, zamanın girdabında bir çiçek.
Ecel geldiğinde ölüm şerbetini herkes içici,
“Küllü nefsin zaikatül mevt”, işte tek gerçek.

Ahmet SANDAL

 

46- BÜYÜK HARFLERLE YAZILMASI GEREKENLER / küçük harflerle yazılması gerekenler

Bazı sözler vardır, gür sesle söylenmelidir, bazı kelimler, bazı cümleler vardır büyük harflerle yazılmalıdır. Söylendiği gibi, yazıldığı gibi öylece akıllara ve kâlplere kazılmalıdır.

“Allah (cc)’a gerektiği şekilde kul olmak” büyük harflerle yazılmalı ve gür sesle söylenmelidir.
“Allah (cc)’a gerektiği şekilde kul olmak” deyince siz ne anlıyorsunuz bilemem. Benim anladıklarımı büyük harflerle aşağıya yazıyorum.
1- YARATAN’I (CC) SEVEN KUL OLMAK
2- YARATILAN’I SEVEN KUL OLMAK
3- HAKKI VE SABRI YAŞAYAN KUL OLMAK
4- ETRAFINA HAKKI VE SABRI ANLATAN KUL OLMAK
5- İYİLİK YAPAN KUL OLMAK
6- ETRAFINA İYİLİĞİ EMREDEN KUL OLMAK
7- HARAMLARDAN KAÇAN KUL OLMAK
8- ETRAFINA HARAMLARDAN KAÇINMAYI TAVSİYE EDEN KUL OLMAK
9- ŞÜKREDEN KUL OLMAK
10- ŞÜKRÜN EDASI OLARAK ETRAFINA YARDIM EDEN KUL OLMAK
11- İBADET EDEN KUL OLMAK
12- İBADETİ TAVSİYE EDEN KUL OLMAK
13- MAZLUMLARIN YANINDA YER ALAN KUL OLMAK
14- ZALİMLERE KARŞI KOYAN KUL OLMAK
15- BİLEN KUL OLMAK
16- BİLDİĞİNİ ANLATAN KUL OLMAK
17- KİMSEYİ KINAMAYAN KUL OLMAK
18- HAK YOLDA YÜRÜRKEN KINANMAKTAN ÇEKİNMEYEN KUL OLMAK

 

Ahmet Sandal

 

47- BAZI MESLEK VE SIFAT SAHİPLERİ İÇİN DÜN BUGÜN YARIN

1-    Planlamacılar için; “Bugün önemli değildir, önemli olan dün ve yarındır.”
Geçerli ilke: “Dünü iyi bil, yarını ona göre planla.”
2-    Hayyamvari Yaşayanlar için; “Bugün önemlidir, dün ve yarın önemli değildir”.
Geçerli ilke: “An bu andır. Keyif almana bak. Dün geçti, yarının da ne olacağı belirsiz. Öyleyse an bu andır, ye, iç, eğlen ve hazzı doruğa çıkarmana bak.”
3-    Dervişler için; “Dün ve bugün önemli, yarın önemli değildir.”
Geçerli ilke: “Dün geçti gitti, Allah için bir şey yapamadım, bari bugün Allah için bir şeyler yapayım. Yarın, Allah kerim. Üstelik, yarına çıkmaya hiçbir garantimiz yok.”
4-    Kapitalistler için; “Dün ve bugün önemli değil, yarın önemlidir.”
Geçerli ilke: “Dün parasal kazancımı artırdım. Dün geçti gitti. Bugün de parasal kazancım artıyor. Durum iyi. Ben şimdi yeni planlar yapmalıyım. Ben yarın daha fazla nasıl para kazanırım. Ben ona bakmalıyım.”
5-    Müttakiler için; “Dün, bugün ve yarın önemlidir.”
Geçerli ilke: “Dün kazandığım sevaplar beni mutlu eder. Bu gün de sevap işlemeliyim. Ben bugünü iyi değerlendirmeliyim. Yarın da benim için çok önemli. Çünkü, yarın, Allah korusun, aynı şekilde sevap işleyip işlemeyeceğimi bilemiyorum. Bunun için devamlı olarak kendimi hassas ve dikkatli tutmalıyım. Yarınımı da sevap işleme üzerine iyi planlamalıyım.”
6-    Nihilistler için; “Ne dün, ne bugün ve ne de yarın önemlidir.”
Geçerli ilke: “Dün, bugün ve yarın niçin var ki! Hepsi de boş.”
7-    Ekonomistler için; “Dün önemli değildir, önemli olan bugün ve yarındır.”
Geçerli ilke: “Bugün için yiyeceğin, giyeceğin ve barınacağın yer mevcutsa, aynı şekilde yarın için de yiyeceğin, giyeceğin ve barınacağın yer planlanmışsa, senden iyisi yok.”
8-    Tarihçiler için; “Dün önemlidir, bugün ve yarın önemli değildir.”
Geçerli ilke: “Veri ve bilgiler her zaman dünde yaşanmış olaylardadır. Yaşanmış olaylar, dündeki veri ve bilgiler kayda alınmaya değerdir.”
9-    Maliyeciler için; “Bugün önemli değildir, önemli olan dün ve yarındır.”
Geçerli ilke: “Dün kazandığının vergisini ver, yarın kazanacağının beyannamesini ver. Bugün ne durumda olursan ol beni ilgilendirmez.”
10- Konformistler için; “Bugün önemlidir, dün ve yarın önemli değildir.”
Geçerli ilke: “Yaşadığın dünyadaki ve andaki çevreye uyum sağla. Hükümran olan güçle anlaş ve iyi geçin. Kral öldü yaşasın yeni kral.”
11-   Meteorolojistler için; “Dün ve bugün önemli, yarın önemli değildir.”
Geçerli ilke: “Hava tahminlerini yaparken bir gün önceki ve o günkü hava durumuna bakmak gerek. Buna göre hava hareketlerinin yönünü ve gidişatını belirlemek ve tahmin etmek gerek.”
12-   Açgözler için; “Dün ve bugün önemli değil, yarın önemlidir.”
Geçerli ilke: “Dünkü kazandıklarım yetmez, bugünküler hiç yetmez. Yarın daha çok kazanmalıyım. Dün mutlu değildim, bugün mutlu değilim, yarın mutlu olacağım çok kazanırsam eğer. Bunlar bugün bana yetmez. Yarın yarın yarın.”
13-   Mantığı Esas Alanlar için; “Dün, bugün ve yarın önemlidir.”
Geçerli ilke: “Dündeki doğrular bugün ve yarın aynısını tekrar yapmak içindir, dündeki hatalar, bugün ve yarın o hatalardan ders alıp bir daha yapmamak içindir.”
14-   Mantığı Esas Almayanlar için; “Dün, bugün ve yarın önemli değildir.”
Geçerli ilke: “Ne oluyor, ne bitiyor, bana ne, sana ne, ona ne”.
15-   Politikacılar için; “Dün önemli değildir. Bugün ve yarın önemlidir.”
Geçerli ilke: “Kendi menfaatin için, içinde bulunduğun günü ve yarını kurtarmaya çalış. Bir sonraki seçimi garantiye almak için yarını düşün.”
16- Dünyadan Umudunu Kesenler için; “Dün önemlidir, bugün ve yarın önemli değildir.”
Geçerli ilke: “Ah, ah, nerde o eski günler. Bir daha geri gelmezler.”

Bu hususlardan çıkan 10 sonuç;

1-     İyi bir maliyeci, aynı zamanda iyi bir planlamacı olmak zorundadır.
2-     Politikacılar ve ekonomistler meslekleri gereği bugüne ve yarına odaklanırlar.
3-     Kapitalist insanlar açgözlüdür, doymak bilmezler.
4-     Müttaki insanlar, akıllı ve mantıklıdırlar.
5-     Nihilistler, akılsız ve mantıksızdırlar.
6-     Meteorolojistler tahmin yaptıktan sonra, Derviş gibi “Allah kerim” demek zorundadır.
7-     Hayyamvari Yaşayanlar yarınlarını düşünmedikleri için, karanlık bir yolda yürümektedir.
8-     Konformistler, “benden sonra tufan” anlayışının temsilcileri, kalitesiz insanlardır. Konformistler, geleceği değil, günü kurtarmayı bilirler.
9-     Tarihçiler, çok fazla geçmişe daldığında, “ah nerede o eski günler ah” diye iç geçirmek ve hayıflanmak durumunda kalabilir. Çünkü, “gelen günler, geçmişi aratıyor.“
10-      Mantığı esas alanla, almayan arasındaki fark, doğu ile batı arasındaki fark gibidir. “Hiç bilenlerle, bilmeyenler bir olur mu?”

Ahmet Sandal

 

48- AYDIN İNSANIN ALTI VASFI

Aydın İnsan, bilişi, bakışı, görüşü, duyuşu, duruşu ve bildirişi farklı, kuvvetli, sağlam ve doğru insan demektir. Gelin Aydın İnsanın bu altı vasfını birlikte görelim.

1-BİLİŞİ DOĞRU OLMALI

Aydın kişi bilişinin doğru ve sağlamlığıyla diğer insanlardan hemen ayrılır ve hemen fark edilir. Peki, biliş nedir? Türk Dil Kurumu Sözlüğünde; biliş kavramı şöyle açıklanmaktadır. Biliş, bir canlının, bir nesne veya olayın varlığına ilişkin bilgili ve bilinçli duruma gelmesi, vukufiyet kazanması şeklinde tanımlanmaktadır. Biliş dediğimiz husus, öncelikle soyut ve somut olarak iki kısma ayrılır. Soyut biliş derken, burada kastettiğim husus bir kişinin iç dünyasıdır. Somut biliş derken kastettiğim husus ise dış dünyaya aittir. İnsan, ağacı, toprağı, suyu ve insanın bedeni yapısını somut bilişle bilir. Ancak, insanın ve diğer varlıkların ve kâinatın ruhunu ve sırlarını soyut biliş sayesinde kavrayabilir. Bir aydının bilişi doğru ve sağlam olmalıdır derken, özellikle her iki bilişinin (soyut ve somut bilişinin) doğru ve sağlam olmasını kastediyorum.

Yunus Emre, biliş üzerine oldukça çarpıcı ve öze inen deyişler söylemiştir. Mesela, “aşkla biliş canlara ezel-ebed olmayısar, Gümrah olup bu cihanda kimse baki kalmayasar” beytinde, bilişin aşkla olmasına işaret vardır. Yine bir başka beytinde, bilme üzerine “bildik gelenler geçmiş konanlar geri göçmüş, aşk şarabından içmiş kim ma'ni duyar ise” diye seslenmektedir. Belki uzattım, biliş eşittir, “kendisini bilmek” dersek en doğrusu olur. Bunu da zaten Yunus’tan aldım. “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendini bilmezsen, ya nice okumaktır” diyen o Gür Ses’e ve o Yüce Gönül’e selam olsun selam. “Aydın’ın bilişi doğru ve sağlam olmalı” derken işte Yunus gibi Aydın İnsandan bahsediyorum.

2- BAKIŞI DOĞRU OLMALI

Aydın kişi, baktığı açının farklı ve kuvvetli olmasıyla da diğer insanlardan ayrılır Kişinin bakış açısı yanlışsa, elbette doğru şeyler göremez. Kişinin bakış açısı tam değilse, elbette, bütünü göremez, bütünün parçalarını görür ve kafasını göre bir izahta bulunur. Çoğumuzun bildiği fil hikayesini burada anlatmanın tam zamanı şimdi. Bu örneği veren Mevlana Hazretleri bir Aydın İnsan’dır. Mevlânâ'nın Mesnevi’sinde geçen fil hikayesi kısaca şöyledir: "Kapkaranlık bir odaya bir fil konulur. Bu karanlık odaya birkaç insan sokularak, her birinden odadaki nesneyi tanımlamaları istenir. Her biri Fil'e dokunur da elleri her neresini kavramışsa fili öylece tanımlar. Kimisi filin bacağını tutar ve “bu kalın bir sütundur” der. Kimisi filin sırtına dokunmuştur, “bu geniş bir tahtadır” der. Kimisi kulağına dokunur ve “bu büyük bir yelpazedir” der. Kimisi filin hortumuna dokunur ve “bu uzun bir su oluğudur” der. Ancak hiç biri Fil'in bütünüyle ne olduğunu neye benzediğini anlatamamıştır."

Belirtmeye dahi gerek yok ki, bakış açısı, gözle alakalı değildir. Bakış açısı, fikri olgunluk, zihni dolgunluk ve ruhi derinlikle alakalıdır. Hiçbirisi zihni dolgunluk ve fikri olgunluk gösterememiştir. Belki de şunu söylemeleri gerekiyordu. “Bu nesneyi anlamam için, doğru ve sağlam bir bakış açısına sahip değilim.” Belki de o adamların hep bir ağızdan, “bu nesneyi ışık altında görmem gerekir” demeleri gerekiyordu. Zaten, ışıklar yakıldı ve oda apaydın oldu ki, o nesne bir fildi. Demek ki, anlamak, tanımak ve bilmek için sağlam bakış gerekli. O bakış için aydınlık bir dünya lazım. Fili görmek için, zahiri bir lamba yeterli. Ancak, bazen zahiri lambalar değil, Batıni lambalar gereklidir. Fili görmek için gözümüzün feri, lambası yeterlidir de, bazı hakikatler ancak Batıni lambalarla olur. Bu “Batıni lambalar” nedir diye sorarsanız, o da içte yani insanın iç dünyasında olur.

Öyleyse, Aydının bakışı sağlam olacak derken, elbette, göz uzvuyla gördüğü açıdan değil, iç dünyasıyla gördüğü açıdan bahsediyoruz.

3-GÖRÜŞÜ DOĞRU OLMALI

Aydın İnsanın fikirleri doğru, mantıklı ve sağlamdır. İçerisinde ahlaka, edebe aykırı hiçbir yön olmadığı gibi, akla ve bilime aykırı bir yön de yoktur. Aydın İnsanın fikirleri akl-ı selimi ve en makul durumu temsil eder. Burada nefsanilikten çok ruhanilik ağır basar. Burada Aydın İnsan adeta melekleşir. Çünkü, fikir ve görüşleri ufka yaklaşmıştır. Aydın İnsanın görüşü hakikatin yansımalarıdır.

4-DUYUŞU DOĞRU OLMALI

Aydın İnsanın duyuşu doğru ve sağlamdır. Güçlüden yana değil, haklıdan yanadır. İçindeki duygular kendisini hep adalete ve doğruya götürür. Vicdanı tam olarak çalışmaktadır. Vicdanını devre dışı bırakanlar Aydın İnsan olamaz. . İşte size bir sağlam duyuş, işte size Aydın İnsan Mehmet Akif Ersoy: “Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem; Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.”

5-DURUŞU DOĞRU OLMALI

Aydın İnsan olmak zor. Duyuşu doğru ve sağlam olduğu gibi duruşu da doğru ve sağlam olmalıdır. Hem haksız ve hem de güçlü olanların her türlü baskı, entrika ve yıldırma taktiklerine karşı, Aydın İnsanın duruşu doğru ve sağlam olmalıdır. Aydın İnsan, görüş ve düşüncelerinden asla taviz vermez. Bir Mehmet Akif Ersoy duyarlılığındadır. İşte size bir sağlam ve doğru duruş, işte size Aydın İnsan Mehmet Akif Ersoy: “Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem; Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.” İşte size bir başka doğru ve sağlam duruş örneği. “Rahminde cemiyetin , ben doğum sancısıyım. Mukaddes emanetin dönmez davacısıyım” diye seslenen Necip Fazıl Kısakürek’tir Aydın İnsan.

6-BİLDİRİŞİ DOĞRU OLMALI

Aydın İnsan, görüş ve düşüncelerini korkmadan, yılmadan ve pısırıklık göstermeden yaşayan insanlara ve gelecek nesillere aktarmasını bilir. Aydın İnsan, görüş ve düşüncelerini aynı heyecan ve aynı tazelikte, herkese, her nesile dipdiri sunmasını ve ulaştırmasını bilir. Aydın İnsan, “Hakk’tan alır, Halk’a verir.” Yunus Emre misali: Hakk’tan gelen şerbeti, İçtik elhamdülillah, Şol kudret denizini geçtik elhamdülillah, Kuru idik yaş olduk, Ayak idik baş olduk, Havalandık kuş olduk, Uçtuk elhamdülillah, Vardığımız illere, Şol sefa gönüllere, Halka Taptuk manisin saçtık elhamdülillah”. Bu bildirişten doğru ve sağlamı var mı? Hakk’tan Halk’a sunuş. İşte size Anadolu’lu Yunus. Yunus bir aracı ve aracı olduğunun o kadar farkında ki, “ete-kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” der. Siz Yunus deyin, ben Hızır deyim. Siz Hızır deyin, ben Yunus deyim. Ne fark eder?

Hz. Mevlana, Yunus, Necip Fazıl, Mehmet Akif Ersoy ve benzerleri, hepsi de, Sevgili Peygamberimiz(sav)in, Sevgili Rehberimiz(sav)in neferleri. Hepsi de Aydın İnsan. Hepsi de Nur’lu İnsan. Çünkü, Kaynakları Nur’lu………. Nur’dan ilham alanlara ne mutlu…………..

Not: Aydın İnsan eşittir Nur’lu İnsandır. Başka bir anlam verilmeye. Nur’lu olmayana Aydın İnsan denmeye. Zaten, Nur demek Aydınlık, Işık, Parlaklık demek değil mi? Ha Nur’lu İnsan, ha Aydın İnsan.


Ahmet SANDAL

 

49- LEZZETLER GİDER ELEMİ KALIR, ELEMLER GİDER LEZZETİ KALIR

Dünya'da huzur ve mutluluk dolu bir hayat sürmenin ve Ahirette de sonsuz saadet ve mükafat yeri olan Cenneti kazanmanın bir yöntemi de 18. Yüzyılda İstanbul'da yaşamış Keçeci Hayrettin Efendi isimli zât'ın “Sanki yedim" hikâyesinde saklıdır. Önce bu hikâyeyi okuyalım.

18 yüzyılda İstanbul’da yaşayan Keçeci Hayrettin Efendi isimli zât, iktisatlı yaşamaya düşkün birisiymiş. Nefsinin istediği her şeyi yapmaz, vara-yoğa para harcamazmış Bir lokantanın önünden geçerken canı yemek istediğinde lokantanın kapısından içeri girer, ama oturmadan dışarı çıkar ve:   “-Sanki yedim” diyerek orada harcaması gereken parayı kesesinden çıkarıp bir kenarda biriktirirmiş.
İşte bu Keçeci Hayrettin Efendi: “-Sanki yedim” diyerek kenarda biriktirdiği bu paralarla İstanbul Fâtih’te (Sinanağa Mahallesi’nde “Sanki Yedim” adıyla bilenen) bir camii yaptırmış.
Bu kıssadan alınması gereken ilk hisse elbette, "nefse gem vurmanın ve nefsi kandırmanın bin bir yolu olduğu, iktisatlı ve tasarruflu davranışların semeresinin çok güzel bir şekilde tecelli ettiği" üzerinedir.
Bunun yanında, buna benzer güzel hasletleri ve nefsi kandırmanın yöntemlerini biz de geliştirebiliriz.
Örnek mi verelim. Nefis çeşitli şeyleri istiyor. Mesela dedikodu ve gıybet istiyor. Hemen kendi içimizde şöyle bir seslendirme yapmalıyız. "Kendi nefsimizle konuşma gerçekleştirip "Sanki dedikodu yaptım" deyip işi bitireceğiz. Ağzımıza gem vuracağız. Birisi trafikte yanlış bir hareket mi yaptı. Hemen kendi içimizde "Sanki bağırdım" deyip işi geçiştireceğiz. Öfkemize kilit vuracağız. Haram bir gıda. Diyelim ki, içki ve sofrada sunulmuş. Bir kokteylde ikram edilmiş ve nefis istiyor. İçimizden "Sanki içtim" diyerek geçiştireceğiz. Dudağımıza, ağzımıza, dilimize alkollü içkilerin zerresini bile değdirmeyeceğiz. Bir boyalı basın gazetesini ayaküstü gittiğimiz bir yerde masanın üzerinde gördük ve gazetede müstehcen, açık-seçik resimler var. Nefis istiyor ve "bak" diyor. Nefsimizle konuşma yapıp "Sanki baktım" diyerek yine geçiştireceğiz. Harama kesinlikle nazar etmeyeceğiz.
Sonuçta nefsin bütün kötü isteklerini asla yapmayacağız ve "Sanki yaptım" diyerek, nefsi kandıracağız.
Ve hiç unutmayacağımız bir düsturumuz olacak. O da şudur: "Lezzetler gider, elemi kalır. Elemler gider, lezzeti kalır." (Bu söz, Üstad’ın Eserlerinden alınmıştır. Nitekim Üstad, bu hakikati “zeval-i elem, lezzet olduğu gibi, zeval-i lezzet dahi elemdir” şeklinde beyan etmektedir. (Sözler, Onuncu Söz))
Yukarıdaki metodumuza, yani “Sanki yaptım” uygulamasına tekrar dönecek olursak, bu yöntemde, belki, bedene bir nebze sıkıntı veriyorsun, hazlardan uzak kalan bedene çok kısa süre acı çektiriyorsun . Ancak sonunda, aradan zaman geçince, diyelim ki, kokteyl bitip herkes evine gidiyor. Sabah oluyor ki, seninle keyflenenler arasında hiçbir fark yok. Hatta sen daha iyi konumdasın. Çünkü, Onlar için, lezzet gitmiş, elem kalmıştır. Senin için de elem gitmiş lezzet kalmıştır. Onlar, “keşke ben de içmeseydim şu zıkkımı, hem sağlığıma zarar verdim, hem de elime ne geçti ki diye elem duyacaklar.” Sen ise, “sağlığıma da zarar vermedim ve irademi kullanarak başarılı oldum” diye lezzet duyacaksın.
Yazıklar olsun, birkaç dakikalık, bilemedin bir iki saatlik geçici dünya zevki için sonsuz ebedi saadeti kaybedenlere. Ne mutlu, anlayış ve izan sahibi Mü’minlere ki, bu Dünyada Ahiret için sabır ve sebat gösterirler. Sonsuz bir saadet kazanırlar. Allah (cc) sonsuz saadeti kazananlardan eylesin. Amin.

 

Ahmet Sandal

 

50- KÜRESEL ISINMA VE POZİTİVİZM

İnsanlara “çağdaşlık adına yutturulan” bir akım var. Akımın adı, pozitivizm. Bu akım, kaç yüzyıldır dünyaya hakimse, Batı da o yıllar kadar Dünyaya hakimdir. Bu akım kaç yüzyıldır dünyaya egemense, mazlumlar o yıllar boyunca boyun eğmektedir.

Nedir bu pozitivizm? Özet olarak belirtelim. Pozitivizm, insanın kısır aklını yüceleştiren, akıldan başka bir rehber tanımayan ve bu doğrultuda, bilim kılıfı içinde materyalizme ve Batılılara hizmet eden bir akımdır. Pozitivistler, “insan-doğa ilişkilerinde oldukça taraflı davranırlar, konunun ilahi boyutunu hep göz ardı ederler, insanları kavramlarla, kuramlarla kandırmayı amaçlarlar.

Dünyadaki bilime, yönetime, kültür-sanata ve diğer alanlara halen de egemen olan bu akımı kısaca açıkladım. Son zamanlarda, pozitivistlerce ortaya atılan şu Küresel Isınmaya da kısaca değinelim.

Küresel ısınma nedir? Küresel ısınma, Dünyadaki ortalama sıcaklıkların yıllar içinde düzenli olarak artış göstermesidir. Hangi yıllar içinde? Son yüzelli yıl içinde. Milyarlarca yıl önce yaratılan dünyada son yüzelli yılın sözü mü olur, şeklinde düşünebilirsiniz. Bu şekildeki bir düşünce gerçekten çok doğru ve yerinde bir düşüncedir. Haydi buna da mümkün diyelim. Dünyamız ısındığı için, küresel boyutta kuraklık baş gösterecek, buzullar eriyecek, çölleşme her tarafı saracak, dünyayı sular basacak vb küresel felaketler ortaya çıkacak. Haydi bunları da kabul edelim ve tedbirler alınması gerektiğini düşünelim. Peki çözüm yolu nedir?

Pozitivizmin temsilcileri tarafından çözüm yolu olarak sunulan tedbir, “sera gazı etkisi yapan yakıtların kullanımını yasaklamak” şeklinde kendini gösteriyor. Bu yakıtlar, kömür, petrol vb gibi yenilenmesi mümkün olmayan yakıtlardır. Gelelim işin en can alıcı noktasına. Bu yakıtları ölçüsüzce sanayi ve teknolojinin kullanıma açan ve gerekli tedbirleri düşünmeyen kim? Yine pozitivizm. Yine pozitivizmin ağababaları, yani kapitalistler ve materyalistler.

Ey pozitivizm, Ey materyalizm, Ey kapitalizm adınız batsın sizin. Sonunda onu da yaptınız ve dünyanın başına büyük bir felaketi diktiniz. Dünyayı büyük bir felaketin eşiğine siz getirdiniz. Nasıl mı?

İnsan, pozitivizmin vermiş olduğu sarhoşlukla, pozitivizmin vermiş olduğu sahte güvenle, dünyayı yalnızca kendisinin sandı. Dünyadaki çevre değerlerinin, toprağın, havanın, suyun yalnızca kendisine hizmet etmesi için yaratıldığını düşündü. Diğer canlıların haklarını hiç aklına getirmedi. Halbuki, hayvanlar da, kuşlar da, bitkiler de, ağaçlar da aynı insanlar gibi birer ümmettir (birer topluluktur) ve onların da hakları vardır. Diğer canlılar ekosistem içinde güzel bir uyum sergilerken bu uyumu insan bozdu. Bilinmektedir ki, bitkiler ve hayvanlar ekosistem bütünlüğü içinde görev yaparlar. Örneğin, toprağa düşen bir hayvan leşini diğer hayvanlar sanki bir temizlik görevlisi gibi yerler, tüketirler. Ama insanoğlu öyle değil. İnsanoğlu devamlı kirletir. İnsanoğlu, kendi çıkarları için ormanı keser, nehirleri kirletir. Bu fiilleri o kadar ölçüsüzce işler ki, kendi sonunu hazırladığını, kendi kıyametini çağırdığını bile düşünemez. Bunun adı aymazlıktır, bunun adı ahmaklıktır.
İnsanoğlu, yaratılmışların en şereflisidir ama, aynı zamanda da nankör, düşüncesiz ve bencildir de. İnsanın bencilliğinin, düşüncesizliğinin, nankörlüğünün bir tezahürünü, çok açık ve net bir şekilde, çevreyi, doğayı tahrip etmesinde görmekteyiz. Pozitivizmin, bu bencilliğe, bu nankörlüğe bir tedbiri, bir çözümü var mı? Yok. İnsanoğlunun doğayı tahrip etmesinin en büyük nedeni “doğayı bir emanet olarak görmemesi” değil mi? Pozitivistler, “emanet kavramı”nı hiç dikkate aldı mı, hiç aklına getirdi mi? Hayır. İnsan, bu Dünyayı ve içindeki nimetleri Kur’an-ı Kerim’de emredilen tarzda değerlendirseydi, böyle bir sorun meydana gelir miydi? Kesinlikle gelmezdi.

İşte, küresel ısınma, küresel ısınma diye feryat eden pozitivistlerin bu hususlara da eğilmesi ve bunu da araştırması, bunu da dillendirmesi gerekir. Maalesef, bu yapılmadığı gibi, küresel ısınma kavramı bir şal gibi bütün soruların üzerini örtmektedir. Evet, pozitivistler sorumluluktan kaçmıştır. Küresel ısınma diye bir kavram ortaya atmış, dikkatlere başka yöne çekmiş, kendi sorumluluklarından kaçmıştır. Pozitivistlerin, “küresel ısınmadan biz sorumluyuz” demeleri gerekirken, “küresel ısınmaya bizim yanlış eğitim ve tek taraflı bilim metodumuz neden oldu” demeleri gerekirken, “küresel ısınma” diye bir kavram icat ederek, dikkatleri başka tarafa çekmişlerdir.
Kısacası, pozitivizm sorunun asıl nedenini ve çarelerini tam olarak, tüm boyutlarıyla açıklamıyor. Diğer sorunlarda yaptığının aynısını yapıyor. Pozitivizm “sorun” üretiyor, ürettiği soruna ilişkin bazı çözüm teorilerini de birlikte üretiyor.

Kısacası, küresel ısınma dahil, bütün çevre sorunlarının temelinde, esasında pozitivizmin aklı yücelten “sakat anlayışı” var.

 

Ahmet Sandal

 

51- BİR RAMAZAN GÜNÜNDE ACZ HAKKINDA DÜŞÜNDÜKLERİM

İnsanî bir haslettir acz. Bizi Yaratan (cc ) zayıflığımızı, fakrımızı ve muhtaciyetimizi de öyle güzel, öyle kapsamlı yerleştirmiş ki içimize, adeta insan deyince hemen acz akla geliyor.

Bir tarafta sonsuz ihtiyaç ve kusurlar silsilesi var ki, bu insandır. Diğer tarafta kusurdan münezzeh ve hiçbir şeye ihtiyaç duymayan sonsuz kudrette bir Yaratıcı var ki, o Allah’(cc)tır. İnsan, Allah’a yol bulmak ve varmak istiyor. İşte bu yolun başlangıç noktası acz’dir. İnsan, bir istinat noktası bulup Allah’a yükselmek istiyor. İşte bu yükselmenin istinat noktası acz’dir.

Yaratılan insanın, Yaratıcısı (cc) karşısında en kuvvetli istinat noktası “aczinin farkında olmasıdır.” İşte insanoğlu bu istinat noktasına dayanırsa ve ondan kuvvet alırsa, yüceler yücesine çıkar. Aczini bilen yükselir. Yükselmeye yol arayanlara ilk tavsiyem, “Kardeşim, aczinin farkına var ve oradan yüksel.” Teşbihte hata olmasın, siz bir taş, bir kaya üzerine binerek gökyüzüne atılmak istiyorsunuz ve öylece Allah’a ulaşmak istiyorsunuz. Taş ya da kaya üzerinde bir manivela ile (kaldıraç ile) gökyüzüne fırlatılacaksınız ve tabir caizse, Allah’a doğru yol alacaksınız. Bu taşı, bu kayayı gökyüzüne fırlatmak için, manivelanın dayanması gereken sağlam bir nokta, iyi bir istinat noktası arıyorsunuz. Ki o taş en yükseğe uçsun. Sana o noktayı gösteriyorum, o nokta acz noktasıdır. Aczini bilirsen en yükseğe uçarsın Allah’ın izniyle. Başka bir teşbihte bulunalım. (Yine söylüyorum, teşbihte hata olmaz) Siz bir roketin içine girip Allah’a uçacaksınız, ancak, roketin rampası nereye kurulacak, bunu bilmiyorsunuz ve bana soruyorsunuz, “bu roketin rampasını nereye kurayım ve nereden havalanayım?” İşte cevabım, roketini acz rampasına kur ve oradan havalan.

Yükselmeye yol arayanlara başlangıç noktası işte yukarıdaki teşbihlerde gizli. Teşbihleri iyi anlarsan mesele yok. Aczinin farkına varırsan mesele yok. İnsan etten ve kemikten müteşekkil bir varlık, zayıf ve aciz. Bunun farkına vardıkça, yol alıyor, bunun farkına vardıkça yükseliyor.

İnsanoğlu aczinin farkına, fakrının farkına en çok ne zaman varıyor biliyor musunuz? Bir büyük olayla karşılaştığında ya da yaşı ilerledikçe veya oruçlu ya da aç durumda iken. Evet, aczin farkına varılmasında bu üç husus çok müteessirdir. 1- Güç yetmeyecek bir büyük olayla karşılaşmak. 2-Yaşlanmak. 3- Oruçlu ya da aç durumda beklemek.

1- Bir büyük olay dediğimizde nedir bu? Allah kimseye vermesin, çaresiz bir hastalık, çok büyük bir kaza ya da benzeri olaylar, insanda zayıflığı ve güçsüzlüğü hemen ortaya çıkarır. Çok zenginsiniz, çaresiz bir hastalığa yakalandınız, “paranız beş kuruş fayda etmiyor”. Göz göre göre eriyor ve ölüme son sürat yaklaşıyorsunuz. İşte aczi ortaya çıkaran bir hakikat budur. İnsan bu acz içinde tek melce (sığınılacak yer) olarak Rabb(cc)ini görür ve durumun O(cc)’na arz eder. Bir denizaltı içindesiniz, denizin tam ortasında kayboldunuz, denizin ta diplerinde, kimsenin bilmediği ve görmediği bir yerde mahpus kaldınız, sizi kim kurtarabilir? Yalnızca Allah. Bunun için aczinizin ve fakrınızın farkına vararak, acilen dua ve niyazda bulunmalısınız, Yunus Peygamber (as) gibi.

Yunus Peygamber (as), bir balık tarafında yutulduğunda, balığın karnında hapis kaldığında, o en zayıf, o en çaresiz durumda, aczinin farkına vardı ve "La ilahe illa ente, sübhaneke inni küntü minezzalimin" (Senden başka ilah yoktur, Sen bütün noksanlıklardan münezzehsin, muhakkak ki ben nefsime zulmettim) dedi ve kurtuldu. Bu husus Enbiya Suresi 87. ve 88. ayetlerde şu şekilde beyan edilir. “Zünnûn'u da hatırla. Hani öfkelenerek (halkından ayrılıp) gitmişti de kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıklar içinde, "Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni bütün noksanlıklardan uzak tutarım. Ben gerçekten (nefsine) zulmedenlerden oldum" diye dua etti. Biz de duasını kabul ettik ve kendisini kederden kurtardık. İşte biz mü'minleri böyle kurtarırız.”

2- Gelelim yaşlılığa. Biz insanoğlu, aczimizi ve fakrımızı, güçsüzlüğümüzü ve zayıflığımızı en çok yaşadıkça, yaş kemale erdikçe daha iyi anlarız. Evet, yaşadıkça bir hususu daha iyi anlarız, gün geçtikçe dermandan düşer, gün geçtikçe daha güçsüz hâle geliriz. Yani bedenen zayıflayan insan, vücut olarak güçsüzleşen insan idraken güçlenir. Güçlenir ve anlar, “hiçbir şeye gücüm yetmiyor.” Gençken öyle mi? Hayır, gençken bedenen güçlüdür, vücutça kuvvetlidir, ancak idrakçe zayıftır, anlamaz. Genç insan aczinin ve fakrının farkına daha zor varır. Çünkü, “taşı sıksa, suyunu çıkartacak sanır kendisini.” Halbuki hâlden hâle girecek ve zayıflayacak. İnsanoğlu, hâlden hâle girerken, diğer tarafta sonsuz kudretteki Yaratıcı (cc) ki, O(cc)’nu ne yaşlılık bulur, ne de zayıflık bulur. O (cc) her zaman, ezelden ebede aynı kalır. İşte bu düşünceler içinde, yaşlılığımızda acz içinde ve zayıf bir biçimde, O(cc)’nun kapısını çalarız, O(cc)’ndan imdat dileriz.

3- Yukarıda hastalık ya da benzeri durumlarda ve yaşlandıkça aczimizin farkına varırız dedik. Bunlardan ayrı olarak insan aczinin farkına bir de oruçlu ve aç durumda iken varır. İnsan o kadar zayıf ve o kadar güçsüz ki, birkaç gün yemese, birkaç gün içmese ölecek. Açlık hâlinde, ne yürümeye, ne konuşmaya, ne ayakta durmaya mecal bulabiliyor insan. İşte bu durumda anlıyor ki, acz ve fakr kendisine mahsus bir haslet. Hayatta kalması ancak bazı gıdalarla mümkün. Gıdalar olmazsa yaşayamayacak. İşte Ramazan-ı Şerif’teki orucun bir hikmeti budur. İnsan zayıflığının ve aczinin farkına böyle varsın. Anlasın ki, Dünya’da nimetler olmazsa kendisi yaşayamayacak. Kendisi için halkedilen bu gıdaları yiyemezse hayatını idame ettiremeyecek. Kendisi öyle çok da kuvvetli iplerle bağlı değil Dünyaya.

Nefis terbiyesinde çokça anlatılan bir hadistir. Allah (cc) nefse sorar; sen kimsin ben kimim? Nefis; “ene ene ente ente; sen sensin ben benim” der. Allah (cc) bu cevap üzerine nefse ateşle azap verir. Sonra Allah (cc) yine sorar; “sen kimsin ben kimim?” Cevap aynıdır: “Ene ene ente ente; sen sensin ben benim”. Bu defalarca tekrarlanır her defasında cevap aynıdır. Nefis, ateşle terbiye edilememektedir. Allah (cc), nefsi, bu defa açlık imtihanına sokar. Nefsi günlerce aç bırakır. Allah (cc) tekrar sorar: “Sen kimsin ben kimim?” Açlık imtihanına dayanamayan nefis hizaya gelir ve “Ya Rab ben aciz, fakir bir kulunum, sen benim Rabbimsin” der.

Evet, Ramazan-ı Şerif ve Ramazan’daki oruç ve açlık bizlere bir kez daha hatırlatma da bulunuyor ki, aciz, zayıfız ve güçsüzüz. Aczinin farkına varanlara ve Allah’a acziyle ve fakrıyla varanlara ne mutlu. Bu duygu ve düşüncelerle, bir Mütevazi Âlimimiz gibi, ben de seslenirim "Fânîyim, fânî olanı istemem; âcizim, âciz olanı istemem Ruhumu Rahmân'a teslim eyledim, gayrı istemem İsterim, fakat bir Yâr-ı Bâkî isterim Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim Hiç ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı umumen isterim "

 

Ahmet Sandal

 

52- TEK RAKİBİM NEFSİMDİR

İnsanın nefsiyle olan mücadelesi en azim, en zor ve en çetin mücadeledir. Bu mücadeleden galip çıkmak bir insanın en asli ve en birinci görevi olmalıdır. İnsan ilk önce buna çalışmalıdır. İşte buna çalıştıktan sonra, işte bunu başardıktan sonra gelir, diğer bütün başarılar ve çalışmalar. Bunu başarmayan neyi başarır ki buna çalışmayan neye çalışır ki? İşte bunun için “tek rakibim nefsimdir” diyorum. (Konuya dikkat çekmek için bu başlığı kullandım. İlk ve en büyük rakip de denebilir) Nefisten sonra gelir diğer rakipler. Zaten, bir insanın nefsini yendikten sonra, diğer rakiplerini yenmemesi sözkonusu bile değil. Çünkü en büyük rakibini yenen, elbette küçük rakiplerini de alteder.

Peki nefis mücadelesi nasıl olacaktır? Bunun için iki nokta önemlidir. Önce nefsin çetin ve zor bir rakip olduğunu bilmek ve bunun farkında olmak gerek. Sonra da nefsi yenmek için, içimizdeki iyilikleri ve doğrulukları geliştirmek ve öne çıkarmak gerek.

 

Önce birinci noktayı açıklayalım: Nasıl ki, bir pehlivan güreşte rakibini ciddiye alır ve iyi hazırlanırsa, zafere erişir. Aynı bunun gibi, nefsin çetin bir rakip olduğunun farkında olarak, devamlı uyanık kalmalıyız ve pehlivan gibi güreşe her daim hazırlıklı olmalıyız. Maazallah, bir rehavet ve nefsi küçük ve basit görmek gibi bir yanlış algılama olursa, kendimizi zayıf bırakmış oluruz ve işte o zaman nefis galip gelir. Bu nedenle, en büyük ve ilk rakibimiz nefistir ve onu devamlı kollamalıyız ve tetikte olmalıyız. 

 

Nefis mücadelesinin çok çetin ve zor olduğunu, akıl sahibi yetişkin her insan anlar ve bilir. Tüm Peygamberler ve Evliyalar insanlara nefis mücadelesinin çok zor olduğu hususunda öğüt vermişler ve mücadelede zafere erişmek için yol göstermişlerdir. Bu hususta, Sevgili Peygamber Efendimiz (sallâllâhu aleyhi ve sellem)’in nefis mücadelesine dikkat çekmek için “Cihad-ı Ekber yani Büyük Cihad”  uyarısı mevcuttur. Bu husus Kütub-ı Sikke’de şöyle kayıtlıdır: Peygamberimiz (sallâllâhu aleyhi ve sellem) bir harp dönüşünde, “Küçük cihattan büyük cihada döndük” burmuştur. Büyük bir harpten yeni çıkan Sahabe şaşırarak sormuşlardır: Yâ Rasûlâllâh! Hâlimiz meydanda! Bundan daha büyük cihâd olur mu?” dediklerinde Peygamber Efendimiz (sallâllâhu aleyhi ve selem):“– Evet! Şimdi küçük cihâddan en büyük cihâda; nefsin hevâsı ile mücâhedeye dönüyoruz!” buyurmuşlardır. Evet, nefis mücadelesi en çetin bir mücadeledir ve hatta mücadeleden öte bir mücahededir.

Burada şunu da belirtmek istiyorum. Bu Hadis-i Şerif’in asıl mânâsını anlamakta zorlanan bazı kişiler, “bu hadisin mevzuu” olduğu yönünde iddiada bulunurlar. Bunlar asıl büyük cihad  zalimlerle, kötülerle yapılan cihattır şeklinde bir görüş ileri süreler. Bu kişilere sormak gerek, “nefsini yenemeyen, nefsini alıp da yere seremeyen, zalimi, kötüleri nasıl yensin, nasıl yere sersin?” İşte o görüşte olanlar, yalnızca bu sorumu düşünseler bile yeterlidir. Bu soruyu düşünenler anlar ki, nefsini yenmeyen diğer kötülükleri ve diğer zararlı şeyleri yenemez. Çünkü, en kötü olan başta nefistir. Nefis insana hep kötülüğü emreder. Nefis demek esasında kötülük demektir. Çünkü “nefis kötülüğü ister ve emreder.” Bu hakikat Kur’an-ı Kerim’de Hz. Yusuf (as)un diliyle şöyle beyan edilmektedir: “Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” dedi. (Yusuf Suresi, 53. Ayet)

Şimdi gelelim ikinci noktaya. Nefsi yenmenin yolu Allah’ın izniyle, içimizdeki iyi ve güzel olan fikirleri geliştirmekle, çok çok tefekkür etmekle, iyilikleri öne çıkarmakla sağlanır. Nefsi yenmenin yolu dışarıya ait bir hadise değildir. İnsan kendi içinde halledecektir bu işi. Yani, nefsinin tehlikeli bir rakip olduğunu anlayan bir insan, içinde bir mücadele başlatarak onu yenecektir. İnsanın bu mücadelede örnek alacağı şahsiyetler, Peygamberler ve Evliyalar olmalıdır. Nefisle olan mücadele için Peygamberlerin, Evliyaların Yolundan gitmek gerek. Peygamberlerin yolu ve yöntemi Kur’an’a sarılmaktır. Bunun dışında hiçbir yol başarı ve mutluluk getirmez. Peygamberlerin ve Evliyaların yolundan gitmeyen ve Kur’an’a sarılmayan hüsrandadır. Allah (cc) bizleri bu hüsrandan korusun.

Nefis mücadelesine ilişkin olarak Kur’an’da yüzlerce ayet vardır. Bu noktada Şems Suresi’ndeki dört ayete özel olarak dikkat çekmek istiyorum. Çünkü Şems Suresinde bu hususta açık bir uyarı vardır. “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve kötülükten sakınma yeteneğini ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana (hüsrana) uğramıştır. (Şems Suresi 7-10) Asr Suresi de, zamana, asra dikkat çekmesi açısından üzerinde çok düşünmeyi gerektiriyor.  “Andolsun  Asr’a (zamana) ki, insan gerçekten hüsran (ziyan) içindedir. Ancak, iman edip de salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler başka (onlar ziyanda değildir)” (Asr Suresi) Şahşi görüşüme göre, nefsi yenmenin en basit ve en kestirme yolu bu Surede bulunmaktadır. Hadis kitaplarında belirtildiği üzere, "Resûlullahın Eshâbından iki kimse karşılaştıklarında, biri diğerine Asr sûresini okumadan ayrılmazlardı. Sahabe bu duruma dikkat çekip bizi düşünmeye sevkediyor. Gerçekten de, iman eden, salih amel işleyen ve birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler nefislerini kötülüklerden arındırmışlardır. Nefsini arındıran da hüsrana (ziyana) düşmekten kurtulmuştur, vesselam.

                                                                                                                      Ahmet SANDAL

 

 

 

 
 
  Bugün 9 ziyaretçi (11 klik) kişi burdaydı!  
 
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol