DEVLET MİLLET VE KAMU YÖNETİMİ ÜZERİNE GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELERİM
1-DEVLETİM, MİLLETİM İÇİN NELER YAPABİLİRİM DİYENLER, DEVLETTEN, MİLLETTEN NE KAPABİLİRİM DİYENLER
Geçen gün bir arkadaşıma, yeni memurların, yeni kamu görevlilerinin “vermeye değil de, almaya odaklı” olduklarından, “Devletim için ne yapabilirim kaygısından çok, nerde daha fazla maaşlı bir iş bulabilirim kaygısı içinde olduklarından” bahsetmiştim. Bu durumun şahsımı, gelecek açısından kaygılandırdığını ifade etmiştim. Genç memurların, genç kamu görevlilerin içinde hiç mi idealist yok? Elbette var. Elbette “Devletine hizmet vermeye odaklı” genç kamu görevlileri var. Sözüm onlar için değil. Ancak, “almaya odaklı kamu görevlisi tipi yeni nesiller arasında çok bulunduğu için eleştirim bunlar üzerine”.
Tabi, şimdi okuyucularım, genç kamu görevlilerinin “vermeye değil de, almaya odaklı” olduklarını sonucuna nasıl vardığımı merak edebilirler. Hemen açıklayayım. Önce, yaşadığım bir olayı anlatmakla başlayayım. Bundan birkaç sene önceydi. Çalıştığım Bakanlığa yeni eleman alındı. Yeni alınan elemanlarla, hasbelkader karşılaştığımız ortamlarda, kendilerine, “Bakanlığımız şu şu mevzuatları var, bunlara çalışın, bunları öğrenin diye safça tavsiyelerde bulunuyordum”. Baktım, bir çoğu tavsiyelerimi dinlemiyor bile. Kendi kendime sordum, “acaba, bir yanlışlık mı yapıyorum. Arkadaşları çok mu sıkıyordum.” Sonra, işin rengi anlaşıldı. Öğüt verdiğim bir genç kamu görevlisi: “Abi, sen niye bu mevzuata çalış diyorsun ki, ben burada çalışmayacağım ki, daha yüksek maaş veren yerler var. O görevlerin peşindeyim. Bu mevzuatı öğrenip de ne yapacağım” demez mi? Evet, işe giren birçok yeni personel, hangi kamu kurumunda olursa olsun, kulaklarını kabartmış, yüksek maaşlı başka kamu kurumlarının sınavlarının peşinde. Kısacası, “almaya odaklanmışlar, vermeye değil”. Nitekim yüksek maaşlı görevlere kaçabilenler kaçıyor. Kaçamayanlar da, kaçmak için plan kuruyorlar. Yani, onlar da, Kurumun mevzuatını öğrenmek ve Devlete hizmet vermek derdinde değiller. Tabi, burada kesinlikle bir genelleme yapmıyorum. Hepsinin değil, birçok yeni memurun, birçok kamu görevlisinin bu şekilde düşündüğünü, “vermeye değil, almaya odaklı” olduğunu müşahede ediyorum.
Kamu görevlerindeki sırf gençler mi, “almaya odaklı?” Eski memurlar, yaşlı kamu görevlileri “çok mu idealist?” Asla böyle bir sonuca varmam! Onların içerisinde de, “almaya odaklılar çoğunlukta”. Eskileri tartışmanın bir mânâsı yok. Mühim olan gençlerdir. Eskileri değiştirmenin mümkünatı da yok. Gençleri eğitebilirsek ve “Devlete, Millete hizmet vermeye odaklı” bir nesil yetiştirebilirsek, ne mutlu Bize.
Yazımın konusu, “almaya ya da vermeye odaklılık” olunca, biraz bu husus üzerinde yoğunlaşmak istedim. Düşününce, “bazı hayvanların vermeye, bazı hayvanların da almaya odaklı” oldukları sonucuna vardım. Mesela, keçi, koyun, inek, at, eşek, arı, ipek böceği ve benzeri hayvanların, Allah (cc) tarafından “vermeye odaklı” özellikte yaratıldıklarını fark ettim. Kaplan, aslan, kurt, tilki, sırtlan, çakal ve benzeri hayvanların da “almaya odaklı” özellikte yaratıldığını düşündüm.
Teşbihte hata olmasın, bazı İnsanlar huy, ahlak, karakter ve zihniyet olarak “vermeye odaklıdır.” Bu insanlar, keçi, koyun, inek, at, eşek, arı, ipek böceği ve benzeri hayvanlar gibi İnsanlığa hep faydalı olmuşlardır. Yine teşbihte hata olmasın, bazı İnsanlar da, huy, ahlak, karakter ve zihniyet olarak “almaya odaklıdır.” Bu insanlar da, kaplan, aslan, kurt, tilki, sırtlan, çakal ve benzeri hayvanların grubuna girerek İnsanlığa zararlı olmuşlardır. Birinci kısımdaki İnsanlara, “hasbi İnsanlar” denilir. İkinci kısımdakilere de “hesabi İnsanlar” denilir.
Şimdi, yukarıdaki bu teşbihime bazı hayvanseverler kızabilir ve “niye kaplan, aslan, kurt, tilki, sırtlan, çakal ve benzeri hayvanları zararlı gruba soktunuz. Onlar kendi hayatını yaşıyorlar. Kime ne zararı var” diyebilirler. Hatta, bu hayvanların da derilerinden ve başka organlarından insanlar faydalanmıyor mu? Doğrudur. Bu hayvanlar dahi, esasında İnsanlığa zararlı değildir. Elbette, faydalıdır. Ben yalnızca bir teşbihte bulundum. Esasında, menfaatçi ve almaya odaklı insanlar, haksız yere vurup kırarak başkasının haklarını gasp ediyorlarsa, “elbette tüm hayvanlardan da daha aşağı bir derekededir.” Allah (cc) muhafaza buyursun.
Esasında, konu dönüp dolaşıp şu iki tip insana dayanıyor: “Devletim, Milletim için neler yapabilirim diyenler, Devletten, Milletten ne kapabilirim diyenler!” Allah (cc) Bizleri birinci kısımdaki İnsanlardan eylesin. Amin.
Yazımın sonunda şunu ifade etmeliyim. “Almaya ya da vermeye odaklı olmak, bir idealizm ya da idealsizlik meselesidir. Gençlikle ya da yaşlılıkla alakası yoktur.” Buna rağmen, yeni nesil kamu görevlileri arasında almaya odaklılık daha fazla müşahede edilmektedir. Yeni nesil memurlar işe girdiği andan itibaren, hemen kendisini Kuruma adapte etmiyor ve yüksek maaşlı kamu kurumlarına göz dikiyor. Bunda kamu kurumları arasında ücret farklılıklarının ve ücret uçurumlarının fazla olmasının, elbette büyük payı vardır”. Belki de sorun “sistem sorunudur.” (Sistem sorunu deyince durmak gerek. Almaya ya da vermeye odaklı olmak konusu, aile, okul ve toplum üçgeninde sorgulanmalıdır. Araştırmacılara görev düşüyor.)
Ahmet SANDAL
Kamu Yönetimi Uzmanı
2- BAŞKANLIK SİSTEMİ NEDİR NE DEĞİLDİR
Anayasa paketiyle ilgili halk oylaması geride kaldı. Aylarca bunun tartışması sürdü. Çok şükür bu tartışmalar bitti. Milletimizin sağduyusu her zamanki gibi yine galip geldi. Sandıktan çıkan sonuç her zaman makbuldür. Şimdi yeni bir tartışma başladı. Bu tartışma, “Başkanlık sisteminin Ülkemizde uygulanabilir olup olmadığı” üzerinedir. Çünkü, mevcut iktidarın hedefi “başkanlık sistemidir” diyenlerin adedi, son anayasa referandumundan sonra daha da arttı. Tartışma alevlendi. Bu tartışma ortamında şunu belirtmekte fayda vardır. Esasında, bu tartışma çok da yeni değil. Başkanlık sistemi Ülkemizde, zaman zaman gündeme gelir ve “bir saman alevinin hızlı bir şekilde parlaması gibi gündemde birkaç gün yer kaplar, sonra unutulur giderdi.” Bu seferki tartışma öyle sönecek gibi değil. Çünkü, Ülkemizde yeni bir döneme girdiğimiz çok açık.
Başkanlık sistemiyle ilgili tartışma ne zaman gündeme gelse, üniversite yıllarındaki ve master yaptığım dönemdeki hocalarım aklıma gelir. Anayasa Hukuku derslerine gelen Hocalarımız hepsi de ağız birliği etmişçesine, başkanlık sisteminin şiddetli muhalifleri idi. Söyledikleri tek şey de, “başkanlık sistemi gelirse, Ülkeye tekrar Padişahlık gelir” düz mantığıydı. Sanki, bir anayasa hukuku dersinde değil de, matematik dersindeydik. Hoca sanki 3 ile 5’i çarpıp 15 sayısını net olarak bulduğu gibi, “başkanlık sistemi ile Ülkemizin durumunu çarpıyordu ve eşittir Padişahlık” diyorlardı. Padişahlığın yanına da diktatörlüğü ekliyorlardı. Sanki, Padişahlarımız diktatördü! Yok öyle bir şey. Padişahlarımız da belirli ve hatta sert kurallara tabi olarak görev yapmışlardır. Kimse padişahlarımızın lâyüs’el (sorumsuz) olduklarını sanmasın.
Başkanlık sistemi bir öcü mü? Başkanlık sistemini profesörleri, yazar, çizerleriyle bazıları, neden öcü olarak gösteriyor? İşte bunun uzun uzun sorgulanması gerekir. Bir tarafta mevcut bir sistem var. Başta ABD olmak üzere, Amerika kıtasındaki birçok Ülkede uygulanıyor. Bu sistemin yarı başkanlık dedikleri ikinci bir modeli var ki, Fransa’da ve bazı başka Ülkelerde uygulanıyor. Bu Ülkelerde uygulanan sistem neden “bizde uygulanamaz” olarak gösterilmeye çalışılıyor? İşte bu sorunun cevabı çok önemli. Bu sorunun cevabı çok da zor değil. Başkanlık sistemine karşı olanlar, “millete güvensizlik duyanlardır”.
Esasında bu konu, “her türlü öcü ve korkutmalardan uzak bağımsız bir şekilde tartışılmalıdır”. İşte bu hususta kısa bir bilgi.
Başkanlık sistemi, icra (yürütme) ve teşri (yasama) gücünü oluşturacak kişilerin doğrudan halk tarafından ve ayrı ayrı seçimlerle işbaşına getirildiği ve bu iki gücün birbirinden tamamen bağımsız işlediği bir yönetim modelidir. Parlamenter sistemde ise genel yönetim için bir seçim yapılarak, bu seçim sonucunda parlamento içerisinden bir hükümet çıkarılmaya çalışılmaktadır. Cumhurbaşkanı da yine bu parlamento içinden seçilmektedir. Parlamenter sistemde yasama ve yürütme ilişkileri birbirinin içerisine girmiş olup netlik yoktur. Parlamenter sistemde cumhurbaşkanına meclisin seçimlerini yenileme yetkisi bile tanınmıştır. Halbuki başkanlık sisteminde, başkanı parlamento değil doğrudan halk seçiyor. Bu modelde hükümetin kurulamaması diye bir problem de yoktur. Başkanlık sisteminde yürütme yasamayı feshedemez. Yasama da yürütmeyi fesh edemez. Her ikisi de birbirlerinin yetki alanlarına giremez. Neticede bu sistemde yasama ve yürütme her ikisi de gücünü doğrudan halktan aldıkları için kuvvetli bir konumdadır.
Yukarıda açıklandığı gibi başkanlık sistemi demokratik bir modeldir ve “asla öcü değildir”. Başkanlık sistemine diktatörlüğe neden olur diye karşı çıkmak, yukarıda açıklandığı üzere güçlü bir meclisin varlığı kaşırında ne kadar doğrudur? İşte bunun izahı gereklidir. Görüldüğü üzere, yasama da güçlüdür, yürütme de güçlüdür. Bu iki güç birbirini dengelemiştir. Başkanlık sisteminin dünyadaki uygulamalarında meclis, başkanın bazı karar ve harcamaları üzerinde yetki sahibi olduğu için, başkan meclisin gölgesinde kalabilmektedir. Bu gerçekler ortada iken, başkanlık sistemi diktatörlüğe yol açacak demek çok da anlamlı gelmiyor.
Milletimiz için hangi yönetim daha hayırlı ise o olsun. Vesselam.
Ahmet SANDAL
Kamu Yönetimi Uzmanı
3- İDEAL YÖNETİM ÜZERİNE DÜŞÜNCELERİM
İnsanların topluluk halinde yaşadığı her yerde yönetim vardır. Bu bakış açısıyla, teknolojiden ve modern araç-gereçlerden uzak, tabi bir hayat süren bir kabilede de yönetim vardır.
En yüksek teknolojiye sahip en modern araç-gereçlerle donatılmış cemiyetlerde de yönetim vardır. Bırakın insan topluluklarını hayvan toplulukları arasında da yönetim vardır. Allah’ın izniyle bal yapan arılar, yuvalarına yem taşıyan karıncalar, göklerde uçuşan kuşlar ve diğer hayvan toplulukları da bir yönetim içerisindedir. Hayvanların başı boş bir şekilde hareket ettiklerini mi sanıyorsunuz? Elbette öyle değil! Öyleyse, bir toplulukta yönetimin mevcut olması, tabii bir durum, yönetimsizlik ise arızi bir hâldir. Elbette, en kötü yönetim bile, yönetimsizlikten iyidir. Bu durumda “ehven-i şerreyn” şeklinde bilinen bir fıkıh kuralı geçerli olur ve “iki kötüden daha az zararlı olanı” seçilir. Yönetimsizlik elbette istenmez. Yönetim istenir. Yönetimin de “kaliteli, iyi, etkin, verimli ve adil” olanı, başka bir ifadeyle, ideal olanı istenir.
Buraya kadar olan bu sözlerime kimsenin itirazının olacağını sanmıyorum. Peki, “ideal bir yönetim” nasıl sağlanacak? Bu yönetimi kim sağlayacak? İşte, soru ve sorunlar bu noktadan sonra başlıyor. Tartışma bundan sonra kızışıyor.
İdeal yönetimin nasıl sağlanacağı üzerine, öncelikle Peygamberler vahy çerçevesinde esaslı ve kapsamlı bir model sundukları gibi, Peygamberlerin izinde yürüyen âlimler de çeşitli görüş ve düşünceler dile getirmişlerdir. İdeal yönetim üzerine yüzlerce cilt kitap yazılmıştır ve hâlen de yazılmaktadır.
İdeal yönetim üzerine acizane görüş ve düşünce serdetmem gerekirse, şu 8 temel hususun bu mânâda önem taşıdığını düşünmekteyim.
1- “İnsana, Allah tarafından bahşedilmiş temel hak ve hürriyetler vardır. Bu temel hak ve hürriyetlere yönetim saygı göstermek zorundadır. Allah’ın hak ve hürriyetlerle donattığı insanın, başkasının hak ve hürriyetlerine zarar vermediği müddetçe, hak ve hürriyetlerinden asla mahrum edilmediği yönetim idealdir.”
2- “Yönetim, kendini koruma konusunda varlığı, kuvvet ve iradesi olana değil, bu varlık, kuvvet ve iradeye sahip olmayanları öncelik vermelidir. Bu nokta itibariyle, çocuklar, yaşlılar, kadınlar, hastalar, fakirler, zavallılar, hayvanlar ve bitkiler öncelikle korunmalıdır. Bunları koruyan yönetim idealdir.”
3- Kamu yöneticileri ve görevlileri, kendisine her fırsatta gözü açıklık ederek başvuranı ve isteyeni değil, ihtiyacı olduğu hâlde, sırf çekindiği ve utandığı için başvurmayanı ve istemeyeni öncelikle bulmalı ve korumalıdır. Bunu sağlayan yönetim idealdir.”
4- “Kamu yöneticilerinde ve görevlilerinde emanet, adalet ve merhamet fikir ve duygusu mutlaka bulunmalıdır. Kamu yöneticisi ve görevlisine, emanet, adalet ve merhamet penceresinden baktıran ve bu minval üzerinde çalıştıran yönetim idealdir. “
5- “Kişisel yarar ile kamu yararı bir iş ve işlemde karşı karşıya geldiğinde, kamu yararı her zaman kişisel yarardan önce gelmelidir. Kişisel yararını önde tutarak, kamu yararını feda eden bir kamu yöneticisi ya da görevlisi bir hainden farksızdır. Kişisel yararını önde tutan kamu yöneticisi ve görevlisini bünyesinde barındırmayan yönetim idealdir.”
6- “İdare, sağlam irade gerektirir. Sağlam iradenin olmadığı yerde, güzel, adil ve doğru bir idarede olmaz. Sağlam iradeli yönetici ve görevli çalıştıran yönetim idealdir.”
7- “Kamu yöneticisi ve görevlisi israftan kaçınmalıdır. Kamu kaynağını emanet görerek özenle ve dikkatle korumalıdır. Tasarrufu esas alan yönetim idealdir.”
8- Kamu yöneticileri ve görevlileri, şikayet ve mazeret üretmemeli. Sorunlara ve şikâyetlere çözüm bulmalıdır. Kamu yöneticileri ve görevlileri sorunun değil, çözümün bir parçası olmalıdır. Sorun çözen yönetim idealdir.”
İdeal yönetim için gerekli olan hususlar elbette bu 8 maddeyle sınırlanamaz. Başka hususlar da, başka esas ve ilkeler de bu mânâda dile getirilebilir. Ancak, bu esas ve ilkelerin temel olabileceğini düşünüyorum. Bu esas ve ilkelerin uygulamada dikkate alınmadığı bir yönetim ideal olmaktan uzaktır. İdeal yönetime kavuşmayı Yüce Allah’tan niyaz ederim.
Ahmet Sandal
4- KAMU YÖNETİMİNDE REFORM ŞART
Gazetecilikte meşhur “5 n ve 1 k” diye bir kural vardır. Bu kural, “bir haberde, “ne olmuş, nerede olmuş, ne zaman olmuş, nasıl olmuş, neden olmuş ve kim yapmış” şeklindeki hususların mutlaka belirtilmesi” anlamına gelir. Yoksa haberin verilişinde eksiklik vardır. Şimdi, gelin kamu yönetiminde reform konusuna bu 5 n ve 1 k kuralıyla başlayalım.
Kamu yönetiminde “reform şart.” Bu cümle birinci ve ikinci n’yi birlikte açıklar. Birinci ve ikinci “n” için, genelde hiç kimse itiraz etmez ve hiçbir tartışma yaşanmaz. Bu iki hususta büyük ekseriyetli bir fikir birliği ve uzlaşma vardır. Bu reforma tepeden tırnağa, A’dan Z’ye kamu yönetimi içerisinde yapılmalıdır. Kamu yönetiminin neden yapılacağı konusunda da genelde uzlaşma vardır. Çünkü, kamu yönetimin etkinsiz ve verimsizliği nedeniyle reform yapılması gerektiği açıktır. Reformu kimi yapacağı da tartışmasız kabul edilebilecek bir husustur. Kamu yönetimi reformunu hükümetin yapacağı da açıktır. Burada da bir sorun ve tartışma yoktur. Gel gör ki, geriye kalan 2 n konusunda oldukça müphem ve belirsizlik vardır? Bu reform “nasıl” ve “ne zaman” yapılacak? İşte asıl mesele burada. İşte asıl sıkıntı burada. Nasıl ve ne zaman! İşte müphem olan husus budur.
Bu müphem hususlardan “ne zaman” sorusu da yetkili ve ilgililerin takdirindedir. Bu nedenle üzerinde kafa yormaya gerek yoktur. Bu durumda, yalnız 1 n üzerinde fikir beyan edebilirim. O da “nasıl” sorusu üzerinedir. Kamu yönetiminde reform nasıl yapmalı sorusu üzerine uzun uzun açıklamalar yapmak mümkündür. Bu yazıda uzun uzun açıklamalar yerine, kamu yönetiminde reformun 4 alanda yapılması üzerinde duracağım.
Kamu yönetimindeki reformun bir çok alanı kapsaması gerektiği elbette düşünülebilir. Ancak, genelde şu 4 alanı mutlaka kapsaması gerektiğini üzerinde büyük oranda fikir birliği olduğunu düşünüyorum.
Kamu yönetiminde reformun gerçekleştirilmesi gerektiği 4 alan şahsî görüşüme göre şunlardır. 1- Kamu yönetimindeki organizasyon ve teşkilatlanmada dikey yapılanma yerine yatay yapılanma esas alınmalıdır. 2- Merkezden yönetim yerine yerinden yönetim sistemi getirilmelidir. 3- Çalışanlar performanslarına göre değerlendirilmelidir. 4- Çalışanlar arasında eşit işe eşit ücret sistemi esas alınmalıdır.
Kamu yönetimindeki reformun, esasta bu dört alanda olması gerektiğini düşünüyorum. Dikkat edilirse, alanların ilk ikisi, genel mahiyette, yani organizasyon ve teşkilat yapısı üzerine, diğer iki ise özel mahiyette, yani insan kaynakları üzerinedir.
Bu reformların kısa açıklamalarını yapmak gerekirse, şu görüşlerimi ifade edebilirim. Dikey örgütlenme, iş ve zaman kaybına neden olan bir örgütlenmedir. Bir işlemin ikmal edilebilmesi için, memur, şef, şube müdürü, daire başkanı, genel müdür yardımcısı, genel müdür, müsteşar yardımcısı ve müsteşar şeklinde sekiz aşama gerektiriyorsa, bu dikey bir örgütlenmedir. Bu sekiz aşama yerine belki de, iki aşama bile yeterli olacaktır. Dikey örgütlenmede hiyerarşik konum öne çıkar. Yatay örgütlenmede ise iş bölümü ve etkinlik öne çıkar. Merkezden yönetim ve yerinden yönetim noktasında ise şu görüşümü ifade etmek istiyorum. Merkezden yönetim güçlerin tek elde ve tek merkezde toplanmasıdır. Yerinden yönetim ise, hizmetin etkin ve pratik şekilde tabana doğru yayılmasıdır. Bu genel mahiyetteki reformların yanında, kamu yönetiminde çalışanların etkinliğini sağlamak üzere, performans kriterleri getirilmeli ve bu performansı gösteren ile göstermeyen personel arasında değerlendirme farkı olmalıdır. Performansı yüksek olana daha fazla ücret ödenebilmelidir. Eşit işe eşit ücret konusu da tarife ihtiyaç göstermeyecek derecede açıktır. Bir işi memur yapıyorsa farklı ücret, işçi yapıyorsa farklı ücret alması kabul edilemez. Önemli olan işi yapanın unvanı ve statüsü değildir. Önemli olan işin kendisidir.
Kamu yönetimi mevcut hâliyle etkin ve verimli bir şekilde işleyemez. Kamu yönetiminde reform, özellikle yukarıda belirttiğim 4 alanda şarttır. Kamu yönetiminde bu reformun bir an önce sağlanmasını dilerim.
Ahmet Sandal
5- MİLLETVEKİLİ OLMAK ÖNEMLİ DEĞİL
Milletvekilliği ya da Milletin Temsilciliği her Ülkede kendi şartları içerisinde saygın ve değerli bir görevdir. Bu görevi hakkıyla yapan ve kamu yararı için çalışan her vekili, her temsilciyi bu mânâda tebrik ederim. Ülkemiz şartları içerisinde de Milletvekilliği çok kimsenin hâyalini kurduğu bir görevdir. Bu görevin bu saygınlığı ve değeri yanında, dünyevi olarak düşündüğümüzde “tatlı mı tatlı bir görevdir”. Bir laf var ya: “Tadından yenmez.” Aynı onun gibi. Tatlı görev Milletvekilliği için Ülkemizde adeta büyük bir mücadele yaşanıyor bu günlerde. İşte dün (11.04.2011 günü) saat 17.00 itibariyle Milletvekilliği aday listeleri Yüksek Seçim Kuruluna teslim edildi. Heyecan artarak devam etmektedir. Heyecan 12 Haziran 2011 gününe kadar sürecek. O gün Milletimiz sandık başına gidecek. Hayırlısı olsun. İnşaallah hayırlı hizmetler verecekler kazansın.
Bu yazıda esas demek istediğim bu değil. Dünyevi olarak tatlı olan bu görev, eğer hakkı verilmezse ve gerektiği gibi çalışılmazsa, uhrevi olarak büyük mesuliyet getirir. Asıl budur önemli olan. İşte bu noktayı düşünen insan Milletvekilliğine değil, ondan sonraki mesuliyete bakar ve ona göre davranır, ondan dolayı ciddiyetle çalışır.
Evet, aday listeleri belli oldu dedik. Heyecan artarak devam ediyor. Milletvekili olmak için aday listelerine girenler, heyecan yaşarken, Ülkemizin ve tüm Dünyada bildik ve acı dolu, hüzün dolu olaylar da yaşanmaya devam ediyor. İşte önemli olan Milletvekili olmak değil, Ülkemizde ve Dünya’da yaşanan hüzün ve acı dolu olaylara çözüm bulmaktır ya da çözüm bulmaya çalışmaktır. İşte bu seçim atmosferinde her taraf toz duman iken, buna dikkat çekmeyi önemsedim ve bundan dolayı bu yazıyı kaleme aldım.
Ülkemizde ve Ülkemiz dışında bizi etkileyen ve hüzne boğan olayların neler olduğunu az-çok biliyoruz. Şimdi bunların kısa bir listesini bir bir sıralayacağım ve bu kara tabloluk olayları dikkatlere sunacağım. Bu kara tabloluk hadiseler durmak bilmiyor. Asıl mesele Milletvekili seçilmek değil, asıl mesele bu olayları durdurmaktır. Ya da durdurmak için canla başla çalışmaktır.
İşte demek istediklerim şunlar. İşte dikkat çekmek istediklerim bunlar.
1-Tüm Ülke seçim atmosferindeyken, listelerde aday gösterilenler Milletvekilliği heyecanı yaşarken; trafik kazaları yine yurdun dört bir yanında can almaya devam ediyordu. Onlarca haberden birisi memleketim Kahramanmaraş’tan geldi. Habere göre; yol yapım çalışması devam eden bir kavşakta meydana gelen kazada aynı aileden üç kişi öldü. Bu yol çalışmasının bir türlü bitirilemediği için kazaların sık sık o civarda meydana geldiği de o haberdeki yorumlarda ifade ediliyordu.
2- Tüm Ülke seçim atmosferindeyken, listelerde aday gösterilenler Milletvekilliği heyecanı yaşarken; aşırı yağışlar yurdun dört bir yanında sellere ve ölümlere neden oluyordu. Onlarca haberden birisi Erzurum’dan geldi. Erzurum’da tek katlı ve kerpiçten yapılmış bir ev, aşırı yağış nedeniyle üzerine istinat duvarının yıkılması sonucu çöktü. Bu olayda iki çocuğu ve annesi binanın enkazı altında can verdi. Çocuklardan birisi daha bir yaşındaydı. Yıkılan evin resimlerine bakıldığında derme çatma olduğu çok açık bir şekilde belli oluyordu.
3- Tüm Ülke seçim atmosferindeyken, listelerde aday gösterilenler Milletvekilliği heyecanı yaşarken; şiddet, saldırı, adam öldürme, adam yaralama, hırsızlık ve benzeri kara haberler yurdun dört bir yanında meydana geliyordu. Onlarca haberden birisi Samsun’dan, birisi de Adana’dan geldi. Samsun’dan gelen habere göre, adam tartıştığı eşini 51 yerinden bıçaklayarak öldürmüştü. Adana’dan gelen habere göre de, işsiz koca karısını tabancayla öldürmüştü. Bu haberle bir türlü bitmek bilmiyor.
4- Tüm Ülke seçim atmosferindeyken, listelerde aday gösterilenler Milletvekilliği heyecanı yaşarken;; işsizlik, yoksulluk, çaresizlik, pahalılık, adaletsizlik, gelir dağılımında eşitsizlik ve benzeri sorunlar insanımızın belini bükmeye devam ediyordu. Bunlar için herhangi bir haberden örnek vermeye gerek yok. Bu kara tabloyu milletimiz yıllardan beri bizzat yaşamaktadır.
5- Tüm Ülke seçim atmosferindeyken, listelerde aday gösterilenler Milletvekilliği heyecanı yaşarken; ABD Libya’yı havadan vuruyordu. Dün Milletvekilliği listeleri açıklandığında; İsrail yine Filistinlilerin üzerine bomba yağdırıyordu. Dün Milletvekilliği listeleri açıklandığında; Afganistan’da, Irak’ta ve dünyanın çeşitli yerlerinde ABD’nin ve İsrail’in zulmü devam ediyordu.
Bu listeyi uzatmak mümkün. Sizi içerideki ve dışarıdaki bu kara tablo ile fazla karartmak istemem. Dikkat çekmek istediğim yalnızca şudur: Milletvekilliği olmak önemli değil, yukarıdaki kara tabloları beyaz çevirmek önemlidir. Milletvekilliği önemli değil, bu Milletin hayrına çalışmak ve Milletin acılarını dindirmek, Milletin yüzünü güldürmek önemlidir. Milletvekili olmak önemli değildir, önemli olan masumların koruyucusu ve kimsesizlerin kimsesi olmaktır. Vesselam.
Ahmet Sandal
6- BİLGİ TEKNOLOJİLERİNİN KAMU YÖNETİMİNDEKİ ÖNEMİ
Bilgi teknolojilerinin kamu yönetimindeki önemi büyüktür
Bilgi teknolojisi, bilginin bilgisayarlar ve yazılımlar aracılığıyla işlenmesi, dönüştürülmesi, saklanması, korunması, iletilmesi ve bu bilgiye düzenli ve güvenli bir biçimde erişilmesini, ulaşılmasını sağlayan teknolojik gelişmelerdir. Bu alandaki gelişmeler, günümüzde, son sürat ilerliyor ve değişiyor. Bilgi teknolojilerinin bu değişim hızına yetişmek ve günü gününe bu gelişmeleri takip etmek dahi mümkün değil artık.
ilgi teknolojilerinin bu süratli gelişim ve değişimi, kamu yönetiminde de son sürat devam ediyor. E- Devlet, E- İzinler, E- imza ve benzeri elektronik tabanlı iş ve işlemler kamu yönetimin çehresini ve yapısını nerdeyse A’dan Z’ye değiştirmek üzere. Geçen gün bir sohbette şöyle demiştim: “Eskiden, özellikle de demokrasinin sıfıra yakın olduğu Tek Parti Dönemlerinde bu Ülkede, vatandaş çarıklı, dışlanmış ve ikinci planda görülerek memurların büyük kısmı tarafından hor görülürdü. Vatandaşa tepeden bakan memurlar, keyfi bir tavır ve pişkin bir eda ile hor gördükleri vatandaşları “bu gün git, yarın gel” diye azarlarlardı. Şimdi ise, neredeyse, “Devlet dairesine gelmeden işini sonuçlandır” anlayışına doğru gidiyoruz. Hey gidi günler hey! Nerden nereye! Şimdi daha iyi anlıyoruz ki, “vatandaşına tepeden bakan bir memur zihniyeti taş devri anlayışıdır”. Vatandaşına keyfi olarak “bu gün git, yarın gel diyen bir zihniyet, taş devri zihniyetidir.”
Şimdi “taş devri zihniyeti çok gerilerde kaldı”. Şimdi, “bugün git yarın gel” anlayışı geçerli değil, Devlet Dairesine ne bugün ne de yarın gel” devri geçerlidir. Gerçekten de, bilgisayarın başına geçip çocuğumuzun okulundaki karnesini görebiliyoruz. Bilgisayarın başına geçip askerlik tecili için işlem yapıyoruz. Bilgisayarın başına geçip Banka’dan bankaya havale yapıyoruz. Bilgisayarın başına geçip emekliliğimiz kaç gün ya da kaç sene kalmış, bunun hesabını yapıyoruz. Bilgisayarın başına geçip su, elektrik, telefon faturasını ödeyebiliyoruz. Bilgisayarın başına geçip vergimizi ödeyebiliyoruz. Bilgisayarın başına geçip hangi sandıkta oy kullanacağımızı öğrenebiliyoruz. Daha neler neler! Hepsi de bilgi teknolojileri vasıtasıyla gerçekleşiyor.
Bu saydığım hizmetler “hizmetin vatandaşın ayağına getirilmesidir”. Hizmetleri vatandaşın ayağına getiren, “bilgi teknolojileri, bilgisayar tabanlı bilişim sistemlerinin, yazılım uygulamaları ve bilgisayar donanımlarının kapasitelerinin güçlendirilmesi ve işlemcilerinin hızlanmasıdır”. Bilgi teknolojileri hızlandıkça, Devlet’te de işler hızlanıyor. Hızlanmakla kalmıyor, yeni ufuklar açıyor ve demokrasinin gelişimine hizmet ediyor. Bilgi teknolojilerinin kamu yönetiminde etkin ve kapsamlı bir şekilde uygulanması, hizmetlerin bilgi teknolojileriyle hızlı ve pratik çözümlenmesi, vatandaşı Devlet’e daha da yakın ve daha da bağlı kılıyor. İşini bir çırpıda çözen bir kamu yönetimi anlayışını ve pratik ve etkin bir Devlet Yönetimini kim sevmez? Böyle bir Yönetimi aklı başında olan herkes sever.
Bilgi teknolojilerin kamu yönetiminde etkin kullanımı sayesinde, kişilerin Devlet dairelerini gidip gelmeleri sırasındaki zaman kayıpları önleniyor. Bununla birlikte, bilgi teknolojilerinin kamu yönetiminde kullanımı israf ve savurganlığı da önlüyor. Kağıt, kalem ve benzeri kırtasiye malzemeleri daha az kullanılıyor. Kağıt ve kalem sarfiyatının azalması demek, ormanların korunması ve ağaçların daha az kesilmesi demektir.
Bu bakış açısıyla, kamu yönetiminde “bilgi teknolojilerinin faydası ve önemi büyüktür” diyorum. Bilgisayarların ve diğer bilgi teknolojilerinin kamu yönetiminde daha etkin ve daha kapsamlı kullanılarak, israfın ve savurganlığın daha da önlenmesini ve kaynakların böylece yerli yerinde kullanılmasını diliyorum.
Bu dileğimle birlikte şu hususun altını önemle çiziyorum. Bilgisayarların ve bilgi teknolojilerin bu kolaylığına rağmen, zaman zaman “bilgisayarlar bozuk, sistemde arıza var” ve benzeri gerekçelerle, vatandaş devlet dairelerinde beklemiyor mu? Kendilerine zaman zaman “bugün git yarın gel” denmiyor mu? Elbette bu tür sorunlar mevcut. Bu tür sorunları çözmeyen ve vatandaşını mağdur edenler de “taş devri memurları” nitelemesini hak ederler.
Ahmet Sandal
7- ÖNE ÇIKARTILAN ÜÇ KONU ÜZERİNE DEĞERLENDİRMELERİM
Başka Ülkelere benzemez benim Güzel Ülkem, benim Güzel Vatanım. Gündem çabuk değişir. Heyecan fırtınası hiç bitmez. Abartmak gibi olmasın. Teşbihte hata olmasın. Başka Ülkelerin, hele durağan hayatlarıyla bilinen İskandinavya Ülkelerinin, bütün yıl boyunca yaşadıkları heyecan, Bizim Ülkemizde bir ayda yaşanır. Tamam bizim Ülkemizde gündem çabuk değişiyor, etrafımız ateş çemberi. Hem fert olarak hem toplum olarak dinamik bir yapımız var. Bunlar el-hak doğru. Fakat başka doğru bir husus da şu: Bizdeki boyalı basın, kartel medyası ve kanal değil de sanki kanalizasyon olup da üzerimize pislikler boşaltan TV’ler Ülkemizin gerçek gündemini hep saptırıyorlar. Kendi nefsaniyetlerine ve enaniyetlerine uygun bir gündem oluşturmaya azami gayret ediyorlar. “Habbeyi kubbe, kubbeyi habbe yapıyorlar.” Yani istediği haberi şişirdikçe şişiriyorlar. İstediği haberi de söndürdükçe söndürüyorlar. Bu haberlerden elbette etkileniyoruz.
Bu etkilenmeden dolayı, yazı hayatımda bugüne kadar yapmadığım bir işi yapacağım. Boyalı basının, kartel medyasının, kanalizasyon misali yayın yapan TV’lerin öne çıkardığı üç haber üzerine kısa kısa değerlendirmelerde bulunacağım. Haydi bismillah.
1-Bu günlerde Rize Belediye Başkanı’nın bir demeci öne çıkarılıyor. Rize Belediye Başkanı Halil Bakırcı, “hısımlık hasımlığı giderir” mantığını öne çıkararak, “zengin vatandaşlarımızın Güneydoğu Anadolu Bölgesinden dini nikahlı olarak ikinci ve üçüncü eşlerini alabileceklerini” bir öneri olarak ifade etmiştir. Bu öneriye şiddetle karşı çıkan boyalı basının, kartel medyasının, kanalizasyon misali yayın yapan TV’lerin yetkilileri, gazetecileri, televizyoncuları hep bir ağızdan, bir koro gibi, “olur mu böyle şey, bu nasıl saçmalık, bu kadını hor görmedir, bu ilkelliktir” türü sözler sarfettiler, ortalığı velveleye verdiler. Bu öneriye karşı bu tür söylemlerle karşı çıkan insancıklara şöyle sesleniyorum: “Eğer Siz de en ufak bir insanlık varsa, gelin, metres hayatına, zinaya, her türlü fuhşa ve sapkınlığa da karşı çıkın.” Fuhuşa sürüklenen, metres hayatı yaaşayan kadınlardır asıl hor görülenler. Fakat, bilinmektedir ki, Siz insancıklar, bu saydığım kötü ve kerih işleri normal saymaktasınız. Esasında asıl ayıplanması gereken ve yerin dibine batırılması gereken fiil ve işler, “dini nikahlı ikinci evlilikler değil, nikahsız birlikteliklerdir.”
2-1993 yılından beri, her Temmuz ayı içinde, Sivas Madımak Oteli’nde yaşanan o talihsiz ve yanlış olay aynı medya tarafından öne çıkarılır. Bu günlerde de yine öne çıkarılıyor. “Şu kadar sanatçı yakıldı, falan filan. Yakanlar şunlar bunlar.” Tamam. Bu olay yanlış ve lanetlenecek bir olay. Şu özellikle bilinmelidir ki, “bırakın bir insanı, bir hayvanı, bir ağacı yakmak dahi, Dünyanın en kötü ve lanetlenecek işidir.” Bu cihetle bu olayı herkes lanetlemeli. Şimdi boyalı basının temsilcilerine soruyorum: Peki, bu olaydan sonra 5 Temmuz 1993 günü Erzincan’ın Başbağlar Köyü’nde gerçekleştirilen katliam, Sizin tarafınızdan neden aynı önem ve ağırlıkta lanetlenmiyor? Siz boyalı basının temsilcileri, o katliamı yapan bölücü PKK’lı hainleri, alçakları ve adileri aynı şiddette neden lanetlemiyorsunuz? Siz boyalı basının ve kartel medyasının temsilcileri, “Madımak’ta o otelde ölenler sanatçıydı, Başbağlar’da şehit edilenler köylü, gariban vatandaşlar” diye mi onları görmezlikten geliyorsunuz. Şunu unutmayın, Başbağlar’da şehit edilen o köylüler, o garibanlar sırf Müslüman oldukları için özellikle seçilmişlerdir. Başbağlar’daki masum 33 kişi Köyün camisine toplanarak hepsi de bir intikam için şehit edilmişlerdir. PKK denilen hainler güruhu, bu Milletin Dinine, İmanına ve İnancına düşmandır. Bu hainler güruhu emri İsrail’den, ABD’den almaktadır. Kartel medyasında eğer insaf varsa, Madımak ve Başbağlar Katliamlarını aynı ölçüde ve aynı ağırlıkta gündeme getirir. Ayrıca, bu hainler güruhunun asıl hamisinin İsrail ve ABD olduğunu da gündemde tutar.
3-Bu günlerde bir de “siperde çömeldi” haberleri öne çıkarılıyor. Başbakanımız Recep Tayyip ERDOĞAN Bey’in Hakkari’de Gediktepe’de sınıra sıfır noktasındaki bir siperde çömelmesini malzeme yapan basındaki bazı gedikliler buradan hücuma kalkıyorlar. Boyalı basında, “işte korktu, işte rencide olduk, Devlet çömeler mi” gibi sözler ve imalar havada uçuşuyor. Basındaki bu gediklilere (gedikli’nin Türk Dil Kurumu Sözlüğündeki karşılığı, eskimiş demektir) şöyle sesleniyorum: “Ne zamandan beri kuralları uygulamak korkaklık ve rencide olmak mânâsına geliyor.” Siperde olmanın kuralı vardır. Herkes o kurala uymalıdır. Sizin işinize öyle geliyor. Başbakanımız o siperde çömelmeseydi, bu sefer tam zıttı bir sebeble saldırıya geçerdiniz. “İşte bak kurala uymuyor. Hem kendisini hem de kendisinin şahsında Devlet’i tehlikeye atıyor” diye bas bas bağırırdınız. Boyalı basında insaf olsa, olay ve konulara tam bir adaletle yaklaşırdı. Maalesef boyalı basın işine geldiği gibi yazıp çiziyor.
Bu üç habere dayanarak yaptığım değerlendirmelerin özü şudur: Boyalı basın, kartel medyası ve lağım misali yayın yapan televizyonlar işine geldiği gibi yayın yapmaktadır. İşlerine geldiği zaman bu Milletin değerlerine ve özüne saygısızlık etmektedirler. Bu basın ve medya yalnızca Ramazan Ayı’nda bu Milletin değerlerini hatırlamaktadır. O hatırlaması da tamamen duygusaldır!!! Duygusaldır deyince anladınız Siz. Yani tamamen paraya ve maddiyata dayanır, bu adamların hesapları. Boyalı basındaki bu adamları iyi bilmek ve ona göre davranmak gerek. Durum bu. Vesselam.
Ahmet SANDAL
8- ÜÇ ÖNEMLİ MESLEK: ÖĞRETMENLİK,HAKİMLİK VE DOKTORLUK
Hem Dünya’da, hem de Ülkemizde oldukça meşhur üçlemeler vardır. Bize özgü üçlemeler kapsamında, “at-avrat-silah, mülkiye-tıbbiye-harbiye, dün-bugün-yarın, su-hava-toprak, katı-sıvı-gaz, domates-biber-patlıcan, deniz-kum-güneş” ve benzeri üçlemeleri sıralamak mümkündür. Dünyada da benzer üçlemeler elbet vardır. Dünyada geçerli meşhur üçlemeler hakkında fazla bilgim yok. Bu kapsamda bildiğim; “baba-oğul-kutsal ruh” şeklindeki meşhur üçlemedir. Bu meşhur üçleme “teslis inancı” olarak bilinir. Zaten, “teslis” de “üçleme” demektir.
Peki, üçlemelere neden ihtiyaç duyulmuştur? Birinci amaç, konu üzerinde dikkati yoğunlaştırmak, ikinci amaç ise o konuyu en kestirme, en iyi akılda kalacak şekilde sunmaktır. Bu amaçlarından önce söylenmesi gereken ise, “insanların ruhunda üçlemeye karşı bir yakınlık” olduğudur. Ben de bu yakınlık doğrultusunda bir üçlemeye başvurdum. Amacım yeni bir üçleme icat etmek değil ama, dikkat yoğunlaştırmak üzere ben de bu yönteme başvuruyorum.
En önemli üç meslek; öğretmenlik-hâkimlik-doktorluk. Her toplumda her zaman mevcut üç meslek; öğretmenlik-hâkimlik-doktorluk. Tarihten geleceğe uzanan çizgide önemleri hiç azalmayacak üç meslek; öğretmenlik-hâkimlik-doktorluk. Toplumları ayakta tutacak üç meslek; öğretmenlik-hâkimlik-doktorluk. Doğru kullanıldığında toplumları yükseltecek üç meslek; öğretmenlik-hâkimlik-doktorluk. Yanlış kullanıldığında toplumları çökertecek üç meslek; öğretmenlik-hâkimlik-doktorluk. Saygınlığı en fazla üç meslek; öğretmenlik-hâkimlik-doktorluk. Sorumluluğu en fazla olan üç meslek; öğretmenlik-hâkimlik-doktorluk. Kaprise kapalı üç meslek; öğretmenlik-hâkimlik-doktorluk.. Bu listeyi uzatmak mümkün.
Gerçekten de, öğretmenlik, hâkimlik ve doktorluk mesleği en mühim üç meslektir. Bu bugün olduğu gibi, dün de öyleydi, yarın da öyle olacaktır. Bu meslekler ihmale gelmez. Bu meslek erbabı da ihmale gelmez. Bu meslekleri icra edenler, manevi hasletler itibariyle en üstün seviyede olmalıdır. Bu meslek erbabı iyi yetiştirilmelidir. Bu meslekler para için icra edilecek mesleklerden değildir. Burada şunu demek istiyorum. Öğretmenlik, hâkimlik ve doktorluk mesleği gönülden istenerek yapılmalıdır. Kişi, bu mesleği büyün boyutlarıyla baştan tahlil ve analiz etmeli, artılarını değil eksilerini hesaba katarak işe başlamalıdır. Ve en önemlisi mesleğini canı gibi sevmelidir. Esasında, hiçbir meslek sevilmeden yapılmaz. Fakat, bu meslekler sevilmeden hiç yapılamaz. Diğer mesleklerin sevilmeden icrasında olsa olsa bireysel zarar sözkonusur. Eğer, bu meslekler sevilmeden yapılırsa toplumsal bir zarar sözkonusudur. Bu meslekler zor görevdir. Bu zorluğa katlanmak ancak sevmekle olur. Kişi mesleğini sevmiyorsa, zorluğa da katlanamaz. Zorluğa katlanılmadığı yerde, nefis işin içine girer. Nefsin işin içine girdiği yerde ise, “bencilik, kapris, sığ düşünce, günü kurtarma, sureta çalışma ve benzeri olumsuzluklar” görülür. Bazı meslekler bu olumsuzlukları kaldırabilir. Fakat, bu meslekler kaldıramaz. Öğrenci kapris yapabilir, öğretmen yapamaz. Hasta kapris yapabilir doktor yapamaz. Yargılanan kişi kapris yapabilir onu yargılayan hâkim yapamaz. Bir düşünün, öğrencilerine karşı kaprisle hareket eden bir öğretmeni. Bir düşünün, hastalarına karşı kaprisle hareket eden bir doktoru. Bir düşünün, yargıladığı kişilere karşı kaprisle hareket eden bir hâkimi. Düşünmek bile istemiyorum.
Bu mesleklerin önemi konusunda ciltler dolusu kitap yazılır. Bu hususu bir köşe yazısında çok kapsamlı anlatmak mümkün değil. Yazımı bitirirken, Ülkemizin geleceği ve insanlarının mutluluğu için ter döken, olumsuz şartlarda bile olsa azim ve çabasını sürdüren ve bundan dolayı saygınlığı hak eden tüm öğretmen, hâkim ve doktorlarımızı can-û gönülden kutlar, ömür boyu mutluluk ve başarılar dilerim.
Ahmet Sandal
9- REFERANDUM GÜNÜ 12 EYLÜL 2010
Şöyle bir düşündüm. Anayasa değişikliği ile ilgili referandumun 12 Eylül 2010 tarihinde oylanacak olması çok ilginç bir durum. Anayasa değişikliği ile ilgili referandumun 12 Eylül 1980 askeri darbesinin 30. Yılında yapılacak olması, çok çok ilginçtir.
Bir tarafta “askerin iradesinin tecelli ettiği” 12 Eylül 1980, diğer tarafta “halkın iradesinin tecelli edeceği 12 Eylül 2010”. Bu bir tesadüf olamaz. (Zaten hayatta tesadüf de yoktur. Derler ya, “hayatta tesadüfe tesadüf edilmemiştir” diye.) Öyleyse, bu referandumun o tarihe denk gelmesi olsa olsa, “kaderin bir cilvesidir”.
Dikkat ederseniz, 12 Eylül 1980 darbesinin neden yapıldığını tartışmıyorum. Haklı ya da haksız olup olmadığını da tartışmıyorum. Bunu, bu Millet, aradan geçen 30 sene zarfında, zaten, tartışabildiği kadar tartıştı.
Ben, bu yazıda buna değil de, şuna dikkat çekmek istedim. 12 Eylül, halkımızın zihninde, genellikle “asker, ordu, darbe, yönetime el koyma” gibi hususları çağrıştırır. Peki, şimdi ne olacak? Şimdi, 12 Eylül denildiğinde artık tam tersi bir çağrışım olacak. Çünkü, bu tarih artık Anayasa referandumu ile anılacak. İster “evet” oyu çıksın, isterse “hayır” oyu çıksın, önemli olan Milletin iradesidir. Artık kimse, 12 Eylül’ü askerin iradesi şeklinde anmayacak. Ya da artık 12 Eylül’ü başka bir mânâsıyla da anacak. Bu mânâ da, “halkın oyuna başvurulmasıdır, Milletin görüşüne müracaat edilmesidir.”
Nerden nereye, bir kutuptan bir kutuba geçiş demek bu. Bir kutupta “halkın iradesi”, diğer kutupta “askerin iradesi”. Şimdi, “askerin iradesinden halkın iradesine” geçiş sağlanacak. Referandumdan ne çıkarsa çıksın, bu geçiş sağlanacak. Kimse de “halkın iradesinden korkmasın ve saygı göstersin”.
Evet, sözün özü budur. Anayasa konusundaki bu değişiklik paketini ister beğenelim ister beğenmeyelim, ister yeterli bulalım, ister bulmayalım, bunlar önemli değil. Önemli olan, “12 Eylül”ün taşıdığı mânânın değişmesidir. Sanırım, takvimlerin dili olsa, 12 Eylül, şöyle diyecekti: “Oh be, kara bir lekeden kurtulacağım. Evet oyu çıksa da kurtulacağım, hayır oyu çıksa da kurutulacağım.” Takvimlerin dili olsaydı, 12 Eylül, şunu diyecekti: “Yaşasın Millet, kahrolsun Milletin iradesini tanımayan tüm güçler.”
Şimdi, bu sözlerime karşılık şu itirazda bulunanlar olabilir. “12 Eylül Askeri Darbesini yapanlar, Ülkemizde akan kardeş kanını durdurmadı mı?” Cevabım şu: “Evet durdurdu. Ancak, şu da düşünülmelidir. Acaba, 12 Eylül öncesi kardeş kanını akıtanlar ile 12 Eylül sonrası, kardeş kanını durduranlar sakın aynı el olmasın?” ABD denilen örgütün Dünyada ne halt karıştırdığı, günümüzde sis perdeleri kaldırıldıkça daha çok anlaşıyor. (ABD’ye örgüt dedim. Gerçekten de ABD, İsrail gibi oluşumlar, esasında Devlet değil, birer örgüttürler) 12 Eylül’ün hem öncesinde hem sonrasında ABD örgütü vardır. İşte işin püf noktası burası!
Tabi, söylemek istediklerim de asıl bu değildir. Söylemek istediğim, 12 Eylül 2010, bu Millete kaderin bir cilvesi, bir gülümsemesidir. Şimdi bazıları bu gülümsemeyi bile engellemeye çalışıyorlar. “Nerden çıktı şimdi bu referandum” diyorlar. Tabi, o kafalar hep Milletten korkmuşlardır. O kafalar İsmet İnönü kafasıdır. Bakın İsmet İnönü’ye ne diyor? İnönü, CHP'nin eski yayın organı Ulus gazetesinde yayınlanan anılarının 17 Mayıs 1968 tarihli kısmında, kendi ağzından aynen şunları söylüyor: “Kafileyi durdurdum. Subayları bir kenara topladım. İçinde bulunduğumuz vaziyeti bilesiniz. Padişah düşmanınızdır. Yedi düvel düşmanınızdır. Bana bakın, dedim. Kimse işitmesin millet düşmanınızdır…” İşte bu kafalar Milletten korkarlar.
Şimdi İsmet İnönü kafasındakilere sesleniyorum: “Bırakın Kardeşim, “halk sandığa gitsin, istediği şekilde oyunu versin. İster “evet” desin, isterse “hayır” desin. Ama, şu 12 Eylül’ün ismi bir temize çıksın!” Vesselam.”
Ahmet Sandal
10- DEMOKRASİ İMTİHANI VE SAMİMİYET
Hem millet olarak, hem devlet olarak gelin kendimize soralım. Demokraside samimi miyiz, değil miyiz?
Demokraside yalnızca kendimize ve çevremize mi demokratız? Yoksa herkese mi demokratız? Hak ve özgürlükleri yalnızca işimize ve dişimize göre mi istiyoruz, yoksa, herkese ve her keseye göre mi istiyoruz? Bu soruların bizatihi kendileri ve cevapları demokrasi imtihanında çok çok önemlidir. Ayrıca, demokrasi imtihanında yazdığın ve söylediğin önemli değildir. Demokrasi imtihanından hâl ve tavrın önemlidir. Demokrasi imtihanında yazdıkların ve söylediklerin hâl ve tavrınla
birlikte bir anlam ifade eder. Demokrasi imtihanında hâl ve tavır derken, “samimiyeti” kastediyorum.
Samimiyet dediğimiz husus elle tutulmaz, gözle görülmez. İçe ait bir hususiyettir. Samimiyet dediğimiz husus yalnız bir taraftan beklenmez. Samimiyet çift taraflıdır.
Samimiyet imtihanı yalnızca milletle ya da yalnızca devletle geçilecek bir husus değil. Her ikisi de işin içindedir. Her ikisi de samimiyet imtihanını birlikte geçerse, işte o zaman gerçek başarı mevcuttur. Demokratik samimiyet dediğimizde ise
“demokratik ilke ve kuralların sözde kalmayıp özde uygulanması, demokrasinin bütün unsurlarıyla hayata geçirilmesini” kastediyorum.
Peki, samimi demokratik tavır ve davranışlar millet ve devlet olarak gösterilmezse ne olur? Başka bir ifadeyle, demokrasi imtihanında millet ve devlet olarak başarısız olursak ne olur? İşte o zaman, demokrasi özde değil, sözde gerçekleşir. Demokrasi ağacı da kurudu kuruyacak demektir. Demokrasi toprağı da çöle döner. Adeta kupkuru bir ortam! Ne tadı var, ne tuzu var ne de şekeri! Şimdi bu demokrasiden faydalanmak
mümkün mü? Şimdi bu demokrasi yaraya merhem olur mu? Olmaz, elbet.
Öyleyse, demokrasi toprağının hep mümbit olması, demokrasi ağacının hep yeşil kalması, demokrasinin temelinin sağlamlaşması için samimi tavır ve davranışlar her
kesim tarafından gösterilmelidir. Tabii ki en başta yöneticilerce gösterilmelidir. Elbette, demokrasilerde vatandaşlar da samimi olmalıdır. Fakat, öncelikle halkla iç
içe olan Valisi’den Kaymakamı’na kadar bütün Devlet Görevlilerine görev düşüyor. Sonra, ferden ferda olarak tüm Vatandaşlarımıza görev düşüyor.
Gelelim en hassas noktaya, en hassas soruya. Millet olarak demokratik tavır ve davranış noktasında samimi miyiz? Vatandaşlarımızın bu görevi nasıl ve ne oranda yerine getirdiğinin tartışması uzun ve çok boyutludur. Bu hususta kendi gözlemime göre olumlu bir noktada değiliz. Belki de, yöneticilerimiz samimiyet imtihanında yönetilenlere örnek olmalıdır. Peki, devlet görevlileri bu hususta hangi noktadadır. Bu nokta itibariyle, Kahramanmaraşlı bir hemşehrisi olarak demokrat tavır ve davranışlarını bizzat gördüğüm, hem Abant Toplantılarında, hem de
www.ibrahimakpinar.com adlı sitede demokratik görüş ve düşüncelerini müşahede ettiğim Bolu Valisi Sayın Halil İbrahim AKPINAR’ın bir örnek teşkil ettiğini düşünüyorum. Tabi, Sayın AKPINAR bu hususta tek örnek değildir. Binlerce örnek vardır. Bu özellikteki devlet görevlilerinin vatandaşa karşı içten, yapıcı tavır ve davranışlarıyla demokrasi ağacının hep yeşil kalmasına ve temellerinin gittikçe
kuvvetlenmesine hizmet ettikleri açıktır. Bu hizmet, Cumhuriyetimizin gelişmesi ve kökleşmesi açısından büyük önemi haizdir. Bu görüş ve düşüncenin karşısında
olanların, yani demokrasiyi içten gelen bir coşkuyla istemeyenlerin, yalnızca kendisine ve çevresine demokrat olanların, çağımızda yeri olmayan ceberrut Devlet
anlayışını hâlâ savunanların ise Cumhuriyetimize zarar verdikleri bir gerçektir.
Cumhuriyetimizin devam ve bekası, vatandaşlarımızın huzur ve güven içinde yaşaması demokratik ilke, kural ve prensiplerin samimi bir şekilde, tam olarak hayata geçirilmesiyle, başka bir deyişle demokrasi imtihanının başarılmasıyla mümkündür.
Demokrasi imtihanının başarılması ise yukarıda özetlendiği üzere, ancak samimiyetle olur.
Ahmet Sandal
11- KAHT-I RİCÂL (ADAM KITLIĞI) ÜZERİNE DEĞERLENDİRME
Tarihin her devrinde ve her Devlette yetişmiş ve istenen nitelikte adam bulma zorluğu bir sorundur, bir vakıadır. Bu sorunun nedeni, Devlet yönetmenin zor olmasından kaynaklanır. Adam kıtlığı ya da adama olan ihtiyaç her devirde kendisini göstermiş, bir mesele olarak orta yerde durmuştur. Burada “adam”dan kasıt yetişmiş, nitelikli, erdemli, edepli, ilim sahibi, dirayetli ve etrafına nur saçan dört dörtlük insandır. Yoksa “adam” her devirde bol miktarda mevcuttur. Konuyu daha anlaşılır kılmak için, M.Ö.411 ile 324 tarihleri arasında yaşamış Filozof Diyojen’den örnek verelim. Filozofun, gündüz elinde bir fenerle dolaştığını ve fenerle ne aradığını soranlara, “adam arıyorum, adam” dediği meşhur bir deyim olarak bilinmektedir. Buradan anlaşıldığı üzere, “adam”dan kastedilen “dört dörtlük ve nitelikli insan”dır.
Tarihteki bu misâl gibi, bir gün sokağa çıksanız ve “adam arıyorum adam” diye bağırsanız, sizi anlamayanlar, “adamdan bol ne var kardeşim, baksana binlerce adam, seç-beğen” diyebilir. Tabi, az sayıda da olsa, sizi anlayanlar, size gönülden katılanlar ve derdinizi paylaşanlar da olabilir. İşte, bundan dolayı, günümüzde kaht-ı ricâl var mı yok mu, hususu “adama göre” değişir.
Peki nedir bu kaht-ı ricâl? Kaht, kıtlık, ricâl adam, erkek anlamına gelen kelimelerdir. İkisinin bir araya gelmesinden “kaht-ı ricâl”, yani “adam kıtlığı” terimime ulaşılır. Sözcük mânâsı böyle. Kavram mânâsına gelince, kaht-ı ricâli şöylece tanımlayabiliriz. Kaht-ı ricâl, bir ülkede, bir memlekette, ilim, erdem, edep, dirayet sahibi büyük devlet ve siyaset adamlarının yeterli sayıda bulunmaması, yetişmemesi anlamına gelir.
Tarihin her devrinde ve her Devlette yetişmiş insana büyük ihtiyaç olduğunu yukarıda belirttik. Bu ihtiyaçla birlikte kaht-ı ricâl’den bahsettik. Adam kıtlığı (kaht-ı ricâl) ile yetişmiş insana olan ihtiyaç birbirleriyle bağlantılı olsa da ayrı ayrı hususlardır. Konuyu daha anlaşılır kılmak için tarihten örnek verelim. Kurulduğu andan itibaren yetişmiş ve nitelikli insana her zaman ihtiyaç duyan Osmanlı Devleti Tanzimat Dönemine gelindiğinde kaht-ı ricâl sorununu alenen yaşamaya başlamıştır. Başta İngilizler olmak üzere Batılı Büyük Devletler, büyük ve güçlü Devlet Osmanlı’yı yıkmanın tek şartının, onları ilimden, dirayetli devlet adamlarından mahrum bırakmak olduğunu anlamışlardır. İşte bundan dolayı, iki asır boyunca bu iş için uğraşmışlardır. Batılılar, fen ve din ilimlerinin okutulduğu medreselerin yozlaşması için var güçleriyle çalışarak, bu arzularına 19. asrın sonu ve 20. asrın başında ulaştılar. Tanzimat’tan sonra Osmanlıda, devlet ve ilim adamı sayılabilecek çok az kimse yetişmiştir. İşte bu durumdan dolayı, o zamanlar, kaht-ı rical tabiri günlük lisanda dahi çok kullanılır olmuştur.
Günümüze geldiğimizde, yetişmiş insana olan ihtiyacın her devirde olduğu gibi günümüzde de geçerli olduğu bilinen bir gerçektir. Gelelim kaht-ı ricâl’e. Kaht-ı ricâl var mı yok mu, diye soralım. Bu sorunun cevabının “adama göre” değişeceğini de yukarıda belirtmiştik. Kimine göre, günümüzde kaht-ı ricâl vardır, kimine göre yoktur. Diyelim ki, Devletin en üst yöneticisi sizsiniz. Aradığınız ve ekibiniz içinde görmek istediğiniz “adam” ise, size göre kaht-ı ricâl yoktur. Ancak, bir Devlet adamı olarak, bir lider olarak aradığınız ve ekibiniz içinde görmek istediğiniz nitelikli, erdemli, edepli, ilim sahibi, dirayetli ve etrafına nur saçan dört dörtlük ise kaht-ı ricâl vardır. Çünkü, bu özelliklerdeki “adam gibi adamı” bulmak, her devirde zor iştir.
Şimdi, gelelim en önemli noktaya. Devleti yönetenler, yönetilen o toplumun içinden çıkar. Toplumu oluşturan fertler, ne kadar nitelikli ve iyi yetişmiş olursa Devleti yönetenlerin de o ölçüde nitelikli ve yetişmiş olacağı tartışılmaz bir gerçektir. Bir başka önemli husus da şudur. İnsanlar hep “adam gibi adam” bulamamaktan ya da “adam gibi adam”lar tarafından yönetilmemekten yakınırlar. Ancak, kendilerini “adam gibi adam” haline getirmek için çok da büyük bir çaba göstermezler. Bu noktada, kendilerine de büyük bir sorumluluk düştüğünü düşünmezler Herkes, toplum içinden birilerinin çıkıp da Ülkeyi kurtarmasını bekler.
Ahmet Sandal
12- AZ KİŞİYLE ÇOK İŞ ÇOK KİŞİYLE AZ İŞ
Geçen ay içerisinde Güney Avrupa Ülkelerinden birinde bir haftalık bir eğitime katıldım. Eğitim “performans” konusu üzerineydi.
Eğitimi, o Ülkeniz Maliye Bakanlığı çatısı altında kurulu bulunan Mali Mükemmellik Merkezi adlı bir birim üstlenmişti. Bu birim, Dünyanın çeşitli Ülkelerindeki kamu ya da özel sektörde çalışan görevlilere yönelik maliye, verimlilik, performans, denetim gibi konularda bir haftalık ya da daha kısa süreli eğitim kursları organize ediyor. Kurslarla ilgili duyuruyu internetten ilan ediyor. Başvurular internetten yapılıyor. Bu birimde daimi öğretim görevlileri ya da benzeri unvanlarda bir eğitici istihdam edilmiyor. Düzenlenen kursa göre eğitim görevlileri dışarıdan çağrılıyor. Birimde en fazla 9-10 kişi çalışıyor. Yani en fazla 10 kişi ile Avrupa’ya hitap eden bir eğitim merkezi kurmuşlar. Gerçekten hayran olmamak mümkün değil. Bu birim 2001 yılında bir program dahilinde kurulmuş ve Güney Avrupa’daki bazı Ülkelerin Maliye Bakanlıklarını da programa üye etmişler. 2001 yılından itibaren özellikle Güney ve Doğu Avrupa Ülkelerinden binlerce kamu ve özel sektör görevlisini eğitime tabi tutmuşlar.
Evet, bu yazının maksadı, başka bir Ülkenin eğitim merkezini övmek ya da reklâmını yapmak değildir. Zaten bundan dolayı da Ülkenin ismini belirtmedim. Tek maksadım, az kişiyle çok iş yapıldığının bir örneğini bu eğitim merkezi bünyesinde müşahede ettiğimden, bu husus bize örnek olur mu, acaba? Ülkemizdeki kamu kuruluşlarında “az kişiyle çok iş, çok kişiyle az iş yapıldığı” bir gerçektir. İşte bu meselenin nasıl çözüleceğinin derdindeyim. Bizim Ülkemizde de yüzlerce kişinin istihdam edildiği, öğretim görevlisi ve diğer çalışanlarıyla yüzlerce kişinin çalıştırıldığı kamuya ait eğitim merkezlerinde bırakın dünyaya hitap etmeyi kendi Ülkemize bile hitap edemiyoruz. Üniversitelerimizde de onlarca enstitü ve eğitim merkezleri var. Bu enstitülerin hangisi dışa açık? Hangisi dışarıdan bu kapsamda öğrenci temin ediyor ve az personelle çok iş yapıyor? Bunu çok merak ediyorum. Maalesef bizdeki üniversitelerdeki araştırma ve eğitim merkezlerinin bir çoğunda acı tablo şu: “Çok kişiyle az iş yapılıyor. Hatta öyle zaman oluyor ki, çok kişiyle hiç iş yapılmıyor.”
Bu noktada şunu belirtmek zorundayım. Bir yerde çok adam varsa, bu durum, büyük ihtimalle, o yerde az iş yapıldığının bir göstergesidir. İktisatta bir kural vardır. Azalan Verimler Kanunudur bunun adı. Bu kurala göre, bir yerde yeni kapasite artışı yapılmadan alınan her eleman, verimlilik değil verimsizlik meydana getirir. Hatta öyle zaman gelir ki, “adam sayısı artıkça, verimlilik düşer.” Bu hususu daha açık bir şekilde belirtmek gerekirse, bir atölye örneği verelim. 100 m2 alanı bulunan bir atölyede 5 kişi çalışıyor. Bu alanda, yalnızca insan sayısını artıralım, diyelim ki 10’a çıkaralım. Bu durumda, yalnızca insan sayısını artırdıkça, yani makine ve ekipman aynı kaldıkça verimlilik azalır. Öyle bir zaman olur ki, eleman sayısı artıkça üretimde bırakın verimin artmasını, üretim dahi azalır. Çünkü dar bir mekânda kalabalık şekilde çalışanlar birbirinin ayaklarına dolanmaya başlarlar ve üretime engel olmaya bile başlarlar. Bunu niye anlatıyorum? En iyi etkinlik, “esasında az kişiyle, fakat profesyonel ekiple sağlanır.”
Kamu sektöründe, işte bu profesyonelleşme yok. Ülkemizde kamuda öyle birim ve kuruluşlar var ki, ne performans belli, ne de çalışanların ne iş yaptığı belli. Bu belirsizlik içerisinde, bir bakıyorsunuz ki, “sırf kadrolar boş diye elaman alınıyor.” Tamam, haydi bir şey demeyelim. Gençlere istihdam sağlanıyor. Gençlerimiz işe giriyor. Bunu itiraz etmesek de, şunu belirtmek zorundayız. Şartlar aynı kaldıkça, oraya yeni eleman alımı, beraberinde verimde azalma getirecektir.
Altını çizerek tekrar ediyorum. Kesinlikle kamuya yeni eleman alınmasına karşı değilim. Benim karşı olduğum, Ülkemizde özellikle kamu sektöründe “az kişiyle çok iş, çok kişiyle az iş yapıldığı” hususuna dikkat çekmektir. Kamu kurum ve kuruluşlarında öyle birimler var ki, az kişiyle çok iş yapılıyor. İşte eleman alınacaksa, bu birimlere alınsın. Bunu da hassaten belirtmek gerekir. Zamanında bir birim kurulmuş, kadro verilmiş. Gel zaman git zaman o birimdeki kadrolarda emeklilik ve benzeri nedenlerle kadrolar boşalmış, “haydi bu boş kadrolara eleman alalım.” İşte yanlış olan budur. Önemli olan o birim işe yarıyor mu? Bir de, fazla personelin istihdam edildiği yerden, az personelin istihdam edildiği yerlere eleman takviyesini nedense, bir türlü etkin bir şekilde sağlayamıyoruz. Abartmak gibi olacak, ancak, “çok personelin olduğu yere yeni eleman gönderiliyor, az personelin çalıştığı yerden de eleman alınıyor. Durum nerdeyse böyle!”
Evet, yazıma yurtdışındaki bir gözlemimle başladım. Böyle başladığım yazımı, Ülkemizdeki kamu kurum ve kuruluşlarındaki genel personel yapılanmasının acı durumunu gözler önüne sermekle sona erdiriyorum. Dilerim, “az kişiyle çok işin gerçekleştirildiği” günlere biz de kavuşuruz.
Ahmet Sandal
13- KAMU YÖNETİMİNDE EKONOMİKLİK, ETKİNLİK VE VERİMLİLİK
Kamu yönetiminde ekonomiklik, etkinlik ve verimlilik kavramları günümüzde, geçmişe nazaran daha çok gündeme gelmeye başlamıştır.
Esasında sözkonusu bu kavramlar özel sektöre ve işletmelere ait kavramlardır. Bu kavramlara kamu yönetiminde neden ihtiyaç duyulmaktadır? Bunun birçok nedeni olsa da, ana nedeni vatandaşların vergileriyle finanse edilen kamu yönetiminin medya ve basın yayın araçlarının ve iletişim tekniklerinin gelişmesiyle daha çok gözönünde olmasındandır. Artık kamudaki savurganlık ve etkinsizlik daha çok dikkat çekmektedir. Bunun yanında, günümüzde kamu yönetimi geçmişe nazaran daha karmaşık ve daha uzmanlık gerektiren bir konumdadır. Bu durum Ülkemiz için sözkonusu olduğu gibi dünyadaki tüm kamu yönetimleri için de geçerlidir. Dünyadaki tüm kamu yönetimleri ulaştığı yeni konum itibariyle çok boyutlu bir durumdadır. Eskiden personel, mevzuat, bütçe ve bina, araç-gereç gibi fiziki imkânlar bir kamu yönetimi için yeterli görülürken, günümüzde bu unsurların yanına, bilgisayar ve internet gibi bilgi teknolojileri, uzmanlık ve işbölümü, yönetişim ve halkla ilişkiler, iletişim ve hızlı haberleşme gibi hususlar da eklenmiştir. Artık bilgisayar, internet olmadan bir kamu yönetimi düşünülemez. Artık yabancı dil bilgisine sahip ve modern teknolojiyi kullanan personel kamu yönetimleri için vazgeçilmez unsurlar arasına girmiştir.
Bu yeni konumundan dolayı kamu yönetimleri geçmişe nazaran daha da masraflı ve daha da paraya dayanır bir durumdadır. Modern teknoloji, yetişmiş ve uzman personel ve diğer unsurların hepsi büyük miktarlarda bütçe ve mali kaynak gerektirmektedir. Kamu yönetiminde bütçe meselesinin yani para unsurunun bu kadar öne çıkması ekonomik, etkin ve verimli kullanımını da gündeme getirmektedir.
Kamu yönetiminde başta mali kaynaklar olmak üzere, tüm kaynakların ekonomik, etkin ve verimli kullanımı ne demektir? Bu kavramları sırasıyla açıklamak gerekirse şunları belirtmek mümkündür.
1-Kamu yönetiminde ekonomi: Yapılan işlerin planlı, programlı ve zamanında yapılması, kaliteli ve mümkün olan en az bedelle gerçekleştirilmesi demektir. Kamuya ait iş ve işlemlerle ilgili girdilerin en ekonomik şekilde sağlanması, insan, araç-gereç ve teknolojinin en ekonomik şekilde kullanılması, yönetim faaliyetlerinin makul ve mantıklı bir şekilde ve plan-program içerisinde gerçekleştirilmesi gibi hususlar kamu yönetiminde ekonomi kavramı içerisinde mütalaa edilmelidir. Bu hususa ilişkin müşahhas örnekler vermek gerekirse, kamuya ait dikey hiyerarşinin azaltılması (mesela şeflik, şube müdürlüğü, daire başkanlığı, genel müdür yardımcılığı ve genel müdürlük gibi uzun hiyerarşik şemanın yerine, doğrudan şube müdürlüğü ve genel müdürlük şeklinde hiyerarşik yapı oluşturulması), ayrıca, iş tanımlarının iyi bir şekilde yapılarak en az personel çalıştırılması ve iş yükünün dengeli ve adil dağılımı, kamuya ait bir işyerindeki bilgisayarların mümkün olduğunca uzun yıllar (mesela masa üstü bilgisayarların en az 10, dizüstü bilgisayarların en az 5 yıl) içinde değiştirilmesi, bir caddedeki kaldırımın taşlarının en uzun süre diliminde (mesela 30-40 yıllık zamanlarda ) değiştirilmesi, kamuya ait bir binanın dış cephesinin boyanması işinin mümkün oldukça uzun yıllar (mesela 5-10 yıl) aralığında gerçekleştirilmesi vb gibi durumlar ekonomiyle ilgilidir.
2-Kamu yönetiminde etkinlik: Kamuya ait gerekli ve güncel hedeflere zamanında ve belirlenen şekilde ulaşılmasıdır. Bu hedeflere ilişkin sözkonusu iş ve işlemlerin ne geç, ne de erken, tam zamanında yapılmasıdır. Kamu yönetiminde etkinlik dediğimizde, hedeflere ulaşılması ve sonrasında ortaya çıkan etkilerin bir bütün olarak değerlendirilmesi anlaşılmalıdır. Bu hususta müşahhas bir örnek vermek gerekirse, orman yangınlarıyla mücadelede yangın başlama ve bitme sezonlarının bölgelerin hava ve iklim şartlarına göre ayrı ayrı belirlenmesi (mesela kurak iklime sahip Akdeniz Bölgesinde yangın sezonu Nisan ayı içerisinde başlatılması, ancak Karadeniz Bölgesinde bu sezonun Haziran ayı içerisinde başlatılması) etkinlik kapsamında değerlendirilmelidir.
3- Kamu yönetiminde verimlilik: Kamuya ait kullanılan kaynaklar ile elde edilen çıktılar arasındaki bağıntıyla ilgilidir. Kamu yönetiminde mevcut kaynaklarla azami çıktılar elde edilmişse verimlilik sözkonusudur. Ya da kamu yönetiminde en az kaynakla gerekli çıktılar elde edilmişse bu da verimlilik kapsamındadır. Bu hususa ilişkin müşahhas örnekler kapsamında, kamuya ait işyerinde (mesela bir vergi dairesinde beş kontrol memuru ile ayda 30 işyeri denetleniyorsa, bir başka vergi dairesinde ise beş kontrol memuru ile ayda 60 işyeri denetleniyorsa) bütün şartlar aynı iken bu sonuç alınıyorsa iki işyeri arasında verimlilik aynı değildir. Ya da bir vergi dairesinde beş kontrol memuru ile ayda 60 işyeri denetlenirken, beş vergi kontrol memuru daha istihdam edildiğinde, denetlenen işyeri sayısı ayda 120’ye çıkmıyorsa, o işyerinde verimsizlik mevcut demektir.
Evet, günümüzde kamu yönetiminde ekonomiklik, etkinlik ve verimlilik önemli kavramlar olarak gündemdedir. Kamu yönetimi vatandaşların vergisiyle sağlanmaktadır. Vatandaşların vergisinin en ekonomik, en etkin ve en verimli kullanılması için kamuda görev alan herkes, amirinden memuruna, müsteşarından müstahdemine kadar herkes gerekli özen ve dikkati göstermelidir. Bu yazıda bu hususta yalnızca kavramlara ve açıklanmasına dikkat çekilmiş ve müşahhas örneklerle konu anlaşılır kılınmak istenmiştir. Bu üç kavramın kamuda nasıl uygulanacağı ve neler yapılabileceği bir başka yazının konusu olabilir.
Ahmet Sandal
14- 12 HAZİRAN SEÇİMLERİNDEN SONRA 12 TESPİT
Bir genel seçimi daha geride bıraktık. Zaman zaman yüksek tempolu ve heyecanlı, zaman zaman tansiyonu düşük ve sakin bir seçim ortamı yaşadık. Çok şükür, halkımızın sağduyusu ve demokratik olgunluğu ile bir seçimi daha huzurlu bir şekilde yüzümüzün akıyla atlattık.
Seçimlerde görev alan, Yüksek Seçim Kurulu üyelerinden İl ve İlçe seçim Kurulu üyelerine, sandık başkanından sandık kurulu üyelerine, polisinden jandarmasına kadar tüm çalışanlara bir Vatandaş olarak teşekkür ederim. Zor bir görevi başarıyla yerine getirdiler.
Evet, seçimler geride kaldı. Şimdi değerlendirmeler ve yorumlar başladı. Gazeteciler, yazarlar köşelerinde enva-i çeşit yorum ve değerlendirmeler yapıyor. Hemen söyleyeyim. Bazı yorum ve değerlendirmeleri kaale bile almıyorum. Bunlar saplantılı, taraflı ve ön yargılı Yazarlardır. O saplantılı Yazarların kim olduğunu cümle alem biliyor. Sizler de biliyorsunuz. Halkın büyük çoğunluğuna “bidon kafalı, göbek kaşıyan” diyerek tepeden bakan zevatı size anlatmaya gerek yok. Onların görevi sanki “hep eleştirmek, hep eleştirmek” gibi bir şey. Onlar hep rahatsız. Ne zaman ki, bu Ülkede bir istikrar olsa, o Yazar, Çizer takımında bir rahatsızlık başlıyor. Bu çok az sayıdaki rahatsız tipler dışında, genelde Yazarların yorum ve değerlendirmeleri makul görülmektedir. Makul ve samimi yapılan her değerlendirme ve yorum baş tacıdır.
Şimdi diğer Yazarların seçim sonuçlarına ilişkin yorum ve değerlendirmelerini bir tarafa bırakalım. Kendi acizane yorum ve değerlendirmelerimi Siz okuyucularıma sunalım.
Seçimleri bulunduğu yerden ve medyadan izlemiş bir kişi olarak ne kadar yerinde değerlendirmede bulunabilirim. Orası bilinmez.
Seçim sonuçlarına ilişkin aşağıda 12 adet tespitim mevcuttur. Bu tespitlerden önce, şu genel değerlendirmemi söyleyeyim. Bu seçimler, çok farklı ve ilginç geçti. Herşey vatandaşın gözü önünde cereyan etti. Vatandaş her şeyi tek tek not etti ve "hiçbir şey gözden kaçmadı". Yurtiçinden ve yurtdışından yapılan spekülasyonları burada tekrar hatırlatmaya gerek yok. Bütün bunlara rağmen vatandaş bildiğinden şaşmadı.
İşte 2011 seçimlerinin sonrasındaki tespitlerim:
1- Seçmen alışkanlıkları kolay değişmiyor.
2- Seçmen, bol keseden atılan vaatlere göre oy kullanmıyor.
3- Sandık başına gelindiğinde, ciddiyet ağır basıyor, gerçekler göz önüne geliyor ve ona göre oy atılıyor.
4- Sessiz çoğunluk istikrarı seviyor.
5- Belden alta vuruşlar seçmen tarafından kabul görmüyor.
6- Korkutanlar değil, müjdeleyenler daha fazla ilgi görüyor.
7- Çok partili hayata geçildikten sonra oluşan iki ana eksendeki (demokrat ve cumhuriyetçi eksendeki) iki büyük parti oyların ekserisini alıyor.
8- Halkımız sözde demokrat ile özde demokratın farkını biliyor ve sözde demokratı sandığa gömüyor.
9- Halkımız laf üretenle hizmet üretenin ayrımını iyi yapıyor.
10- Lider ve ekibinin güven verip vermediğini en iyi halk gözlemliyor.
11- Anketlerle, yalan yanlış haberlerle yapılan yönlendirmeler sonuç vermiyor.
12- Genel seçimlerde oylar adaylardan çok Genel Başkanlara veriliyor.
Bu tespitlerin yanına başka kapsamlı tespitler elbette mümkündür. Onlar da konunun uzmanlarının işidir. Biz burada yalnızca kendi basit gözlemlerimizden kaynaklanan tespitleri sıraladık.
Yazımın sonunda şunu belirtmek istiyorum: Her seçim kendi başına bir tecrübe ve ders çıkartılacak sonuçlar getiriyor. Önemli olan bunları görmek ve değerlendirmeye almaktır. Vesselam
Ahmet Sandal
15- SEÇİMLERDE ADAY OLACAKLARA TAVSİYELERİM
Malum seçim dönemine girdik. Allah nasip ederse, bu yılın Haziran ayı içerisinde seçim var.
Seçime katılacak adaylarda büyük heyecan var. Bu heyecanın belirtileri yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Siyaseti güreş benzetirsek, güreş terimleri ile konuşursak, siyaset pehlivanları daha mindere çıkmadılar. Kenardan heyecanla durumu izliyorlar. Mindere çıkmadan önce pehlivanlar birbirlerine uzaktan, göz ucuyla bakarlar. Durum şimdilik buna benziyor. Sonra mindere çıkınca, ellerini birbirine çarparak, kendi bacaklarının yan tarafına vurarak peşrev çekerler. Resmi olarak adaylık süreci başlamadığı için şimdilik hiçbirisi mindere çıkmadı ve bu durum itibariyle peşrev çekme dönemi başlamadı. Minder dışında heyecanlı bekleyiş devam ediyor. Minder dışından bakışmalar devam ediyor.
Evet, siyasette adaylar önce göz ucuyla bakışacaklar, sonra peşrev çekecekler ve ardından da kapışacaklar. Bunlar, bir adayı kendi partisi içerisinde, adaylık dönemimde bekleyen süreçtir. Bu süreçten sonra bir de milletin seçim süreci var ki, o da çok ağır bir dönemdir. Bunları tek tek düşününce siyasette aday olmak zor. Adaylık süreci ve ardından seçim süreci oldukça sabır ve çaba gerektiren ağır bir süreçtir. İnsanı maddi ve manevi olarak oldukça yorar. Adayların bunu dikkate alarak ve büyük bir bilinçle yola çıkmaları gerekir.
Öyleyse, siyaset, adaylık, seçim ve benzeri konular, basit bir konu değildir. Konunun iyice ölçülüp tartılması gerekir. Bu genel tavsiyemle birlikte, seçimlerde aday olacaklara, içsel analizlerde bulunmayı ve kendileriyle sohbet etmeyi de tavsiye ediyorum. Bu nasıl mı olacak? Soru ve cevaplarla olacak.
İnsan kendisine şunu soracak. Siyaseti ne için istiyorum? Tabi bu soruya karşılık herkesin içinden hangi cevabı vereceğini çok çeşitlidir. Biz en basit ve en bilinen cevap üzerinden analizlere devam edelim. Diyelim ki, nefsiniz size siyaset “hizmet” için istenir cevabını verdi. Hatta, insan nefsi şunu da telkin eder; “en iyi hizmeti sen vereceksin.” Genelde nefis insanı böyle kandırır. Nefse kanmamak için ona peş peşe sorular sormak gerek. “Ey nefsim, en iyi hizmeti ben nasıl yapacağım? Bak herkes da aynı şeyi söylüyor. Herkesin nefsi de en iyi hizmeti kendisinin yapacağını söylüyor. Sakın bu senin bir oyunun olmasın” diye insan kendi kendisiyle sohbet etmelidir. Buna iç musahabe deriz. İç musahabeden sonra iç muhasebe yani manevi muhasebe başlamalıdır.
Maddi muhasebede her zaman iki sütun var. Alacak ya da borç, kazanç ya da zarar, aktif ve pasif gibi. Bunlar hep paraya taalluk eden hususlardır. Ancak, insanın kendi içinde yapacağı nefsi muhasebesindeki artı ve eski hanelere kaydedilecek hususlar hep manevidir. Bir kişi aday olduğunda ya da seçimlere girdiğinde manevi olarak neyi kazanacak, neyi kaybedecek? Bunu iyice analiz etmelidir insan. Aday olduğunda ya da seçimlere girdiğinde dürüstlükten taviz verecek mi? Yalan söyleme durumunda kalacak mı? İnsanlara karşı bazen hırçın ve kaba davranacak mı? Kâlp kırma ve benzeri şekillerde insanları incitecek mi? Ailesini ve sevdiklerini ihmal edecek mi? Nefsini ve benliğini tatmin için çalışacak mı? Bu soruların cevapları evetse ya da gerçekleşmesi mümkünse bunlar manevi muhasebenin eksi tarafına yazılacaktır. Manevi muhasebenin artı tarafına da, insanlara yardım edecek mi? Güçsüzlere güç, garibanlara destek, zavallılara umut olacak mı? İnsanların mutluluğu için çalışacak mı? Manevi ve maddi olarak insanların hizmetinde bulunacak mı? Bu soruların cevapları evetse, elbette bunlar da artı tarafına yazılır. İşte bu manevi muhasebenin analiz ve sonuçları çok mühimdir. İnsan, manen rahatsız olacaksa siyaseti düşünmemelidir.
İşin bir de maddi muhasebe tarafı var. Siyaset için yol çıkanlar maddi muhasebeyi zaten yaparlar bunun için uzun uzun tavsiyeye gerek yok. Ancak kısaca şunu belirtmeliyim, bir kişi aday olduğunda ailesinin nafakasından kısacaksa ve onları mağdur edecekse, bunun da vebali büyüktür.
Bu tavsiyelerimle birlikte şu hususun altını önemle çiziyorum: “Hiçbir şeyi hırsla istemeyin. Nefsinizin oynuna gelmeyin. Her şeyin hayırlısını isteyin.”
Bu tavsiyelerim iyi niyetle düşünülmüş ve acizane sunulmuş önerilerdir. İsteyen alır, isteyen almaz. Kimseyi kırmak ve incitmek istemem. Bu duygu ve düşünceler doğrultusunda seçimlerde aday olacak herkese hayırlı muvaffakiyetler diliyorum. Maksadı bu Millete hizmet olan herkese sonsuz saygım var. Bunun dışında, hedefinde makam, ikbal, para-pul olana ve benliğini yükseltmek için yola çıkana da acıyorum. 2011 yılı Milletvekilliği Seçimleri Milletimiz için hayırlı neticelerle gerçekleşsin, İnşaallah.
Ahmet Sandal
16- KAMU KURUMLARINDAKİ ÜCRET FARKLILIKLARI İNSAN KAYNAĞININ ETKİNSİZ KULLANIMINA NEDEN OLMAKTADIR
Sene 1965. Bir Kanun çıkartılır. İsmi Devlet Memurları Kanunu. No.su:657. Öyle bir kanun ki bu, çıktığı yıldan beri tartışılmaktadır. O zamandan bu zamana kadar aradan geçen süre: 45 yıl. Bu kanun 45 yıldır tartışılıyor. Kimseyi memnun edemeyen ve eleştirilen kanun nedense bir türlü ıslah edilemiyor.
Bu kanun yürürlüğe girmesinden hemen sonra tartışılmaya başlandı dedik ya. Tartışmalar beraberinde kanunda birçok değişiklikleri de getirmiştir. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu özellikle memurların özlük haklarını düzenleyen maddeleri itibariyle belki de binlerce kez değişikliğe uğratılmıştır. Adeta delik deşik edilmiştir. Halen de delik deşik edilmektedir. Bu kanunu herkes bir yerinden eleştirmekte ve en çok da kamuda ücret adaletsizliğine yol açtığından eleştiriye muhatap olmaktadır.
Ücret adaletsizliğine yol açtığı gerekçesiyle eleştirilen bu kanunda yapılan her değişiklik maalesef adaletsizliği daha da artırmaktadır. İlginçtir, ücretlerde denge sağlamak için yapılan değişiklikler bile denge yerine dengesizlik getirmektedir.
Yine ilginçtir, her dönemde bu kanunun ıslah edileceği yönünde siyasiler, bürokratlar demeç üstüne demeç patlatırlar. Fakat iğneli fıçı olduğundan mıdır, yoksa birilerinin işine mi gelmediğindendir midir, bu kanun bir türlü ıslah edilemez.
Şimdi bu noktada önemli bir soru akla gelmektedir. Aradan geçen 45 yıl süresince ıslah edilemeyen ve her dönemde tartışılan bu kanunu kim ele alacak da düzeltecek? Bu soruya karşı bir başka soru da akla gelmektedir. Bunca yıldır delik deşik edilen bu kanunu 1-2 yılda düzeltmek ve yepyeni bir kanun çıkartmak o kadar kolay mı? Elbette kolay değil. Ben de bunun farkındayım. Ancak, benim dikkat çekmek istediğim husus, ücret adaletsizliğinin beraberinde insan kaynağında israflar getirdiği, insan kaynağı israflarının da ülkenin geleceğini köklü bir şekilde etkilediğidir.
Devlet dairelerinde özellikle son 5-10 yıldır kurumlar arası nakil alışkanlıkları adeta insan kaynağı israfına dönüştü. Okulundan mezun olan kişi, müracaatını yapıyor, sınavını kazanıyor, bir kamu kurumunda işe başlıyor ve daha hiçbir şey öğrenmeden başka kurumlardaki ücretlerin çok aşırı bir şekilde fazla olduğunu öğreniyor. Çalıştığı kurumdaki maaşının emsallerine göre çok düşük olduğunu öğrenen devlet memuru, ne yapayım da başka kuruma geçeyim düşüncesine kapılıyor. Bu düşünce yoğunluğu içerisinde kendisini işe veremiyor, kurum mevzuatı ve kurum işleyişi ile ilgilenmiyor bile.
Diyelim ki, 5-10 yıl hiçbir kuruma geçemedi ve kurumun mevzuatını ve çalışmasını hasbelkader ya da mecburen öğrendi. Bir bakıyorsun, o da zamanını kolluyor ve adamını buluyor ve torpillenip başka bir kamu kurumuna uçuyor. Sanki bir kuş misali. Eski Çalıştığı kurum ile yeni nakil olarak gittiği kurumun mevzuat yönünden alakası da yok. Peki, bu memurun 5-10 yıl yetişmesi için sarfedilen çaba ve çalışmalar ne oldu? Hepsi havaya uçtu. Bu memur için o kurumda harcanan hizmetiçi eğitim masrafları ne oldu? O da uçtu. Memur yurtdışına gidiyor, kurum adına 2-3 yıl eğitim alıyor ve gelir gelmez başka kuruma uçuyor. Ne oldu masraflar? O da uçtu. Geçtiği kurumda da 5-10 yıl çalışıyor, ve hooooop diye başka bir kamu kurumuna uçuyor. Bu manzara karşısında insanın şunu diyesi geliyor: Ne o öyle! Devlet daireleri ağaç, devlet memurları kuş mudur?
Evet, konuyu abartılı bir şekilde ve hikaye anlatır gibi anlattım, amma, bu hikaye değil gerçeğin ta kendisi. Bu gerçek şudur ki, bu Ülkede kamu kurumları arasında ücret farklılığı çok aşırı derecededir.
Şimdi burada hangi kamu kurumunda şu kadar ücret alınıyor, şu kamu kurumunda bu kadar ücret alınıyor diye ayrıntıya girmeyeyim. Zaten, hangi kurumda hangi maaşın alındığını devlet memurları iyi bilir. Bunu iyi takip ederler. Çünkü birinci işleri budur.
Burada önemli olan aşırı derecedeki ücret farklılıklarının kurumlar arası nakilleri sürekli ve yoğun bir şekilde gündemde tuttuğudur. Bundan dolayı memurlar arasında etkinsizlik ve hatta kırgınlıkların oluştuğudur. Memurların bir kısmının kendisini aslî işlerine vermedikleri ve zamanlarının bir kısmını torpil bulmak için harcadıkları da gerçektir. Kurumlararası ücret adaletsizliği, bunların yanında yetişmiş insan kaynağı israfına da neden olmaktadır.
Son söz olarak “Ülkemizdeki insan kaynağının etkin kullanılması için kamu kurumları arasındaki ücret dengesizliğinin giderilmesi şarttır” diyorum.
Ahmet Sandal
17-KAMU YÖNETİMİNDE FASİD DAİRE
Fasid daire nedir? Kamu yönetiminde fasid daire nedir? Önce bu iki hususu açıklayalım.
Fasid daire günümüzde “kısır döngü” olarak da bilinen bir deyimdir. Bir konuda dönüp dönüp aynı yere geliniyorsa, iki olay birbirlerinin hem sebebi hem de sonucu ise ortada fasid daire vardır. Kamu yönetiminde fasid daire nedir? Kamu yönetiminde fasid daire çeşitli şekillerde ortaya çıkan ve ortaya çıkması muhtemel olan durumlardır. Kamu yönetiminde fasid daireye ilişkin meseleler çoktur. Ancak, bu yazıda kamu yönetiminde fasid daire dediğimizde en önemli olan iki meseleyi gündeme getireceğiz. Zaten, bu iki meseleye çözüm bulunsa, diğer fasid daireler de kendiliğinden ortadan kalkar. Nedir bu iki mesele? 1- Kamuda etkin ve adil bir yönetim kurulamamaktadır. 2- Kamu yönetiminde ehliyet ve liyakat esas alınmamaktadır. Bu iki hususu kapsayacak şekilde “neden” diye sorduğumuzda şu cevaplarla karşılaşmaktayız ki, bu cevaplar kamu yönetiminde fasid dairenin varlığını çok açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Kamu üst yönetimine ehliyet ve liyakate göre atamalar yapılmadığı için etkin ve adil bir yönetim kurulamamaktadır. Etkin ve adil yönetim kurulmadığı için de ehliyet ve liyakate göre atamalar yapılamamaktadır. Hangisi hangisinden önce gelir? Bu bile belirgin değildir. Tek belirgin olan husus, her iki konu birbiriyle iç içe girmiş bir fasit daire şeklindedir. Ortada büyük bir kısır döngü vardır. Bu kısır döngüyü kırmanın yolu, üst yönetim atamalarının ehliyet ve liyakate göre yapılmasıdır. Bu sağlanmadığı için kısır döngü sürüp gidiyor.
Burada şunu net olarak söylemek durumundayım. Ortada bir fasid daire varsa, onu kırmak kolay değildir. Adı üzerinde kısır döngü, fasid daire. Yani, bir çember şeklinde uzayıp giden bir durum bu. Kırmak kolay değil. Hele birileri çemberi ellerine almış sürüp gidiyorsa, onu kırmak için önce çemberi ele geçirmek gerek. Bundan dolayı, genel kanaat olarak, fasid dairelerden kolay kolay kurtulunamayacağına dair bir düşünce vardır. Bu düşünce bir yönüyle doğru, diğer yönüyle yanlıştır.
Kısır döngüyü kırmak zordur. Çünkü, birileri, yani fasid daireden menfaati olanlar, kısır döngünün ila nihaiye öyle sürüp gitmesini isterler. Bu isteklerinden dolayı da çembere kimseyi dokundurtmazlar. Mesela örneğimizde, ehliyet ve liyakat sistemine göre atamalar neden yapılamıyor? Bu husustaki çember kimin elinde? Kamu yönetiminde üst yönetimin ehliyet ve liyakate göre dizayn edilmesi için yasa değişikliği, hatta anayasa değişikliği gerekli. Yasal değişikli yapılsa, kamuda müsteşarlar, genel müdürler, valiler, başkanlar ve diğer üst yöneticiler belli prosedürler geçildikten sonra (mesela Devlet yönetim akademisini bitirdikten ve sınavları geçtikten sonra) belirli süreler için seçilseler, hem uzun süreli saltanat gibi yöneticilik devri kapanacak, hem de etkin ve adil bir sistem kurulacak. Bu husustaki yasa değişikliğini kim sağlayacak? Politikacı sağlayacak. Kısır döngünün kırılmasını kim istemez? Yöneticiyi kendi emirleri ve görüşleri doğrultusunda “at gibi koşturmaya alışmış” politikacı istemez. İşte görüldüğü gibi, sistemden menfaati olandan, o sistemi değiştirmesini bekliyoruz ki, bu yönüyle o kısır döngünün kırılması zordur.
Fasid dairenin kırılması bir yönüyle kolaydır. Vatandaşı demokratik bir şekilde işin içine katarak ve kısır döngüden kurtulma noktasında politikacı üzerinde baskı kurmasını sağlamak suretiyle bu kısır döngüden kurtulmak mümkündür. Vatandaş bu konudaki isteğini, yani etkin ve adil bir yönetim kurulması noktasındaki isteğini net olarak politikacıya iletmesi ve üst düzey atamaların da ehliyet ve liyakate göre sağlanmasını ısrarla istemesi gerekir. Bu ısrar kısır döngünün kırılmasını sağlayacaktır. Vatandaş bunu ısrarla politikacıdan istemezse, oyunu bu istek doğrultusunda kullanmazsa, kamu yönetimindeki bu fasid daireden kurtulmak mümkün değildir.
Ülkemizde kamu yönetiminde görülen bu fasid daire bünyesinde büyük riskler ve büyük sorunlar barındırmaktadır. Bu fasid daire hepimizin aleyhine bir durumdur. Bu fasid dairenin demokratik yollardan bir an önce kırılması gerekir. Bu konuda görev vatandaşlara düşmektedir.
Ahmet Sandal
18- DEMOKRASİ İMTİHANI VE SAMİMİYET
Hem millet olarak, hem devlet olarak gelin kendimize soralım. Demokraside samimi miyiz, değil miyiz?
Demokraside yalnızca kendimize ve çevremize mi demokratız? Yoksa herkese mi demokratız? Hak ve özgürlükleri yalnızca işimize ve dişimize göre mi istiyoruz, yoksa, herkese ve her keseye göre mi istiyoruz? Bu soruların bizatihi kendileri ve cevapları demokrasi imtihanında çok çok önemlidir. Ayrıca, demokrasi imtihanında yazdığın ve söylediğin önemli değildir. Demokrasi imtihanından hâl ve tavrın önemlidir. Demokrasi imtihanında yazdıkların ve söylediklerin hâl ve tavrınla
birlikte bir anlam ifade eder. Demokrasi imtihanında hâl ve tavır derken, “samimiyeti” kastediyorum.
Samimiyet dediğimiz husus elle tutulmaz, gözle görülmez. İçe ait bir hususiyettir. Samimiyet dediğimiz husus yalnız bir taraftan beklenmez. Samimiye çift taraflıdır.
Samimiyet imtihanı yalnızca milletle ya da yalnızca devletle geçilecek bir husus değil. Her ikisi de işin içindedir. Her ikisi de samimiyet imtihanını birlikte geçerse, işte o zaman gerçek başarı mevcuttur. Demokratik samimiyet dediğimizde ise
“demokratik ilke ve kuralların sözde kalmayıp özde uygulanması, demokrasinin bütün unsurlarıyla hayata geçirilmesini” kastediyorum.
Peki, samimi demokratik tavır ve davranışlar millet ve devlet olarak gösterilmezse ne olur? Başka bir ifadeyle, demokrasi imtihanında millet ve devlet olarak başarısız olursak ne olur? İşte o zaman, demokrasi özde değil, sözde gerçekleşir. Demokrasi ağacı da kurudu kuruyacak demektir. Demokrasi toprağı da çöle döner. Adeta kupkuru bir ortam! Ne tadı var, ne tuzu var ne de şekeri! Şimdi bu demokrasiden faydalanmak
mümkün mü? Şimdi bu demokrasi yaraya merhem olur mu? Olmaz, elbet.
Öyleyse, demokrasi toprağının hep mümbit olması, demokrasi ağacının hep yeşil kalması, demokrasinin temelinin sağlamlaşması için samimi tavır ve davranışlar her
kesim tarafından gösterilmelidir. Tabii ki en başta yöneticilerce gösterilmelidir. Elbette, demokrasilerde vatandaşlar da samimi olmalıdır. Fakat, öncelikle halkla iç
içe olan Valisi’den Kaymakamı’na kadar bütün Devlet Görevlilerine görev düşüyor. Sonra, ferdan ferda olarak tüm Vatandaşlarımıza görev düşüyor.
Gelelim en hassas noktaya, en hassas soruya. Millet olarak demokratik tavır ve davranış noktasında samimi miyiz? Vatandaşlarımızın bu görevi nasıl ve ne oranda yerine getirdiğinin tartışması uzun ve çok boyutludur. Bu hususta kendi gözlemime göre olumlu bir noktada değiliz. Belki de, yöneticilerimiz samimiyet imtihanında yönetilenlere örnek olmalıdır. Peki, devlet görevlileri bu hususta hangi noktadadır. Bu nokta itibariyle, Kahramanmaraşlı bir hemşehrisi olarak demokrat tavır ve davranışlarını bizzat gördüğüm, hem Abant Toplantılarında, hem de
www.ibrahimakpinar.com adlı sitede demokratik görüş ve düşüncelerini müşahede ettiğim Bolu Valisi Sayın Halil İbrahim AKPINAR’ın bir örnek teşkil ettiğini düşünüyorum. Tabi, Sayın AKPINAR bu hususta tek örnek değildir. Binlerce örnek vardır. Bu özellikteki devlet görevlilerinin vatandaşa karşı içten, yapıcı tavır ve davranışlarıyla demokrasi ağacının hep yeşil kalmasına ve temellerinin gittikçe
kuvvetlenmesine hizmet ettikleri açıktır. Bu hizmet, Cumhuriyetimizin gelişmesi ve kökleşmesi açısından büyük önemi haizdir. Bu görüş ve düşüncenin karşısında
olanların, yani demokrasiyi içten gelen bir coşkuyla istemeyenlerin, yalnızca kendisine ve çevresine demokrat olanların, çağımızda yeri olmayan ceberrut Devlet
anlayışını hâlâ savunanların ise Cumhuriyetimize zarar verdikleri bir gerçektir.
Cumhuriyetimizin devam ve bekası, vatandaşlarımızın huzur ve güven içinde yaşaması demokratik ilke, kural ve prensiplerin samimi bir şekilde, tam olarak hayata geçirilmesiyle, başka bir deyişle demokrasi imtihanının başarılmasıyla mümkündür.
Demokrasi imtihanının başarılması ise yukarıda özetlendiği üzere, ancak samimiyetle olur.
Ahmet Sandal
19- BAŞKANLIK SİSTEMİ GÜÇLÜ, ETKİN, ADİL VE EHİL DEVLET OLMAMIZI SAĞLAR MI
Seçimlerin yaklaştığı bir dönemde Başkanlık Sistemini tartışmak insana biraz tuhaf gelse de, güçlü, etkin, adil ve ehil bir yönetim sistemine ulaşmak için bunu tartışmak gereklidir. Zaten, tartışmalar başladı da. Konuya siyasi değil bilimsel açıdan bakmak gerek. Şunu sormak gerek, ABD niye bu kadar güçlü? Başkanlık sistemi bu gücün ortaya çıkmasında ne kadar etkindir? Başkanlık sistemiyle yönetilen Ülkelerden ekonomik ve siyasi açıdan güçsüz olan Ülkeler var mıdır? Başkanlık Sistemi güçlü, etkin, adil ve ehil devlet olmamızı sağlar mı? Şimdi bu noktalar itibariyle konuyu tartışmak gerekir.
Yukarıda birkaç soru sordum, bir soru daha sorayım. “Başkanlık Sistemi bir öcü mü?” Şimdi, hoppala bu da nerden çıktı diye şaşkınlık gösterenler olabilir. Hangi yönetim sistemi öcü olabilir ki? Olsa olsa “diktatörlükler öcüdür”. Evet işte bazı kafalardaki sıkıntı burada başlıyor. Başkanlık sistemini bazı profesörler, bazı yazar ve çizerler öcü olarak gösteriyor.
Bu arada bu tartışma vesilesiyle, üniversite ve master yıllarındaki hatıralarım canlandı. O yıllarda, Anayasa Hukuku derslerine gelen Hocalarımız hepsi de ağız birliği etmişçesine, başkanlık sisteminin şiddetli muhalifleri idi. Söyledikleri tek şey de, “Başkanlık Sistemi gelirse, Ülkeye tekrar Padişahlık gelir” düz mantığıydı. Sanki, bir anayasa hukuku dersinde değil de, matematik dersindeydik. Hoca sanki 3 ile 5’i çarpıp 15 sayısını net olarak bulduğu gibi, “başkanlık sistemi ile Ülkemizin durumunu çarpıyordu ve eşittir Padişahlık” diyorlardı. Padişahlığın yanına da diktatörlüğü ekliyorlardı. Sanki, Padişahlarımız diktatördü! Yok öyle bir şey. Padişahlarımız da belirli ve hatta sert kurallara tabi olarak görev yapmışlardır. Kimse padişahlarımızın lâyüs’el (sorumsuz) olduklarını sanmasın.
İşte kritik bir soru, bazıları, başkanlık sistemini neden öcü olarak gösteriyor? İşte bunun uzun uzun sorgulanması gerekir. Bir tarafta mevcut bir sistem var. Başta ABD olmak üzere, Amerika kıtasındaki birçok Ülkede uygulanıyor. Bu sistemin yarı başkanlık dedikleri ikinci bir modeli var ki, Fransa’da ve bazı başka Ülkelerde uygulanıyor. Bu Ülkelerde uygulanan sistem neden “bizde uygulanamaz” olarak gösterilmeye çalışılıyor? İşte bu sorunun cevabı çok önemli. Bu sorunun cevabı çok da zor değil. Başkanlık sistemine karşı olanlar, “millete güvensizlik duyanlardır”.
Esasında bu konu, yani başkanlık sistemi “her türlü öcü ve korkutmalardan uzak bağımsız bir şekilde tartışılmalıdır”. Benim için tek önemli bir kıstas vardır. O da, “güçlü, etkin, adil ve ehil yönetim kıstasıdır”. İşte bu dört şartı bu sistemde sağlayabiliyorsak, bu sistem makbuldür. Bunun dışında Millete güvensizlik duyanlar ve kendi şahsi çıkarları zedelenecek diye Başkanlık Sistemine karşı olanlar benim nazarımda saygın değildir.
Öyleyse, bu hususta şu noktaların altını da özellikle kalın çizgilerle çizmek gerek. Yukarıda açıklandığı gibi başkanlık sistemi demokratik bir modeldir ve “asla öcü değildir”. Başkanlık sistemine diktatörlüğe neden olur diye karşı çıkmak, güçlü bir meclisin varlığı karşısında doğru değildir. Yani şunu demek istiyorum, Başkanlık Sisteminde Meclis de güçlüdür, Başkan da güçlüdür. Yani denge vardır. Hatta daha da ilerisini söyleyeyim, Başkanlık Sisteminin dünyadaki uygulamalarında meclis, başkanın bazı karar ve harcamaları üzerinde yetki sahibi olduğu için, başkan meclisin gölgesinde dahi kalabilmektedir. Bu gerçekler ortada iken, başkanlık sistemi diktatörlüğe yol açacak demek çok da anlamlı gelmiyor.
Başkanlık Sistemi güçlü, etkin, adil ve ehil devlet olmamızı sağlayacaksa buna herkes can-û gönülden “evet” demelidir. Gelin bunu tartışalım. Ve şunu dileyelim: Milletimiz için hangi yönetim daha hayırlı ise o olsun. Vesselam.
Ahmet Sandal