AİLE VE ÇOCUK ÜZERİNE GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELERİM
1- AİLELERİN HUZUR VE SELAMETİ İÇİN SÜKUNET, MEVEDDET VE MERHAMET
Kur’an-ı Kerim başlı başına mucizedir. Bunu anlamak için Kur’an’ı görmeliyiz. Ona yalnızca bakan değil de gören gözler olmalıyız. Görmek ile bakmak arasındaki farkı biliyoruz. Yalnızca bakan insan bir şey anlamaz. Gören insan anlar. Kur’an’a herkes bakıyor. Ancak görenler ayrı bir ilham ve lezzet alıyor. Evet, Kur’an’ı görmek gerek. Mesela Rum Suresi 21. ayete baktığımızda okur geçeriz. Ancak gördüğümüzde neler görürüz neler.
Yüce Allah (cc) bu ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:"Kendileri ile sükunete kavuşasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi (meveddet) ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır."
Şimdi bu ayeti gelin bir tefekkür edelim. Ayrıntılı bir şekilde mütalaa edelim. Ayette önce, sükunetten bahsediliyor. Sükunet nedir? Sükunet Arapça bir kelimedir. Sükun’dan gelir. Sükun ise "hareketsizlik, durgunluk" demektir. Sükunet ise, "huzura kavuşma, sessiz ve sakin bir ortamda yaşama, rahatlama demektir." Allah-û Teala Hazretleri (cc) Rum Suresi 21. ayetin ilk kısmında; "kendileri ile sükunete kavuşasınız diye türünden eşler yaratması"ndan bahsediyor. İnsan sükunete ne zaman kavuşur? Dağdağalı, fırtınalı, hareketli ve hızlı geçen bir hayattan sonra sükunete kavuşur? Bu dönemin insanın hayatının hangi zaman dilimine rastladığını herkes biliyordur. Bu dönem ister erkek, isterse kadın olsun, insanın evlenmeden önceki dönemidir. Yani gençlik dönemidir. Allah (cc) bizlere şunu söylüyor, "fırtınalı, dağdağalı, hareketli ve hızlı geçen gençlik döneminden sonra sükunete kavuşmanız için kendi türünüzden eşler yarattım. Öyleyse evlenin ve huzura kavuşun.” Zaten evliliğin ilk dönemi sakinleşme, rahatlama ve huzur bulma devresidir.
Gelin, ayet-i kerimenin ikinci kısmını görelim. Burada da; Yüce Allah (cc) "aranızda bir sevgi (meveddet)" yarattım diye buyuruyor. Bir insanın evlenmesi ve rahata kavuşmasıyla iş bitmiyor. Hatta, insan evlenmeden de rahata kavuşabilir. Deyim yerindeyse anlık zevklerle de sakinleşebilir. Ancak bu rahata kavuşma, bu sakinleşme kısa süreli olur, geçici olur ve insanı mutlu etmez. İnsanı bir ömür boyu huzur ve sükun içerisinde tutmak gerek. İnsanı bir ömür boyu rahat içerisinde yaşatmak gerek. İnsanı bir ömür boyu huzur ve sükun içerisinde tutmanın yolu da, ancak sevgiden geçer. Bir ailede karı koca arasında sevgi oldukça, mevcut huzur ve sükun bir ömür boyu devam eder.
Gelelim sözkonusu ayetin üçüncü kısmına. Ayetin üçüncü kısmında "sevgiden sonra merhametten" bahsediliyor. Allah-û Teala Hazretleri (cc), "eşler arasında merhamet var ettim" diye buyuruyor. Demek ki, ailede karı koca arasında sevgi de yetmiyor. Bunun üzerine bir de merhamet gerekmektedir. Gerçekten de, evliliğin özellikle ileriki dönemlerinde merhamet daha da önem kazanıyor. Karı koca yaşlanıyor. İster istemez hastalıklar baş gösteriyor. Yardımlaşma ve dayanışma daha çok ön plana çıkıyor. Şimdi bunlar için sevginin yanında bir de merhamet gereklidir. İşte, Allah (cc) bunu da var ediyor.
Mezkûr ayet üzerindeki tefekkürümüz devam ettikçe aklımıza, gönlümüze neler doğuyor neler! Yukarıda esas olarak üç kavramdan bahsettik. Birincisi sakinlik (sükunet), ikincisi sevgi (meveddet) ve üçüncüsü merhamet’tir. İnsanın evlilik hayatını üçe ayırdığımızda da bu üç kavramın aşama aşama geçerli olduğunu görmekteyiz. Mesela, evliliğin ilk yılları, buna ilk 10 yıl diyelim, huzur bulma, sakinleşme, rahatlama yıllarıdır. Çokça derler ya, “evlenmeden önce fırtınalı hayatı vardı. Evlendi değişti, çok sakin bir adam oldu.” İşte onun gibi bir şey bu. Gelelim evlilikteki sonraki yıllara. Rahatlama yılarlından sonra sevgi daha çok öne çıkmaya başlar. İnsan evlendiği kişiyi bir huzur bulma, bir sükunete kavuşma kişisinden daha çok sevdiği ve muhabbet duyduğu insan olarak görmeye başlar. Diyelim ki bu döneme de, evliliğin ilk 10 yılından sonraki 20 yılı diyelim. Şimdi, evlilikten itibaren 30 yıl geçti. 25 yaşında evlenen karı koca 55’li yaşlara ulaştılar. Bu yaşlardan sonra ne başlar? Yaşlılık başlar. Yaşlılık esasta hastalıklar ve yorgunluklar dönemidir. İşte insan bu yaşlarda sevgiyle birlikte merhamete de ihtiyaç duyar. Hatta, merhamete daha çok ihtiyaç duyar. Ayet-i kerime de bu üç kavramdan, bu sıra içerisinde bahsedilmesi kesinlikle bir tesadüf olamaz. Bir hikmeti vardır. Tefekkür ettikçe hikmetler daha çok ortaya çıkıyor.
Allah-û Teala Hazretleri (cc) “karı koca arasında sükunet, meveddet ve merhamet var etmesini kendisinin kudret delillerinden bir delil olarak” belirtiyor. Bunu da akl-ı selim sahibi ve yüreği paslanmamış herkes anlar. Çok şükür bizler bunu idrak ediyoruz.
Evet, daha bitmedi. Rum Suresi 21. ayetin tefekkürümüz devam ediyor. Ayetin son kısmı şöyledir: “Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” Allah düşünen fertlerden değil, düşünen toplumdan bahsediyor. Burada da şuna işaret var. Toplum olarak kurtuluşun yolu aileden geçer. Mutlu aile kurmanın formülü de “sükunet, meveddet ve merhametten” geçer. Allah (cc) ayan beyan buyuyor; “mutluluğun başka bir çaresi ve yolu yoktur. Öyleyse ibret alın.” Bir kişi değil, iki keşi değil, herkes ibret alsın, tüm toplum ibret alsın.
Sözkonusu ayet üzerindeki tefekkürümüzde ulaştığımız bir nokta daha var. Evliliklerdeki sükunet, sevgi ve merhamete dikkat çeken bu ayet Rum Suresinde yer almasının dahi hikmeti olduğunu düşünüyorum. Bilindiği üzere, ailenin çöküşü, evliliklerdeki ayrılıkların çoğalması, karı koca arasındaki sükunet, sevgi ve merhametin azalması önce gelişmiş Batı Toplumlarında başlamış bir olaydır. Rum dediğimizde de esasında Batı aklımıza gelmektedir.
Ayetteki hikmetler, gerçekten bitmek bilmiyor. Bu ayetin sure içerisindeki sırası dahi bir hikmettir. Ayetin sırası 21. Buradan da yaşadığımız yüzyıla yani 21. Yüzyıla işaret olduğunu düşünmekteyim. 21 yüzyılın en önemli özelliği nedir? Aile kavramının yıkılmaya yüz tuttuğu, karı koca arasında huzursuzlukların arttığı, ayrılıkların çoğaldığı bir yüzyıldır. Nerdeyse huzurun, sükunun, sevginin, merhametin kaybolduğu, ortadan kalktığı bir yüzyıldır. 21. yüzyılda yaşayan fertlerin kurtuluşu nasıl olacaktır. Nasıl olacağı bu ayette ayan-beyan belirtilmektedir.
21 yüzyılda yaşayan kişilerin mutluluğu için evlilikler teşvik edilmeli ve gençler huzur ve sükunete kavuşmalıdır. Evlendikten sonra da, ailede sevgi ve merhamet bir ömür boyu sürmelidir. Vesselam.
Ahmet SANDAL
2- AİLE YAPIMIZIN TEMELLERİNE KİM DİNAMİT KOYUYOR
Aile yapımızın temelleri sarsılıyor. Boşanmalar artırıyor. Aile içi huzursuzluklar o kadar arttı ki, eşler arasındaki geçimsizlikler o kadar yaygınlaştı ki, hastanelerde aile terapi poliklinikleri açılmaya başlandı. Zaten birkaç yıldır aile danışmanlık servisleri cayır cayır çalışıyor ve para kazanıyordu. Şimdi konu hastanelerde aile terapi polikliniklerinde ele alınmaya başlandı. Bu husustaki ihtiyaç o kadar artmış ki, geçen gün gittiğim özel bir hastanede bir duyuru vardı. Boy boy broşür ve afiş bastırmışlar ve duvarlara asmışlar: “Eşinizle anlaşamıyor musunuz? Çocuklarınızla aranızda problem mi var? Aile terapi polikliniğimize başvurun” şeklinde ilan vermişlerdi.
Evet, acı bir gerçek ki, aile yapımızın temelleri sarsılıyor. Aile yapımız eskisi kadar sağlam değil. Aile yapımızın bu hâle gelmesinin en büyük sebebi nedir? Yapılan araştırmalar ve açıklanan uzman görüşlerine göre, aile yapımızın bozulmasına sebeb olanların başında ahlaksız TV Kanalları gelmektedir. Konuyla ilgili araştırma yapan Uzman Psikolog ve Aile Terapistlerinin açıklamalarına göre, “aile yapımızın çöküşüne sebeb olan en büyük unsur ahlak dışı yayın yapan TV kanallarıdır. Milletimizi manevi değerlerden koparan bu TV kanalları, ekranlarından sundukları sahte hayatlara, çarpık ilişkilere başta gençler olmak üzere, aile fertlerinin özenmesini sağlamaktadır. Faydasız onlarca konuyu, zararlı binlerce hususu dizileştirerek, programlaştırarak bu Aziz Milletin fertlerinin önüne diken ahlaksız TV kanallarının yöneticisi, yönetmeni, yapımcısı, senaristi, hepsi el birliği etmişler, hepsi şeytanî bir bilinç ve kararlılıkla aile yapımızı yakıp yıkıyorlar. Hemen söyleyeyim. Ben bir televizyon izleyicisi değilim. Türkiye’de yayın yapan televizyonlarından üçü, dördü, bilemedin beşi müstesna diğerlerinin “birer kanalizasyon” olduğuna inanan biriyim. TV’lerin birçoğunda yayınlanan programların kalitesiz ve faydasız olduğu görüşündeyim. Bu inanç ve görüş doğrultusunda TV izlememeyi kendime ilke ve kural edindim. Ancak, ben izlemsem de çoğunlukla gençlerimiz ve şuursuz fertlerimiz bu ahlaksız TV’leri izliyorlar. Ahlaksız TV’ler de aile yapımızın temeline dinamit koyuyor. Bu tehlikeye karşı Millet seyirci, RTÜK seyirci. Bu seyir nereye kadar devam edecek, bilemiyoruz. Bu seyrin nereye kadar devam edeceği bilinmese de, bilinen bir gerçek var ki, (Türkiye İstatistik Kurumunun raporuna göre) 1993’te 27725 olan boşanma sayısı 2003’te yaklaşık iki kat artarak 50108’e ulaşmıştır. Üstüne üstlük 1993–2003 döneminde evlenme sayısının oranı aynı kalmış, maalesef boşanmalar yüzde 100 artmıştır. 2009 yılına geldiğimizde bu oran maalesef her geçen gün artmaktadır.
Tablo yukarıda hem sözel hem de sayısal olarak ortaya konmuştur. Bu tablo, Milletimizin aciz ve zayıf bir ferdi olarak şahsımı düşüncelere ve endişeye sevketmiştir. Peki, bu tablodan sorumluluğu çok açık olan, ahlaksız TV kanallarının yöneticisi, ahlaksız TV dizilerinin yapımcısı, senaristi, yönetmeni, oyuncusu utanmış mıdır, sıkılmış mıdır? Elbette, ne utanmıştır, ne de sıkılmıştır onlar.
Ahlaksız TV’lerin yetkililerinin sorumluluğunu yukarıda ortaya koyduk. Peki, onlar sorumlu da, bizim de tepki verip bu gidişata karşı “dur” dememiz noktasında sorumluluğumuz yok mu? Bu gidişata “dur” demek için demokratik yollardan tepki vermek ve yetkilileri harekete geçirmek, en azından düşünmeye sevketmek için yazıyla, sözle uyarmak gerekmiyor mu? Uyaramıyoruz işte? Niye mi? Bu Millette çoktan beridir ezilmişlik ve sindirilmişlik var. İşte bu noktada, Milletimizin özellikle 28 Şubat 1997 MGK Bildirisinden sonra yaşanan süreçte silindir gibi ezilmişliği ve sindirilmişliği gündeme geliyor. Bu tarihten sonra, maneviyat yönünden önem ve ağırlığı olan kişi ve gruplar susturulmadı mı? Bu tarihten sonra ahlaksızlara, arsızlara meydan daha geniş açılmaya başladı mı? 28 Şubat bitti, bitecek derken, 27 Nisan muhtırası gündeme girdi. Bir muhtıra metni düşünün ki, içerisinde ilahi okuyan kızlar eleştirilsin. Bilindiği üzere, 28 Şubat’tan sonraki süreçte getirilen kısıtlamalarla bu toplumda çocukların Kuran öğrenmesine belli bir yaşa kadar kısıtlama getirilmişti. Yoksa, ilahi okumak da mı belli bir yaşa kadar yasak! Evet, acı bir gerçek ki, bu Ülkede, bir çocuk isterse 3 yaşında bale öğrenmek için kurslara gönderilebilir. Ancak, bu toplumda Kuran öğrenmesi için bir çocuk en az 12 yaşında olmak zorundadır. İşte toplum böyle sindirildi. İşte toplum böyle etkisiz hâle getirildi ve manevi yönden güçsüz ve zayıf duruma itildi.
Netice olarak, “irtica dendi, mirtica dendi” toplum silindir gibi ezildi. Meydan ahlaksız TV’lere kaldı. Ahlaksız TV’ler de en uçuk kaçık tipleri ekranlara çıkarıyor ve örnek diye gösteriyor. Ahlaksız TV’ler aile yapımızda yeri hiç olmayan hususları dizileştirerek gün gün, hafta hafta, ay ay bu Milletin zihnini kurcalıyor ve aklını çeliyor. Gelinen bu noktada aile yapımızın temelleri çöküyor. Vaziyetimiz işte bu.
Yazımın sonunda, Allah’ın izniyle, yakın gelecekte bu vaziyetin tersine çevrileceğine inancımın tam olduğunu belirtiyorum. Bize düşen, geleceğe ilişkin olarak karamsar olmak değil, tüm toplumun ve özellikle yetkililerin dikkatini konuya çekmektir. Bu yazı, buna hizmet etmek için yazıldı, vesselam.
Ahmet SANDAL
3- HAYAT GEMİSİNİN ROTASI ÇOCUKLUKTA BELİRLENİR
İnsanın irade sahibi olması, kendi yolunu kendisinin belirlemesi tartışılmayacak gerçeklerdendir. Buna kimsenin bir itiraz ve şüphesi olmaz. Bunun aksini kimse söyleyemez. İrade sahibiyiz, kendi yolumuzu kendimiz belirleriz. Bir şiirimde, “İnsan yol ustası, kendi yolunu döşer, Kullanacağı tuğlalar, ya hayır, ya şer” şeklinde bir tesbitim var. Zaten, insanı diğer varlıklardan ayıran en bariz fark da buradadır. İrade sahibi olduğumuzu biliriz de, bunu tartışmasız kabul ederiz de, bunun “büyük bir sorumluluk” olduğunu nedense az tefekkür ederiz. Kimileri ise, sorumluluk sahibi olduğunu aklına dahi getirmez. İrade sahibi olduğunu ve sorumluluk içinde bulunduğunu hiç düşünmeyenin, hayvandan daha aşağı bir konumda olduğu, acı ama bir gerçek.
Bu yazıda asıl demek istediklerim, bunlar değil. İrade sahibi olan insanın, bu iradesinden dolayı, doğum ve ölüm arasındaki çizgide kesintisiz bir sorumluluk içinde bulunmadığını belirtmek istiyorum. Sorumluluk, hem dinen hem de hukuken çocukluk döneminden sonra başlar. Dinî açıdan sorumluluğun başlama zamanına, “akil-baliğ olma” denirken, bunun hukuktaki adı “reşit olma”dır.
Burada önemli bir nokta görmekteyim. O da şudur. İnsanlar, çocukluk döneminde sorumlu değiller, fakat, sorumlu olacakları dönemin temelleri burada atılmaktadır. Bundan dolayı yazımın başlığını “hayat gemisinin rotası çocuklukta belirlenir” şeklinde yazdım. Bu başlık, “hayatın temelleri çocuklukta atılır” veya benzer şekilde de olabilirdi.
Çocukluk bir bütün olarak, insanın geleceğini şekillendirir. Her şey burada başlar. Herkes bilir ki, eğitimli, sağlıklı ve mutlu bir çocukluk dönemi yaşayanlar hayatta daha başarılı olurlar. Konuya bu açıdan, yani genel ve mücerret bakmak yerine, özel ve müşahhas bakarak, bazı örneklerle ne demek istediğimi açıklayayım.
Çocukluğumuzda yaşadığımız anı, olay, duyduğumuz söz, şiir, gördüğümüz resim, tasvir, okuduğumuz kitap, dergi zihnimizde, hayatımızın diğer dönemine nazaran daha farklı, daha derin izler bırakır. Hatta, bazı anıları, bazı olayları, bazı sözleri, bazı şiirleri, bazı resimleri hiç unutmayız ve zihnimizin bir yerinde özenle saklarız. İşte, kendimize ait hayat gemisinin istikametinin belirlenmesinde, kim ne derse desin, bundan yıllar öncesinde yaşadığımız anıların, şahit olduğumuz olayların, duyduğumuz sözlerin, söylediğimiz şiirlerin, okuduğumuz kitapların, gördüğümüz resimlerin büyük rolü vardır. Kimileri buna bilinç altı, kimileri şuurun oluşması, kimileri eğitim ve öğretim metodu diyebilir.
Bu konuyu desteklemek üzere onlarca, yüzlerce örnek verilebilir. Çocuğun yetişmesinde ailenin, çevrenin, okulun büyük tesiri var. Annemin verdiği öğütleri, sonsuza kadar unutamam. Hakk’a riayeti, kimsenin malına göz dikmemeyi, helâl yeyip helâl içmeyi önce Annem’den duydum. Sonra çevremden gördüm. En son okulumda öğrendim. Bu tesirlerden başka, bizim kuşağımız açısından, 1970’li yılların ikinci yarısından itibaren, ellerden düşmeyen kitap, gazete, dergilerin, seyredilen filmlerin, yaşanan olayların tesirleri uzun uzun anlatılabilir. Konuyu çok da fazla uzatmaya gerek yok.
Kendi şiir anlayışımdan örnek vererek konuyu sonuçlandırayım. Mehmet Akif Ersoy’un, “Merhametin yok diyelim nefsine; Merhamet etmez misin evladına?” şeklindeki beytinden bundan belki de 30 sene önce etkilenmiştim. Bundan olacak, neslimizin uçuruma gittiğine dair onlarca mısra, yüzlerce söz yazdım. Yazmaya da devam edeceğim, İnşaallah. Yine aynı Şairimizin, “Şudur benim cihanda en beğendiğim meslek, Sözün odun gibi olsun, hakikat olsun tek” mısraını duyalı da aynı döneme rastlar. Bu sözden de etkilendiğimi kabul ediyorum. Şiirde, hayalî sözler, süslü, gösterişli sözler kullanmak içimden gelmiyor.
Bu açıklamalarla birlikte, şiirdeki Üstadımı da açıklamış oluyorum. Allah (cc), gani gani rahmet eylesin Mehmet Akif ERSOY’a.
Ahmet Sandal
4- AİLE YAPIMIZ VE GELECEĞİMİZ -1
Cemiyetin sağlıklı ve huzurlu olmasının ana şartı aile yapısının sağlam olmasıdır. Aile yapısı ile cemiyetin gelecekteki huzur ve mutluluğu arasında doğrudan irtibat vardır. Bu yazıda, bizim cemiyetimizin aile yapısı ve geleceğimiz üzerinde kısa bir fikir turu yapmak istiyorum. Aile üzerine ve aile yapımızın korunması üzerine binlerce yazı kaleme alınsa yeridir. Bu yapının korunması için dikkatleri her gün bu konuya çeksek buna değer.
Evet, söze şu iki cümleden hangisi ile başlayacağımı bilemiyorum. 1- Aile Yapısı güçlü olan cemiyetlerden biriyiz. 2- Aile Yapısı güçlü olan cemiyetlerden biriydik. Belki de, üçüncü bir şık doğrudur. 3- Aile Yapısı güçlü olan cemiyetlerden biriyiz, ancak, bu yapının temelleri her geçen gün sarsılmaktadır.
Evet, söze üçüncü cümle ile başlıyorum ve bu cümlenin altını hassasiyetle çiziyorum: Aile Yapısı güçlü olan toplumlardan biriyiz, ancak, bu yapının temelleri her geçen gün sarsılmaktadır.
Bu temelin sarsılmasının nedenlerini nerede aramak gerekir? Bu temeller niye sarsılmaktadır? Temellerini İslam’dan alan güçlü, huzurlu ve sağlam aile yapımızı niçin koruyamıyoruz? Boyalı basın, ahlaksız medya neredeyse bir asırdır, eline almış balyozu, aile yapımızın temellerine ha bire vuruyor. Bir binanın temeli, güçlü de yapılsa, bir binanım çimentosu sağlam da atılsa, nasıl dış etkenler bunu bozabilirse, bizim aile yapımızın temelleri (sağlam da olsa bu temeller) dış tesirlerle elbet bozulabilir. Müslümanlıktan temel alan aile yapımızın temellerine boyalı basın, ahlaksız medya yıllardan beridir balyoz vuruyordu. Şimdi, bir de internet denen, sınırlanması ve kontrolü oldukça zor olan başka bir bela çıktı. Bu bela, nerdeyse 10 yıldan fazladır, bırakın balyoz vurmayı, aile yapımızın temellerine sanki dinamit koyuyor. İşte aile yapımız için en büyük tehdit ve tehlike bu. Siz de zaman zaman gazetelerden okuyor ve biliyorsunuz. Gün geçmiyor ki, şu tür haberlerle karşılaşılmasın: “Bir başkasıyla chat yapan eşini boşadı.”
Söz, boşanma konusuna geldi. Sizi üzmek istemem, fakat, Ülkemizde özellikle son yıllarda boşanmalar oldukça arttı. Aile Araştırma Kurumu verilerine göre, boşanma sayısı 2001 yılında 50.402 ve 2002 yılında 51.096 iken, bu sayı 2006 yılında 93.489 ve 2007 yılında 94.219 olmuştur. Bu nasıl olumsuz ve hızlı değişme! Ürkütücü ve düşündürücü bir durum. Son birkaç yıl içinde boşanma sayısı neredeyse iki katına çıkmış ve boşanma sayıları 100 binlere yaklaşmaktadır. Bu çok korkutucu bir rakam değil mi? Bir yılda ayrılan çift sayısının 100.000’lere yaklaşması gelecek açısından oldukça korkutucu bir gelişme değil mi? Bize ne oluyor? Aile yapımızın temelleri bırakın sarsılmayı, çöküyor mu?
Ahmet Sandal
5- AİLE YAPIMIZ VE GELECEĞİMİZ - 2
Maalesef, aile yapımızın temelleri çöküyor. Bu çöküşün ana nedeni, İslam’dan uzaklaşmada aranmalıdır. Gerçekten de, evliliklerin yukarıda açıklandığı üzere, bu oranda bir boşanmayla son bulması, eşlerde İslam Dini’nin önerdiği inanç değerlerinden uzaklaşmalarını akla getirmektedir. İşte, meselenin mihenk taşını böyle belirledikten sonra, İslamî değerleri tekrar, fert fert, aile aile yerli yerince yerleştirmek için çaba göstermeliyiz.
Geleceğimizin huzurlu ve mutlu olması bu değerleri tekrar yerleştirmeye bağlıdır. Ahireti unutan ve dünyayı tek menzil sanan eşler, Dünyevî zevkleri uğruna, azgın nefisleri uğruna bir yuvayı bir anda düşüncesizce yıkabiliyor. Herkes bilmektedir ki, güçlü aile yapısının teminatı olan İslam Dini evliliği teşvik eden ve boşanmalara da, sıcak bakmayan bir Din’dir. Sevgili Peygamber Efendimizin (sav) “Allah'ın helal kıldığı şeyler arasında, boşanma hiç sevmediği helaldir şeklinde bir Hadis-i Şerifi bulunmaktadır. (Kaynak:İbn-i Mace: 2018)
Bu noktada, bir İslam Aliminin aile konusundaki fikir ve müşahedeleri çok büyük ehemmiyete haiz olduğu cihetle, dikkatlerinize sunuyorum.
Onuncu Söz’de: Nev-i beşerin hayat-ı dünyeviyesinde en cemiyetli merkez ve en esaslı zemberek ve dünyevî saadet için bir Cennet, bir melce', bir tahassüngâh ise, aile hayatıdır. Ve herkesin hânesi, küçük bir dünyasıdır. Ve o hâne ve âile hayatının hayatı ve saadeti ise, samimi ve ciddî ve vefâdarâne hürmet ve hakiki ve şefkatli ve fedâkârâne merhamet ile olabilir. Ve bu hakiki hürmet ve samimi merhamet ise, ebedî bir arkadaşlık ve dâimî bir refâkat ve sermedî bir beraberlik ve hadsiz bir zamanda ve hududsuz bir hayatta birbiriyle pederâne, ferzendâne, kardeşâne, arkadaşâne münâsebetlerin bulunmak fikriyle, akîdesiyle olabilir.
Meselâ, der: "Bu haremim, ebedî bir âlemde, ebedî bir hayatta dâimî bir refîka-i hayatımdır. Şimdilik ihtiyar ve çirkin olmuş ise de, zararı yok. Çünkü, ebedî bir güzelliği var; gelecek. Ve böyle dâimî arkadaşlığın hatırı için, her bir fedâkârlığı ve merhameti yaparım" diyerek, o ihtiyâre karısına, güzel bir hûri gibi muhabbetle, şefkatle, merhametle mukabele edebilir. Yoksa kısacık, bir iki saat sûrî bir refâkatten sonra ebedî bir firâk ve müfârakata uğrayan arkadaşlık, elbette gayet sûrî ve muvakkat ve esassız, hayvan gibi bir rikkat-i cinsiye mânâsında ve bir mecâzî merhamet ve sun'î bir hürmet verebilir. Ve hayvanâtta olduğu gibi, başka menfaatler ve sâir gâlip hisler, o hürmet ve merhameti mağlûp edip, o dünya cennetini cehenneme çevirir” denilmektedir. (Bediüzzaman Said Nursi) Bu tesbitler günümüzde yaşanan meselelere işaret etmektedir.
Ahmet Sandal
6- AİLE YAPIMIZ VE GELECEĞİMİZ -3
Evet, aile yapımızda, son yıllarda artan boşanmalar sorun oluşturmaktadır. Bir başka sorun da aile içindeki muhabbet ve tesanüdün azalması ve aile fertlerinin birbiriyle olan irtibatlarının zayıflamasıdır. Ailedeki sorunlar içinde, aile içi muhabbet, irtibat ya da iletişimin azalması çok önemlidir. Bu hususta da geçmişe nazaran çok büyük sıkıntı ve problemler yaşandığı çok açık bir gerçektir. Aile fertleri arasındaki sevginin önemi çok açık. Aile fertleri arasındaki sevgi zirvede olmalı ve bunun yerini hiçbir şey tutmamalıdır. Ne para, ne de pul bunun yerini almamalıdır. Ancak, bazen medya tarafından abartılarak yansıtıldığı ve toplumda infial oluşturulduğu üzere, bazı aile fertleri arasından zaman zaman üzücü olaylar yaşanabiliyor. Bu örnekler çok az olsa da, örneğin, bir evlat, para için, bir başka evlat da anne ya da babasının evlenmesine izin vermediği bir kişi uğruna, annesini ya da babasını katledebiliyor.
Aile yapımızın temellerinin sarsıntı geçirdiği bir gerçek. Aile yapımızı korumak için her zamankinden daha fazla çaba göstermeliyiz. Çünkü, aile yapımız, günümüzde, geçmişte olduğundan daha çok risk ve tehdit unsurlarıyla karşı karşıyadır. Herkes uyanık ve tetikte olmalıdır.
Anne, baba ve çocuklardan oluşan ve adına çekirdek aile dedikleri bir aile şekli günümüzde bizde de yaygınlaştı. Evet, bilinen bir durumdur ki, Artık, bundan 30-40 sene önceki aile yapısı mevcut değil. Acaba sorun bu mu? Bilindiği üzere, aile yapımız, üç kuşağın bir arada yaşadığı (büyükbaba, büyükanne, anne ve baba ile çocuklardan oluşan) aile yapısından hızla çekirdek aile yapısına geçmiştir. Çocuklar, yetişmelerinde büyük öneme sahip olan büyükbaba ve büyükanneleri ile aynı atmosferi paylaşmıyor. Anne baba, iş dönüşü eve yorgun argın geliyor, herkes odasına kapanıyor, evde çocuklarla ilgilenecek ve bu boşluğu dolduracak (büyükbaba, büyükanne gibi) kimse de yok. Çekirdek bir ailede çocuk ister istemez, bireyselliği ve içe-merkeze doğru çekilmeyi benimsiyor. İçe-merkeze doğru bir çekilme, elbette, çocuklarda bencilliği ve topluma karşı ilgisizliği gündeme getiriyor. Hele bir de bilgisayar çıktı ki, çocuklar daha çok içe kapanıyor ve adeta günün üçte ikisini bilgisayar başında geçiriyor.
Aile Kurumunun güçlendirilmesi için hem ailede bir arada yaşayan fertler arasındaki bağların hem de aileden ayrılmış ve gurbette yaşamakta olan aile fertleri arasındaki bağların (Sıla-i Rahim’in) devam ettirilmesi gerekir. Bu hususta da bir gevşeme gözlemlediğimi belirtmek istiyorum. Dini Bayramlar ve Kandiller olmasa, neredeyse, kimse kimseyi sormayacak hâle geldik.
Evet, bu yazıda aile yapımızı sarsan meselelere kısaca dikkat çektik. Aile Yapımız, hâla başka cemiyetlere göre daha güçlü. Ancak, bu yapının temelleri her geçen gün sarsılmaktadır. Meseleleri bilelim, fakat, umutsuzluğa düşmeyelim.
Yukarıda sıralanan ve aile yapımızı tehdit eden meseleleri gidermek (boşanmaları azaltmak, aile içi iletişimi artırmak, çocuklarımızı cemiyete karşı ilgisiz birer fertler olmaktan çıkarmak, sıla-i rahimi yaygınlaştırmak) ve güçlü aile yapımızı korumak için Millet olarak İslamî değerlere tekrar sarılalım.
Ahmet SANDAL
Araştırmacı Yazar
7- DÜNYADAKİ TÜM ÇOCUKLAR İSLAMDIR
Geçen hafta bir Avrupa Ülkesine bir ziyaret gerçekleştirdim. Bu bir haftalık ziyarette Avrupa’nın Hıristiyan halkının bir kısır döngü içerisinde olduklarını müşahede ettim. Gözlemlediğim kısır döngü şu idi: Avrupa’nın Hıristiyan halkı dininden kopmuş vaziyette kendisini çalışmaya, içkiye ve uyumaya odaklamış durumdalar. Sabah erkenden uyanıyorlar, çalışmaya başlıyorlar, akşam olunca eğlence mekânlarına doluşuyorlar ve sonra da yatıp uyuyorlar. Ertesi sabah uyandıklarında bu kısır döngü tekrar devam edip gidiyor. Çok hüzün verici bu durumu gözlemlemek şahsım açısından çok üzüntü verici oldu. Avrupa’da ziyaret ettiğim bu Ülkede oldukça müteessir oldum. Avrupa’nın diğer Ülkelerinin bundan farklı olmadığını, hatta Dünya’da İslam’dan kopuk vaziyetteki herkesin aynı kısır döngü içerisinde olduklarını düşündüm.
Gözlemlediğim Avrupa insanı tek dünyaya odaklanmış durumda. İnsanı tek dünyaya odaklatan her sistem acı, elem ve hüzün verir. Başka bir şey veremez. Avrupa’da geçerli olan sistem de insanlara mutsuzluk ve hüzün vermiş başka şey değil. Bu düşünce içerisinde; Hz. Üstad gibi haykırdım: “Ey sefahet ve dalâletle bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccal gibi birtek gözü taşıyan kör dehân ile ruh-u beşere bu cehennemî hâleti hediye ettin. Sonra anladın ki, bu öyle ilâçsız bir illettir ki, insanı âlâ-yı illiyyînden esfel-i sâfilîne atar, hayvânâtın en bedbaht derecesine indirir.” (17. Lema)
Avrupa’nın o Ülkesinde bu hüznü, bu duyguları yaşarken, içimde fırtınalar koparken, bu insanların çocukları acaba hangi durumda diye onları gözlemlemek istedim. Onları gözlemlediğimde hüznüm kat be kat arttı. Sabahları çocuklarını alıp erkenden kreşlere götürüyorlar. Çocuklar kreşlerde anne ve babalarına kavuşacakları vakit olan akşam vaktini dört gözle bekliyorlar. Akşam olduğunda anne ve babasının ellerinden tutarak evlerine dönen çocukların, sokakta özgürce oynayamamanın, annesinin yanında bir gününü geçirememenin ve annesiyle birlikte babasını heyecanla bekleyememenin huzursuzluğu ve hüznü içerisinde olduklarını müşahede ettim. Birkaç yerde, kreş ya da anaokulu öğretmenlerinin gözetimi altında sanki asker yürüyüşü yapar gibi tek sıra içinde sokakta yürüyen çocuklar gördüm. Yüzlerine baktım, yüzlerinde durgunluk ve hüzün gördüm. “Bunların akılları kesinlikle anne ve babasında” diye düşündüm. O yaştaki çocuk anne ve babasından ayrıysa başka neyi düşünür ki!
Yukarıda, yazımın birinci ve ikinci paragrafında Avrupa’nın yetişkin halkının durumuna üzüldüğümü, üçüncü paragrafında ise Avrupa’daki çocukların durumuna daha çok üzüldüğümü ifade ettim. Bu üzüntü içerisinde hepsine dua ettim. Ya Rab (cc) bu yetişkin insanları içinde bulundukları bu kısır döngüden kurtar. Bu çocukların masumiyetlerini yetişkin hâllerinde de aynen devam ettir, aynı masumiyeti tüm hayatları boyunca nasip et. Büyüklerinin düştükleri bu kısır döngüden onları muhafaza eyle Ya Rab (cc) diye dua ettim. Bu dua ve niyazımı tüm umuma tevcih ediyorum.
Bu dua ve müşahede sırasında, birden şu sonuca vardım: “Dünya’daki tüm çocuklar İslam’dır.” Bu mânâ yoğunluğu içerisinde, Sevgili Peygamberimiz(sav)'in, “Her çocuk, İslâm fıtratı üzerine doğar Sonra, anne-babası onu Hıristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar” Hadis-i Şerif’inin mânâsını bizzat idrak ettim. Bir bakıyorsun Avrupa’daki o masum çocukların yüzlerine “ben de İslam’ım” diyor. İslam’ın masumiyetle eş değer olduğunu da yukarıdaki müşahedelerim sırasında bir kez daha idrak ettim.
Bu yazı vesilesiyle zihnimde şu düşünceler belirdi: Bir masum çocuk bir başka dine müntesip bir ana babadan doğsa bile yüzündeki masumiyet itibariyle; “ben İslam’ım” diyor. Peki, her Müslüman’ın yüzüne baktığımızda “ben İslam’ım” işaretini göremiyoruz. Ya da yüzde kaç Müslüman’ın simasında “ben İslam’ım” iması var? Çok mu zor bir sor bu! Elbette tartışmalı bir soru bu. Tamam, buna cevap aramayalım. Ancak, gelin şunda uzlaşalım: “Müslüman, masumiyetten uzaklaştıkça İslamiyet’ten de uzaklaşır.”
Gelin şunda da hemfikir olalım: “Dünyadaki tüm çocuklar İslam’dır. Çünkü masumdur.”
Ahmet SANDAL
8- ÇOCUK VE CENNET
Biz çocukluğumuzda, büyüklere imrenirdik. Şimdiki çocuklar öyle mi bilmiyorum. Ama öyle olduklarını tahmin ediyorum. Biz çocukken, zaman bir an önce geçse de büyüsek diye düşünürdük. “Ah bir büyüsek, ah bir büyüsek” diye, ne büyük sabırsızlık içindeydik öyle. Biz büyümeyi niye çok isterdik? Bilmezdik ama isterdik işte. Heyhat ki heyhat, zaman ilerledi, yaş kemale erdi, istekler de tersine döndü. Şimdi “ah çocukluk dönemime tekrar dönebilsem” diyorum. Tekrar çocuk olmayı istemek, garip ama gerçek. Çocukluk dönemine özlemden dolayı, tüm çocuklara imrenerek ve gıpta ederek bakıyorum. Çocuklar benim tek kahramanlarım. Evet, hayatta tek imrendiğim varlık, çocuklar. Dünyada, çocuklar kadar güzel, çocuklar kadar hoş hiçbir varlık mevcut değil. Allahım ne güzel yaratmış.
Yaşadıkça daha iyi anlıyorum; insanın hayat çizgisi üzerinde çocukluk kadar güzel, çocukluk kadar hoş bir zaman dönemi asla mevcut değil. Çocukluğu zorluk içerisinde geçen kişilere sorsanız bile, şimdiki hâliyle geçmişteki hâlini kıyasladığında, “ah çocukluğum ah” diyecektir.
Bu düşünceler içinde, çaresizce şöyle haykırıyorum: Ah bir çocuk olsam. Ah bir çocuk olsam. Sesim dışarıya yansımıyor, çünkü, haykırışım kâlbimin derinliklerine doğru. Haykırıştan kâlbim parçalanacak gibi.
Bu haykırışlar içindeyken, kendi kendime, “sızlanman, hayıflanman boş be Ahmet” dedim. “Tekrar çocuk olmak mümkün değil be Ahmet” dedim, üzüldüm, mahzun oldum. Ancak, birden hüznüm sevince düşündü. Niye mi? “Tekrar çocuk olmak mümkün değil, ama çocuk kalmak mümkün” dedim. Nasıl mı?
İslam’ın emirleri doğrultusunda yaşamak, sırat-ı müstakimde yürümek mümkün mü? Evet mümkün. Öyleyse, hayat boyunca çocuk kalmak da mümkün. Bu sözüme karşılık, “hoppala nereden çıktı bu illiyet bağı” diye seslenenler olabilir. Öyleyse biraz daha izaha gerek var.
Sırat-ı müstakimde yürüyenin ve bir milim bile olsa şaşmadan İslam yolunda ilerleyene, biz ne deriz? “Günahsız ve masum” deriz. Çocuklara ne deriz. Onlara da “günahsız ve masum” deriz. Al sana illiyet bağı. Biz çocuklara niye gıpta ederiz? “Masum ve günahsız” oldukları için. Masum ve günahsız kalmayı başardın ise, çocukluğa gıpta etmeye de gerek kalmaz. Al sana ikinci illiyet bağı. Çocuklar, çocukluklarında vefat ederlerse, nere giderler? Elbette, Cennet’e giderler. Çocuklar cennet’te “cennet kuşu” olurlar. Cennet kuşu tabirini Üstadımız Bediüzzaman (ra)’dan aldım. Bir yakının ölümüyle karşılaşan çocuğun, ancak ahiret inancı ve cennet düşüncesiyle Dünyada sabır ve dayanıklılık içinde olacağına dair olarak Üstadımız (ra) şöyle misâlde bulunur: “Meselâ, Cennet fikriyle der: "Benim küçük kardeşim veya arkadaşım öldü; Cennetin bir kuşu oldu, Cennette gezer, bizden daha güzel yaşar."
Evet, çocuk ve cennet, birbirine en yakın iki kelime. Çocuk ve cennet, birbiriyle ahenkli ve yüzde yüz uyumlu iki kelime. Bu iki kelimenin yanına ayrı ayrı, başka hangi kelimeyi getirirseniz, getirin, bu uyumu, bu ahengi, bu yakınlığı sağlayamazsınız. Sözü uzatmaya gerek yok. Çocuk ve cennet birbiriyle yüzde yüz bağlantısı olan iki kelime. Hasılı, çocuk cennete, cennet çocuğa Hak’tır. Bunu derken, çocuk gibi masum kalana, günahsız olana da Allah’ın izniyle Cennet Hak’tır demek istiyorum. İnsanın büyüdükçe çocuklara imrenmesinin şuur altında, cennete girme arzusu vardır. İnsan büyüdükçe günaha daldıkça, nedametle, çocuklara imrenir ve aklından “çocuk kalsaydım da doğrudan cennete girseydim” düşünceleri geçer. Böylece, hayat boyu çocuk kalma isteğinin perde arkasında yatan üçüncü illiyet bağını çocuk ve cennet arasında var olan bağda kurduk.
Çocuklar masumdur, günahsızdır ve bu özelliklerinden dolayı, çocuk yaşta vefat edenler, “cennet kuşu” misali doğrudan cennete girerler, Allah’ın izniyle. Masum kalan, günahsız olan her insan da cennete girer, Allah’ın izniyle. İnsanoğlu, sana düşen çocuk gibi masum ve günahsız kalmaktır. Bunu gerçekleştirmen mümkün. Günahsız ve masum insan, büyüse de hep çocuk kalmıştır.
Öyleyse, Ey İnsanoğlu, tekrar çocuk olman mümkün değil, ancak her zaman çocuk kalman mümkündür. Böylelikle çocuk ve cennet arasındaki bağ, senin için de kurulacaktır.
Ahmet Sandal
9- AİLE İMAMLIĞINI DEĞİL AİLE İMAMLIĞINA NEDEN İHTİYAÇ OLDUĞUNU TARTIŞALIM
Boyalı basın ve cilalı medya her zamanki sathi bakışını ve her zamanki kışkırtıcılığını “aile imamlığı” konusunda da gösterdi.
Haberlerde olayın aslını değil, ayrıntısını öne çıkartarak, “ailenize imam geliyor, her ailenin imamı da olacak, imam aileye müdahale edecek” gibi kışkırtıcı ve imalı sözlere yer verdi. Önce şunu belirtmek gerek, bir aile kendisine danışmanlık için imam istemiyorsa, elbette ona kimse zorla imam gönderemez. Ancak, bir aile de, “benim meselelerimle ilgilenecek bir imama ihtiyacım var” diyorsa, buna da kimse karışmamalıdır. Konunun özünü böylece belirttikten sonra, asıl şunu tartışmak gerek. Yaşadığımız bu çağda “bu mutluluk projesine” neden ihtiyaç duyuldu? İşte budur asıl önemli olan. Gelin bunu tartışalım.
Akl-ı selim herkes farkediyor ki, yaşadığımız bu zaman diliminde mutsuzluk almış başını gidiyor. Bu çağa çeşitli adlar takılıyor. Bilim çağı, hız çağı, iletişim çağı gibi takılan bu adlar artık geride kaldı. Bu çağın artık belirgin vasfı “mutsuzluktur”. Bu çağa “mutsuzluk çağı” adını versek, yerinde olacak sanırım.
Genel olarak dünyada, toplumda, ailede, fertlerde niye mutsuzluk bu kadar hakim vaziyette? Hiç düşündünüz mü bunu? Bu sorum, “aile imamlığı” diye bas bas bağıranlar ve eleştirenler içindir. Onlar cevap veremezse de cevap çok açıktır. Bu çağda maddiyat olabildiğince öne çıkartıldı. Bu çağda önem ve öncelik hep teknolojiye verildi. Maddi ilerlemeler ve teknolojik yenilikler tek başına insana mutluluk getirebilir mi? Asla ve kata getiremez. Tek kanatlı kuş uçabilir mi? Uçamaz. Bunun gibi maneviyata önem verilmeyen gelişmeler, olsa olsa maddiyat bataklığıdır. Maddiyat bataklığı insana mutsuzluk getirir. İnsanı huzurlu ve mutlu kılacak sistem, yalnızca ve yalnızca maneviyat ve maddiyatın birlikte geliştirildiği sistemdir.
Eskiden aile danışmanlığı ve kişisel gelişim uzmanlığı gibi meslekler mi vardı? Eskiden mutluluk üzerine araştırma ve anket mi yapılırdı? Şimdi bunların hepsi birer gerçek. Konu üzerinde araştırmalar yapılıyor, uzmanlıklar oluşturuluyor. Bu arada Diyanet İşleri Başkanlığı da “bir mutluluk projesi” geliştirmiş. (Diyanet İşleri Başkanlığı yetkililerinin bazı demeçlerinde de belirtildiği üzere, “esasında bu bir mutluluk projesidir.” Adını aile imamlığı olarak belirlemek de gerekmez. Bu aile imamlığı ismini de boyalı basın, cilalı medya bulmuştur.) Bunun neresi eleştirilir, anlamak mümkün değil. Ortada bir mesele var. Bu meseleyi değil de, meseleyi çözmek için geliştirilmiş bir projeyi eleştirmek olsa olsa, izansızlıktır, insafsızlıktır.
Gelin şu toplumdaki mutsuzluk konusunu Türkiye İstatistik Kurumunca (TÜİK) tarafından gerçekleştirilen bir anket üzerinden tartışalım. TÜİK’in her yıl Yaşam Memnuniyeti Araştırması adıyla bir anket gerçekleştirmektedir. İşte bu anketin 2004-2010 yıllarını kapsayan dönemdeki sonuçları:

Bu tablodan da net olarak görüldüğü üzere, kişilerin mutluluk kaynağı olarak aile ve sağlık birinci sırada yer almaktadır. İnsanlarımız mutluluk kaynağı olarak aileyi bir bütün olarak (%70 oranında) belirledikten sonra, daha sonra sevgi ve çocukları da ayrı bir başlık altında mutluluk kaynağı olarak belirtmişlerdir ki, bunlar da aile kavramının içindedir. Öyleyse, çözüm yeri olarak “aile aile aile” demek gerekir.
Gelelim tablodaki diğer mutluluk kaynaklarına. Başarı, para, iş gibi değerlere mutluluk kaynağı olarak verilen önem yüzde kaç oranındadır diye baktığımızda, bunların sırasıyla, % 6, 9, %4,6 ve %3,5 düzeyinde olduğunu görmekteyiz. (Tabloda 2004-2010 yılları oranları olsa da biz son yılın oranlarını esas alarak değerlendirmede bulunduk. Esasında oranlar yıllar itibariyle birbirine yakın olarak cereyan etmektedir.) Bu anketten çıkan sonuç açıkça gösteriyor ki, mutluluk kaynağı ne başarı, ne para ve ne de iş’tir. Mutluluk kaynağı, aile, çocuklar, sevgi ve sağlıktır. Şimdi bunları bir tarafa bırakarak, paraya, kariyere, işe ve başarıya odaklanan bir sistem mutluluk getirebilir mi? Elbette getiremez.
Şimdi bu tabloya bakarak aile müessesesini güçlendirecek her türlü projeye ve sevgiyi yaygınlaştıracak her türlü çalışmaya destek vermek gerektiği açıktır. Boyalı basının “aile imamlığı” olarak adlandırdığı projenin de bu bakış açısıyla değerlendirilmesi gerekir, vesselam.
Ahmet Sandal
10- SANAL OYUNLAR SADECE BİR OYUN MUDUR
İster sanal âlemde olsun, isterse gerçek âlemde olsun, oyunlar sadece bir oyundan ibaret değildir.
. Oyunların her çeşidi, çocuğun gelişimine büyük tesir yapan ve gelecekteki hayatını etkileyen özellikler taşır. Bu etkiler olumlu da olabilir, olumsuz da olabilir. Tabi, etkinin olumlu ya da olumsuz olması, oyunun mahiyetine bağlıdır. Bazı oyunlar vardır, çocukta olumlu, iyi ve doğru çağrışımlar oluşturur. Bazı oyunlar da vardır, çocukta olumsuz, kötü ve yanlış çağrışımlar oluşturur. Bazı oyunlar vardır, çocuğa savunmayı öğretir, bazı oyunlar vardır, çocuğa saldırıyı öğretir. Bazı oyunlar vardır, çocuğa yapmayı ve onarmayı çağrıştırır. Bazı oyunlar vardır, çocuğa yıkmayı ve tahrip etmeyi çağrıştırır. Sanmayın ki, oyunlar sadece bir oyundur. Sanmayın ki, oyunlar basit bir eğlencedir. Oyuncaklar da böyledir. Oyuncak silah ve oyuncak araba erkek çocuklarının vazgeçilmezidir. Erkek çocukları bu oyuncaklarla şiddete ve hızlı yaşamaya yavaş yavaş yönlendirilir. Kız çocuklarının vazgeçilmezi oyuncak bebek ve oyuncak ev eşyalarıdır ki, kız çocukları da şefkate ve sakinliğe doğru yönlendirilir. Her ikisi de çocuğun geleceğini etkiler. Oyunların ve oyuncakların etkisinin olduğu muhakkak da, en zararlısı sanal oyunlardır. Bu yazıda ona dikkat çekmek istedim.
Sanal oyun deyip de geçmeyin. Sanal oyun deyip de basite almayın. Bu oyunları sırf çocuklar oynamıyor, gençler ve yetişkinler de oynuyor. Tamam, bu oyunlar yetişkinler üzerinde fazla tesirde bulunmayabilir. Ya çocuklar ve gençler? Onların bu sanal oyunların tesiri altında kaldıkları muhakkaktır. Sanal oyunların bir çoğu saldırı, vurdulu-kırdılı temalar içermektedir. Sanal oyunların bir çoğu kanlı ve vahşet dolu sahneler içermektedir. Bu tema ve sahnelerle hemhal olan ve zihnini, gönlünü bu görüntüler dolduran bir çocuk, bir genç, bir insan mutlu olabilir mi? Bu tema ve sahnelerden etkilenen bir çocuk, bir genç, bir insan olumlu düşünebilir mi? Pozitif davranabilir mi?
Bu yazıyı yazdığım yer de tevafuk ya, bir internet kafe. Bayram dolayısıyla evden uzaktayım. Bulunduğum evde de internet imkanım yok. Çoktandır yazmayı düşündüğüm bu konuyu yazmak üzere, internet kafenin yolunu tuttum. (Şimdi yazımın bu noktasında içinde etrafımda olup biteni kısaca özetleyeyim) İnternet kafede, çocuklar ve gençler bağırtılı-çağırtılı bir şekilde sanal oyunda dünyadan kopmuş vaziyetteler. Kimisi oyundaki heyecanla sövüyor. Kimisi arkadaşıyla araba yarışındayken geride kalmanın etkisiyle bilgisayarın bulunduğu masayı yumrukluyor. Öbür masalardaki çocuğun birisi “bombalar” diyor, “mavi ev” diyor, “ağaçların arasından düşman çıktı” diyor. Öbürü, “düşman çatıda” diyor. Yine bir bağırtı duyuldu. ”Beni oyundan attı” diye bir çocuk bağırıyor ve hayıflanıyor. Çocukların birbirlerine hitap şekli bile çok acaip, “herkes birbirine oğlum” diye hitap ediyor. Bu vaziyet içerisinde sanal oyunların tehlikesine dikkat çektiğim bu yazıda “Vah neslim, vah gençlik vah” demekten başka bir şey şu an elimden gelmiyor. Bu arada, internet kafenin sahibi, benim rahatsızlığımı hissetmiş gibi; “küfürlü konuşmalar yapmayın” diye çocukları ve gençleri uyarıyor.
Tekrar yazımızdaki asıl konuya dönecek olursak, sanal oyunların tehlikeli içerikler taşıdığı ve çocukları ve gençleri olumsuz etkilediği tartışılmaz bir gerçektir. Bu gerçeği anlamak ve fark etmek için konunun uzmanı bilim adamı olmaya gerek yok. Yazımın bu bölümünde bu husustaki araştırma sonuçlarına kısaca değinmek gerekirse; “sanal oyunların depresif (huzursuz) hale getirdiği ve saldırganlığa ittiği”, sanal oyunlarına çok zaman ayıran çocukların “zihinsel sorunlar yaşadığı”, sanal oyun bağımlısı çocukların “depresyon anksiyete (endişe) ve sosyal fobi gibi ruhsal sorunlarla karşılaştığı” birer tartışılmaz gerçeklerdir. Şurası kesin bir gerçek ki; sanal oyunları sadece bir oyun veya eğlence olarak görmemeliyiz. Bunlar içeriğinde bulunan unsurlarla birer tehlike ve tehdit olabilir. İçeriği zararlıysa elbette çocuklar ve gençler için birer tehlike ve tehdittirler. Maalesef, bilgisayar oyunlarının ekserisi şiddet ve vahşet içerdiği için baştan itibaren zararlıdır. Bunların faydalı olduğunu kimse savunamaz.
Yazımın sonunda, Sosyal Hizmet Uzmanı Yücel CAN Kardeşimin geçen gün bir sohbet sırasında altını çizerek belirttiği bir tespiti ben de sizler altını çizerek aktarıyorum: Yücel CAN Kardeşim “Osmanlı’da çocuk oyunlarının en karakteristik özelliği, çocukları bir saldırıya karşı savunmaya teşvik etmek ve savunmayı öğretmektir. Şimdiki sanal oyunlar ise tam tersi bir özellik taşıyor. Sanal oyunlar savunmayı değil, saldırıyı teşvik ediyor ve öğretiyor” şeklinde tespitler sunuyor.
Ah Osmanlı ah. Her konudaki üstünlüğün burada da ortaya çıktı. Çocukları oyunlarla eğitmeyi sen başardın. Biz ise bu başıboş dünyada, kıyamete doğru son sürat yuvarlanan dünyada, çocukları mantıklı oyunlarla eğitmek yerine, sanal oyunlarla eğriltiyoruz. Bu gidişatı kim durduracak? Çocukları ve gençleri kim koruyacak? Merak konusu işte asıl bu! (Bu arada saat 23.16 oldu. Çocuklar hâlâ, aynı şekilde bağırtılı ve seviyesiz konuşmalarla sanal oyunlarını sürdürürlerken, ben gariban bir yazar olarak, yazımı bitirip biraz sonra düşünceli bir şekilde misafir olarak kaldığım evin yolunu tutacağım)
Ahmet Sandal