İNSAN VE DÜNYA ÜZERİNE GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELERİM
  9-TARİH KAHRAMANLIK VE ECDAD
 

TARİH KAHRAMANLIK VE ECDAD ÜZERİNE GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELERİM

 1-     ÖNCE GÖNÜLLER FETHEDİLDİ SONRA İSTANBUL

İstanbul’un fethi, tarihimizin en mühim ve en zirve zaferleri arasında yer alır. İstanbul’un fethi milletimizi ezelden ebede kadar onurlandıracak bir zaferdir. Bu gerçeği kimse inkar edemez. Tamam bu doğru. Ancak bu doğrunun yanında bir başka doğru daha var ki, bunun üzerinde düşünmeye çağırıyorum sizi. Söylemek istediğim husus daha açık yazmak istiyorum. Bu zaferin yıldönümünü idrak ettiğimiz bu günlerde, İstanbul’un fethini yalnızca bir gurur vesilesi yapıp da, hamasi cümleler içerisinde kaybolmanın bize bir şey kazandırmayacağını söylemek istiyorum. Sizleri, 1453 yılının öncesinde zafere giden yolda neler yapıldığını ve nasıl hazırlık içerisinde bulunulduğunu düşünmeye çağırıyorum. Sizleri 1453 yılının Osmanlı Toplumunda nasıl bir toplum yapısı içerisinde olduğumuzu düşünmeye çağırıyorum.

Çocukluğumda bizlere, Fatih Sultan Mehmet Han Hazretlerinin çarşıda tebdil-i kıyafet dolaştığı bir olay anlatılırdı ve bu anlatılanlardan biz ders ve ibret vesikası çıkarırdık. Bilmiyorum şimdi de anlatılıyor mu tarihi ibret vesikası.

Bu ibret vesikasında geçen olay şöyle gerçekleşmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri İstanbul'un fethine girişmeden önce, halkını ve o zamanki toplumu imtihan etmek istemişti. Sabahın erken saatlerinde tebdili kıyafet ederek, o zaman Osmanlı'nın başşehri olan Edirne'de çarşıya çıktı. Çarşının bir tarafından girip, alış veriş yapmaya başladı. Birinci dükkâna varıp birşey aldı. İkinci bir şey istediğinde dükkân sahibi vermedi. Fatih'i tanımıyordu dükkân sahibi. Fatih Hazretleri dükkanda mal olduğu halde neden satış yapmadığını sordu.

Esnaf: -Ben sana bir şey satmakla sabah siftahımı yapmış oldum, ikinci alacağını da karşıdaki dükkândan al. Çünkü o henüz siftah etmemiştir, dedi. Fatih memnun olmuştu. O dükkana gitti ve bir miktar mal aldı. Bu maldan sonra ikinci bir alışveriş daha yapmak istediğini söyledi. O dükkan sahibi de birinci dükkan sahibi gibi, ikinci malı satmayıp komşu dükkânın daha siftah yapmadığını belirterek o dükkana a gönderdi. Böylece Hazreti Fatih koca çarşıyı baştan sona kadar dolaştı. Hepsinde aynı mukabele ile karşılaşmıştı. Aldıkları erzakı, medresede ilim tahsil eden talebelere gönderdi, kendisi de saraya gelip Allah'a şükür secdesine kapandı ve şöyle dedi Fatih: -Ya Rabbi sana hamdolsun. Bana böyle birbirini düşünen ve diğerkâm davranan bir millet ihsan ettin. Ben bu milletimle değil Bizans'ı, dünyayı bile fethederim, dedi.

İşte o zamanki toplum, bu ruh ve düşünce yapısına sahip ulvi bir toplumdu. O zamanki toplumda insanların gönülleri böyle yüce idi. Peki, 1453 yılındaki Osmanlı Toplumunu böyle yüce gönüllü yapan husus ne idi? Elbette, devlet ve millet kaynaşması ve dayanışması idi. Elbette, milletin gönlünü kazanacak adil ve ehil yönetim idi. Daha açık söyleyeyim, Osmanlı’nın kuruluş ve yükseliş döneminde, “önce milletin gönlü fethedilmiş, daha sonra diğer zaferler kazanılmıştır”. İşte işin aslı budur. “Milletin gönlü kazanılmadan hiçbir zafer kazanılmaz.” “Milletin gönlüne girmeden, ondan vergiyi tam olarak almak mümkün müdür? Elbette, hayır? Milletten tam vergi almadan, askerin ihtiyacı olan teçhizatı sağlamak mümkün müdür? Elbette, hayır. Askerin gönlüne girmeden, onu cepheye göndermek mümkün müdür?” Elbette mümkün değildir.”

Öyleyse, önce gönüller fethedilmelidir. İstanbul’un fethinin yıldönümüne rastlayan bu günlerde işte asıl bunda dikkat çekmek gerek. Ben de bu hususa dikkat çekerek, eski o günlerdeki toplum yapısına ulaşmayı sabırla beklediğimi ifade etmeliyim. Buna dikkat çektikten sonra, tarihimize en büyük zaferler kazandıran tüm Ecdadı ve bilhassa Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri ile Askerlerini ve ona destek veren O toplumdaki tüm ecdadı Rahmet ve Minnetle yadederim. Allah onlardan razı olsun. Bizleri onların yolundan ayırmasın. Amin.

Bir şiirim ile yazıma son vermek istiyorum.

FETH-İ İSTANBUL

Bir Genç Sultan vardı, bir Genç Sultan vardı,
İkinci Murad Han’ın oğlu, dünyalar ona dardı.
İstanbul şuuruna, daha bir çocukken vardı.
Sevdaya dönüştü şuur, alev alev benliğini sardı.

Taht’a geçtiğinde, aklı-fikri, yalnız bir yerdeydi,
Yoktu artık kendinde, ne gökte, ne de yerdeydi.
“Ya Bizans beni alır, ya ben Bizans’ı” der dururdu.
Kâlp atışları gün geldi, en yüksek zirveye vurdu.

Öyle gerildi ki, boşalmalıydı artık ok yaydan.
Atını denize sürdüğünde, nisandı aylardan.
Bir büyük kuşatma ki, elli üç gün sürecek.
Asırlarca bekleyen Aya Sofya, artık gülecek.

Mayıs'ın yirmidokuzu, sabahına uyanır İstanbul.
Mayıs'ın yirmidokuzu, felahına uyanır İstanbul.
Mayıs'ın yirmidokuzu, Talihine kavuşur bir kent.
Mayıs'ın yirmidokuzu, Fatihine kavuşur bir millet.

Çağ açan o Sultan, Aya Sofya'dan girer içeri.
Arkasında azamet timsâli binlerce yeniçeri.

Bu sevinci beş asır yaşar Aya Sofya, dolu dolu.
Günün birinde kapanır, artık Mabedimin yolu.

Şimdi Aya Sofya sessiz, geçen günleri özler.
Nur yüzlü gençlere bakar da, yiğidini gözler.

Feth-i İstanbul demek, büyük deha ve kan-ter demek…
Feth-i İstanbul Demek, Ayasofya ve zafer demek…

Ahmet SANDAL

 

 

2-     YER MARAŞ GÜN ONİKİ ŞUBAT

Yer Maraş, yıl bin dokuz yüz yirmi, gün on iki şubat,
Haydi Şairim durma, şu Ulu destanı bir de sen anlat.

Nerden başlasam bilemiyorum, nasıl anlatsam o destanı,
Ben anlatamasam da, Ey Türkoğlu sen ecdadını iyi tanı.

Acı dolu günlerdi o günler, yıl bin dokuz yüz on dokuzun sonları,
Fransız askerleri Maraş’ta, kimse daha önce görmemişti onları.

Uğursuz bir anlaşmanın hükümlerini bahane ettiler, Sevr midir adı,
Zaten Birinci Dünya Harbinden sonra kaçmıştı, Milletin ağzının tadı.
Anadolu’muz işgalde, topuna tüfeğine güvenen Fransız da Maraş’taydı,
Tüm Anadolu gibi, Maraşlı da kabına sığmadı, “La havle” çekip gün saydı.

İşgalci Fransızlar ateşe barutla gidiyor, Maraş’ta kin tohumları ekiyordu,
Maraşlı İslam’dan aldığı sabırla, irade içinde, devamlı “La havle” çekiyordu.

Fransız ateşle oynadığının farkında değildi, en büyük kin tohumunu o gece attı,
Bir Cuma Gecesi Kaleye Fransız bayrağı çekip Maraş’ı birbirine kattı.

Asla dayanamazdı, asla dayanamazdı Maraşlı Kalede başka bir bayrağa,
Ateş düştü artık, ateş düştü artık, Maraş’taki her dağa, her taşa, her ocağa.

Avukat Mehmet Ali Bey’in bildirisi:"Ey Necip Osmanlı Milleti, vaktine hazır ol,”
Sen asla esir yaşayamazsın Müslüman Maraş halkı vaktin tamam, dol artık dol.

Avukat Mehmet Ali Bey’in işte bu bildirisi ateşledi artık fitili,
Kimse tutamaz Kahraman Maraşlı’yı, kimse tutamaz koca bir İl’i.

Cuma namazı Ulu Camide toplandı cemaat, hüzün artık doruğa çıktı,
İşte o gün, işte o gün, “Allah Allah” nidalarıyla Maraşlı bendini yıktı.
“Cuma namazı kılınamaz” dedi Rıdvan Hoca,
O Fransız bayrağı Kalede öyle asılı durdukça.

Ezelden beridir hür yaşamış Türkoğlu, hiç esir düşer mi?
Devamlı ay yıldız görmüş, başka bayrağa müsaade eder mi?
Etmez elbet, yırtar bendini, kırar zincirleri “Allah Allah” der,
İşgalci Fransız’a “memleketimden defol”, “haydi Yallah” der.

Maraş Kalesine doğru bir insan seli başladı, kimse durduramaz,
İndirildi Fransız bayrağı, O gün Kalede kılındı Cuma ve namaz.

Ok yaydan çıkmıştı artık, o günden sonra başladı artık Maraş’ta savaş,
Her tarafta mermi, her taraf barut, kalmadı Maraş’ta taş üstüne taş.
Kaç gün sürdü Maraş’taki bu destan, tarihlerde yazılıdır hepsi bir bir,
Maraşlı kararlı, Fransız’ı atacak yurdundan, elinde silah, dilinde tekbir.

Yer Maraş, günlerden yirmi bir ocak, yıl bin dokuz yüz yirmi,
Savaş daha şiddetlendi, patlıyor gökyüzünde binlerce top ve mermi.
Maraş’ta son çarpışma tam yirmi iki gün, yirmi iki gece sürdü,
Maraş’lı Şehrinden, işgalcileri sanki hayvan sürer gibi sürdü.

Yer Maraş, günlerden on iki şubat, yıl bin dokuz yüz yirmi,
Ezelden beridir hür yaşamış Maraş’lı hiç esir düşer mi!
Düşmez evelallah, asla düşmez, içindeki iman Nuruyla asla esir düşmez,
Türkoğlu Türk vatanına sonsuza dek sahip çıkar, kimseye tuzak eşmez.

Başkasının vatanına göz diken işgalciler ne dün, ne bugün, ne yarın iflah olmaz,
Hürriyet ve bağımsızlık Müslüman’ın içinde yanan bir güldür, bu gül asla solmaz.

Unutulmaz Maraş’ın Kahramanları, Rıdvan Hoca, Sütçü İmam, Arslan Bey,
Asla unutulmaz binlerce şehidimiz, gazimiz, hepsine de selam olsun hey, hey.

Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu’nun ilk zaferi böyle, işte böyle kazanıldı,
Maraş’ın adı o tarihten sonra, altın harflerle “Kahraman” diye yazıldı.

Ey Kahramanmaraşlı, Ey yaşlı, genç, tüm hemşehrimiz,
Memleketinin değerini iyi bil, kolay kazanılmadı bu Şehrimiz.

Bu sözlerimle tüm şehid ve gazilerimizi bir kez daha rahmet ve minnetler anarım,
Bu topraklara layıkıyla sahip çıkamazsak asla gülmem, asla gülmem için için yanarım.

Ahmet SANDAL
Şair Yazar

 

3- ECDADIN HAYATINDA NEZAKET ÖRNEKLERİ

      Tarihi gelişmelere ve insanın bu gelişmeler içerisindeki konumuna baktığımızda, şu üç hususun ön plana çıktığını görüyoruz.

1- Tarihi gelişmeler içerisinde teknolojik malzemeler ve ekipmanlar nitelik ve nicelik olarak çoğalmakta ve insanın gündelik hayatını kolaylaştırmaktadır. İşte binlerce makineler ve işte binlerce fabrika alet ve edevatı. İşte cep telefonu, işte internet. Bunlar yalnızca bir kaç örnektir. Hepsi de pratikte büyük faydalar sağlamaktadır. 2- Tarihi gelişmeler içerisinde hız ve telaş, insanın gündelik hayatında, geçmiş yıllara nazaran daha da ön plana çıkmaktadır. Her yerde bir koşturma görüyoruz. Bu koşturmaca içinde adeta yaşamıyor, sağa-sola bakmadan koşuyoruz. 3- Yukarıda belirttiğim her iki gelişme, yani teknolojik ilerleme ve hız-telaş beraberinde içtimai hayatta “nezaketsizlik ve kabalık” getiriyor. Adeta kabalık ve nezaketsizlik çağında yaşıyoruz.

Konuyu bu şekilde bir tasnif etmemin nedeni, tarihle ve ecdadla bağ kurmak içindir. Yoksa, günümüzdeki durumu hepimiz de biliyoruz. Evet, hepimiz de biliyoruz ki, yaşadığımız dünyada, “efendilik, kibarlık, incelik, hassaslık ve samimiyet” gibi özelliklerin neredeyse içtimai hayatta tek-tük görülecek düzeyde azalmıştır. Cemiyetimizin fertlerinde genel olarak, gelişi-güzel bir hayat, konuşmalarda özensizlik, hitaplarda kabalık ve ikili ilişkilerde yapmacık davranışlar öne çıkmaktadır. Günümüzdeki bu çirkin tabloya karşın, geçmişte ecdad nezaket, kibarlık, incelik ve samimiyetin en güzel örneklerini vermiştir. Nasıl mı?

Bu örneklere, geçen gün Mardin’de bizzat gördüğüm ve ecdaddan miras tarihi binanın kapısındaki kapı tokmağından başlayacağım. Kapı tokmağı deyip de geçmeyin. Ecdadın aile hayatında ve evindeki nezaket ve kibarlık daha kapının girişinde başlamaktadır. Mardin’de, Artuklu Beyliği’nden kalma Zinciriye Medresesinin giriş kapısında iki ayrı kapı tokmağı dikkatimi çekti. Bize o tarihi mekânda tanıtım yapan Polis Memuru’na bu durumun nedenini sorduğumda. Bu şekildeki iki ayrı kapı tokmağının o zamandaki tüm evlerin dış bahçe kapısında bulunduğunu öğrendim. Görevli Polis, kapıdaki o tokmaklardan birisinin ince, diğerinin ise kalın ses çıkarttığını söyledi. Evet, ecdad evlerini dizayn ederken baştan başa nezaket ve inceliğe önem veriyordu. Bir mekana gelen kişi erkek ise kalın kapı tokmağını vuruyor. Kendisini bir erkek karşılıyor. Bir mekana gelen kişi kadın ise ince ses çıkaran kapı tokmağını vuruyor ve kendisini kadın karşılıyor. Peki, şimdi durum nasıl? Kim gelirse gelsin aynı kapı zilini çalıyor. Dışarıda kimin bulunduğu belli değil. Bazen nahoş ve kaba durumlar da ortaya çıkıyor.

Ecdadın inşa ettiği evlerdeki nezaket örnekleri yalnızca kapı tokmağında değil elbet. Evin baştan başa tüm konumu nezaket ve incelik örnekleri ile doludur. Mesela, eski konakların pencereleri ya yola bakmaktadır ya da evin kendi bahçesine bakmaktadır. Eski konakların duvarları genelde yüksektir. Ne içerideki ses dışarıya gider, ne de dışarıdaki ses içeriye girer. Ecdadın evlerinin dizaynı kadar, bu evlerde sürdürdükleri hayat da tam bir nezaket örnekleriyle doludur. Konakların ya da evlerin yanındaki sokaklarda oturmak, geleni-gideni gözetmek diye bir huy, bir adet Ecdadda asla görülmezdi. Şimdi bakıyorsunuz, bir kasabanın, hatta bir şehrin sokaklarına, kadın, erkek insanlar sokaklara sandalye atmış, minder-döşek atmışlar geleni–gideni gözetliyorlar. Ne kadar büyük çirkinlik. Geleni-gideni gözetleme işi yalnızca sokaklarda mı? Kahve önleri adeta sokaktan geçenleri seyretme mekanları olmuş. Maalesef, bu toplumun fertlerinin büyük çoğunluğunun “gözü dışarıda”. Gözü dışarıda olan fertlerden nezaket beklenmez. Nezaketin en büyük özelliği “gözü içeride” olmaktır. Yani başkasına değil, kendimize bakmalıyız. Başkasının hatasını değil, kendi hatamızı araştırmalıyız.

Ecdadın nezaketi evlerinin kapı tokmağından başlar dedim ya. Ecdadın nezaketi konuşmalarında ilk hitaptan başlardı. Toplumumuzda “Bey’siz, Efendi’siz” hitaplar giderek yaygınlaşmaktadır. Ecdad öyle miydi? Hayır! Ecdadımız, her konuşmaya, önce güler bir yüz ile “Efendim” diyerek başlardı. Ecdadımızın özel hayatında, karı-koca arasındaki hitap tarzı da tam bir edep ve nezaket örneğidir. Kadın kocasına kesinlikle ismiyle hitap etmezdi. “Bey ya da Efendi” diye hitap ederdi. Erkek de karısına aynı şekilde “Hanımefendi” şeklinde çağırırdı. Şimdi öyle mi!

Sözü uzatmaya gerek yok. Bu yazıda ecdadımızın nezaket örneklerini uzun uzun sıralayacak değilim. Bu örneklerin hepsini sıralayacak olsam ciltler dolusu kitap tutar.

Yazımı şu tespitim ile bitiriyorum “Teknolojik gelişmelerin baş döndürücü hızı içerisine nezaket, edep, incelik, kibarlık ve samimiyeti kaybetmişsek, bu gelişmeler cemiyet hayatında “sözde bir ilerleme ve medeniyet” getirmiştir. Ancak, “özde ise bir gerileme ve bir deniyyat” getirmiştir.” Durum bu. Vesselam.

 

Ahmet SANDAL

 

4- MUHTEREM VEHBİ VAKKASOĞLU HOCAMA AÇIK TEŞEKKÜR VE HAFIZ OSMAN SANDAL

Muhterem Vehbi VAKKASOĞLU Hocam,
Selamûnaleyküm.

Nasılsınız Hocam? İyilik ve sağlık dileklerimi sunar, ellerinizden öperim.

Hocam sizlere teşekkür etmek ve kâlbi şükranlarımı sunmak üzere bu mesajı ve bu yazıyı kaleme aldım.

Hocam, geçen gün telefon açan Değerli Kardeşim Ahmet AKSİN Bey, "Kahramanmaraşlı Alim Hafız Osman Sandal akrabanız gelir mi" diye sordu. "Evet, Kök Akrabalığımız var. Dedemim Öz Kardeşidir" dedim. Ardından ekledim: "Niye sordun?" diye.
Ahmet Bey, "Moral Dünyası Dergisinde Hafız Osman Sandal hakkında çok güzel bir yazı var" dedi.
Hemen Dergiyi temin ettim ve yazınızı okudum, Hocam.

Çok sağolun. Öncelikle, Hafız Osman SANDAL hakkında böyle bir hakikati ifade ettiğiniz ve tarihe tanıklık ettiğiniz için tekrar tekrar teşekkür ediyorum.

Hocam, bu teşekkür vesilesi ile şu hususları da belirtmeden geçemeyeceğim. Yazınız eski Hocalar ile yeni Hocalar arasındaki kalite farkını da çok açık ortaya koyuyor.

Vehbi Hocam, eski Âlimlerin kalitesinin ne kadar yüksek olduğu bir kez daha, Hafız Osman Sandal Amcamız vesilesiyle açığa çıkmıştır.

Hocam, yazınızda en dikkat çekici iki noktayı şöyle özetliyorum:
1-Kahramanmaraş İmam Hatip Lisesinin kurucusu Hafız Osman Sandal, Lisede derslere girdiğinde 75 yaşında. Öğrencileri kimi 12, kimisi 15 yaşında. O yaşta herkesle diyalog kuruyor.
2-Öğrenciler sınıfta ders bitiş zili çaldığı hâlde, ısrarla dersin devam etmesini istiyorlar.

Şimdiki eğitim ortamında var mı böyle bir Hoca ve var mı böyle öğrenciler!

Sözün özü:Hafız Osman Sandal Amcam ile ve öğrencileri ile iftihar ettim. İnşaallah yollarında yürürüz.

Vehbi Hocam, sizlere bu şekilde açık teşekkürümü sunarken, sözkonusu yazınızı da aynen aşağıda sunuyorum.


Selamlar ve sevgilerle.

Ahmet SANDAL


Vehbi Vakkasoğlu | Moral Dünyası Dergisi Mart 2010 Sayısı


Otobüslere Güzergâh Değiştirten Sevgi Devleti: Osman Sandaloğlu


Kahramanmaraş’ta açılan ilk imam hatip lisesinin kurucu müdürlüğünü yapan Osman Sandaloğlu, şehirde o kadar sevilir ve sayılırdı ki belediye otobüsüne bindi mi, otobüs güzergâhını değiştirirdi. Şoför, Sandaloğlu’nu gideceğe yere bıraktıktan sonra kendi güzergâhına geri dönerdi. Osmanlı adamıydı hocamız, gönül kazanmanın da ustasıydı.


Eğitimci olmaya İstiklal Harbi gazisi Osman Sandaloğlu’nu tanıyınca karar vermiştim. Biz öğrenci usulü ona “Sandal Hoca” derdik. Muhteşem bir insandı. O kadar itibarlı bir insandı ki Maraş’ta belediye otobüsüne bindi mi, otobüs güzergâhını değiştirirdi. Şoför “Hocam nereye gidiyorsunuz?” diye sorar, Sandaloğlu’nu gideceğe yere bıraktıktan sonra kendi güzergâhına geri dönerdi. Durak falan önemli değil, Sandal Hoca’yı gören şoför hemen durur, hocayı alır, yoluna devam ederdi.

Sandal Hoca, bizim dersimize girdiğinde 75 yaşındaydı, biz 11 yaşlarındaydık. Onu görünce önce yadırgadık, bize nasıl ders anlatacak, nasıl anlaşacağız diye güldük. Ama o öyle bir dil kullandı ki bizim kalbimizi fethetti. O, sevgi diliyle konuşarak yüreklerimizin en derininde taht kurdu. Tam bir “sevgi devleti”ydi. Hepimizle tek tek ilgilenirdi. Birimizin yüzünü biraz asık görmesin hemen “Oğlum, ne oldu?” diye sorardı. Hastamız varsa hemen doktor, ilaç hepsini ayarlardı. Bizimle hep, “Aslanlarım, kaplanlarım, bu sınıftan ne başbakanlar, ne cumhurbaşkanları, ne yazarlar, ne şairler çıkacak” diye konuşurdu.

1883 tarihinde doğan Sandaloğlu İstiklal Harbi gazisi, ilimli, imanlı mübarek bir adamdı. Maraş’ta uzun yıllar nikâh memurluğu yapmış, binlerce çiftin mutluluğuna duacı olmuştu. Cami yapmanın, hatta tamir etmenin yasak olduğu bir dönemde (1939) özel izinle Çukuroba Camii’ni yeniden yaptırmıştı. Binasını yenilediği caminin, içini de canlandırmış, sevgi merkezli eğitimin temsilcisi olarak yepyeni bir cemaat oluşturmuştu.


Gönül kazanma ustası

Osmanlı adamıydı hocamız, gönül kazanmanın da ustasıydı.

Bir gün, caminin avlusundaki umumi tuvaletlere bir beyefendi gelir. Takım elbiseli, kravatlı, lengirdek şapkalı bu beyefendi, Sandaloğlu Hoca’nın dikkatini çeker. Kılık kıyafeti döneme göre oldukça lüks görünen bu zat, caminin avlusuna girer ve tuvaletin nerede olduğunu sorar. Adam tuvaletlerden tarafa yönelince Sandaloğlu, cemaatinden ve aynı zamanda teyzeoğlu olan dedem Mehmet Ali Bağrıaçık’ı çağırır ve “Bu beyefendi tuvaletten çıkar çıkmaz, benim dediklerimi aynen uygulayacaksın!” der.

Adam tuvaletten çıkar çıkmaz, hocaefendi hemen Mehmet Ali Efendi’ye seslenir: “Mehmet Ali, koş beyefendiye abdest için yardımcı ol! Ceketini, şapkasını al, havlu ver!”

Adamcağız, çıkışa doğru yönelmişken, tereddütlü bir biçimde durur. Bir hocaefendiye bakar, bir de kendisine doğru koşan Mehmet Ali Efendi’ye…O bu şaşkınlıkla bakınıp ne olduğunu anlamaya çalışırken, başından şapkası, sırtından ceketi çoktan alınmıştır… Çaresiz, hiçbir şey demeden şadırvana yönelir.

“Zahmet etmeyin” dediyse de, Mehmet Ali Efendi, başında bekler. Abdest biter bitmez, hemen havluyu uzatır. Sonra da ceketi ve şapkayı verir. Bu sırada, bütün olup biteni cami kapısının önündeki merdivenlerden seyreden hocaefendi devreye girerek mütebessim yüzüyle, “Buyurun efendim, hoş geldiniz camimize. Şimdi sizi meşgul etmeyelim, namazınızı kıldıktan sonra tanışalım hayırlısıyla” der.

Adamcağız, bu kibar emr-i vaki karşısında, “Tabii efendim” der ve camiye girer. Uzunca bir zamandır durmadığı Hak katında bulur kendini birden bire… “Meğer ne kadar da özlemişim, huzurunda huzur bulmayı” diye geçirir içinden, biraz da utanarak…

Sandaloğlu Hoca, adamın camiden çıkışını bekler. Tanışır. Ona, sanki özel ticarethanesine gelmiş bir müşteri gibi davranır. “Hoş geldiniz” der. “Teşrifinizden memnun olduk efendim, ne iyi ettiniz de geldiniz, gene bekleriz” diye de iltifatlar eder.

Çok nadir namaz kılan bu zat, daha sonra, Sandaloğlu Hoca’nın muhibbi ve caminin de cemaati olur.

Caminin tuvaletine geleni bile içeriye alan bir cazibe merkeziydi Sandaloğlu Hoca. Şimdilerde, camiye geleni bile püskürten ve küstüren anlayışlara şahit olunca, hocamızın kıymetini daha çok takdir ediyoruz.


Maraş’a ilk imam hatip lisesi

Sandal Hoca, Demokrat Parti iktidarını büyük bir sevinçle karşılar. Özellikle de, imam hatip liselerinin açılacağı haberiyle coşar. Himmet ehli hemşehrilerinin de desteğiyle, Türkiye’deki ilk 7 imam hatipten biri Maraş’ta açılır. Hocaefendi’nin müdürlük yaptığı İmam Hatip Okulu, İstiklal İlkokulu’nun iki sınıfında, 90 öğrenciyle öğretime başlar. Daha sonra, Maraş Kalesi’nin eteğinde bulunan Yetiştirme Yurdu’nun bir bölümüne taşınır. Nihayet, İmam Hatip Okulu için tahsis edilen arsaya ilk kazma, yine onun duasıyla vurulur. Sandaloğlu, kapı kapı gezer, bütün itibarını, saygınlığını kullanarak İmam Hatip’e yardım toplar. Okul inşaatını sürekli dualar ederek denetler.

Çalışan işçilere gayret vermek ve yaptıkları işin önemini anlatabilmek için kendisi de onlara yardım eder, iltifatta bulunur. Onun bu gayreti, ahaliyi daha da aşka getirir. Herkes, adeta elinden gelmeyeni de yapmaya çabalar.

Bu çabalar beklenen neticeyi verir, bina biter, okul açılır. İş, öğrenci bulmaya gelmiştir. Saldaloğlu, kapı kapı gezerek öğrenci bulmaya çalışır. İnsanlar yeni açılmış olan bu okula öğrenci vermekte tereddüde düşerler. “İmam Hatip Okulu ne işe yarayacak, mezunları sadece imam hatip mi olacak, yüksek okul imkânı bulacaklar mı?” diye düşünürler.

Henüz cevabını bulamamış olan, yığınla soru üşüşür kafalara… Mezunlarına hiçbir maddî gelecek vaat edemeyen bir okul çıkmıştır ortaya… Çoğu dindar ve fakir ahaliden, daha önce Kur’an eğitimi almış olan öğrencilerin yanı sıra az sayıda tanınmış aile çocuklarından da kayıt yaptıran olmuştur.

Fakat okulun kurucu müdürü olan Sandaloğlu, yılmaz, yorulmaz bir gayretle, biraz da hatır gönül işi olarak, iki sınıflık öğrenci tedarik eder ve böylece 1951 yılında Maraş İmam Hatip Okulu 90 öğrenciyle ilköğretim yılına başlar.

Okula hoca bulmak da ayrı bir meseledir. Müderris Ali Efendi, din öğretiminden ümidini kesmiş ve yakmaya kıyamadığı kitaplarını, evinin bahçesine gizlice gömmüştü. Müderris Ali Efendi öylesine ümitsizdi ki, özel ders almaya gelenleri bile kabul etmiyor, “Artık yevmü’l-beterdir, kıyameti beklemeli!” diyordu.

Bu sebeple de, kitapları nadan ellerde saygısızlık ve hakaret görmesin diye, isteyenlere de vermiyor, içi acıyarak sobada yakıyor, büyük bir bölümünü de “İlim devri bitti” kanaatinden dolayı, evlat gömer gibi gece karanlığında gizli saklı gömüyordu.

Sandaloğlu, Müderris Ali Efendi de dâhil olmak üzere, ehliyetli ve diplomalı hocaları tatlı dili ve ikna kabiliyeti ile İmam Hatip Okulu’na kazandırdı. Şehirde ilim ve irfanlarıyla tanınmış bu hocalar, İmam Hatip’in gelişmesinde çok önemli bir referans oldular. Çok ileri yaşlarına rağmen, hocasız bir dönemin ümit ışığı ve ilim taşıyıcısı olarak okul tarihine geçtiler.



Sandal Hoca’nın tedavi yöntemi

Zaman zaman öğrenciler başım ağrıyor, dişim ağrıyor diyerek derse girmek istemezlerdi. Sandaloğlu, onlara karşı çok müsamahalı davranırdı. Bunlar genellikle yaşça büyük olan öğrencilerdi. Birçoğu küçük yaşından itibaren Kur’an dersi almış, hatta hafız olmuştu. Özel Arapça ve dinî dersler alanlar da vardı. Bilhassa bu öğrencilerden biri, “Hocam, hastayım derse giremeyeceğim” dedi mi “Doktora benden selam söyle. Reçeteni al, tez gel” diye tembihatta bulunurdu.

Fakat keramet mi, feraset mi bilinmez, bazılarına da ne kadar hastayım diye ısrar etseler, izin vermez, doğru söylemediklerini anlayıverirdi. Yalanda ısrar edenlere de okulun yanı başındaki parkı eliyle göstererek, “Teneffüste parka git, biraz ot çiğne!” derdi. “Hocam, ot baş ağrısına ne yapsın?” diyenlere de, hiç istifini bozmadan, gayet ciddi bir şekilde “Başı ağrıyan kediler, doktora, eczaneye mi gidiyor, yoksa buraya gelip ot mu çiğniyor?” derdi. Biz küçükler bu ot işini merak edip büyüklerimize sormuş ve kedilerin gerçekten ot çiğneyerek kendilerini tedavi ettiklerini öğrenmiştik. Meğer hastalanan kediler, kendilerine şifa olacak otu bulur ve çiğnerlermiş.

O bilgiyi öğrendikten sonra, başım ağrıyor diyen arkadaşlarımıza hep “Parka git, biraz ot çiğne!” der gülerdik.


“Çıkmayalım hocam, devam edin”

Daha ortaokul birinci sınıfta, evlilik çağına gelmiş delikanlılarla bizim gibi ilkokulu yeni bitirip gelmişler vardı. Sandaloğlu, bütün bu yaş farkını ortadan kaldıracak, herkesi mutlu edecek ve ilgisini çekecek şekilde ders anlatırdı. Dersten çıkış zili çaldığında “Hocam çıkmayalım, devam edin!” sesleri yükselirdi sınıftan. Sandaloğlu, yüzünde dolaşan tatlı bir tebessümle bu seslenişten memnuniyetini belli eder ama, “Pekala, şimdi biraz dinlenin, yüzünüzü gözünüzü yıkayıp kendinize gelin de devam edelim” diyerek sınıftan çıkardı.

Sandaloğlu’nun en önemli özelliklerinden biri de, her talebe ile ayrı ayrı ilgilenmesiydi. Çalışkan, tembel, uslu, haylaz hiç ayırt etmeden bütün talebeleriyle tek tek alakadar olurdu. İlerlemiş yaşına rağmen talebelerini aileleriyle birlikte tanırdı.

Her talebesi, Sandal Hoca tarafından sevildiğini bilirdi. Ara sıra kulağı çekilirken de, yanakları okşanırken bu duygu asla kaybolmazdı. Hocanın sevimli cezalarını fazlasıyla hak ettiğini herkes zaten bilirdi.

Her talebesine çok sevildiğini hissettirmek aslında Efendimizin (a.s.m.) sünnetidir. Sahabe-i Kiram’dan her biri, O’nun (a.s.m.) tarafından en çok sevilen kişi olduğunu sanırdı. Bu güzellik, çağdaş eğitimin de çok önemli hedeflerinden biri olmalıdır.

Çoğumuz fakir köy çocuklarıydık. Bizi babaca kucakladı. Hepimizi de bir şey olacağımıza inandırdı. Onu örnek alıp hoca olmaya yönelenler de çoktu aramızda. Ama onun bize asıl ve ısrarlı tavsiyesi, doğru, dürüst olmaktı. Derdi ki:

“Doğru düşmüş, yıkılmamış; eğri kaçmış, kurtulmamış.”

Onunla yürümek büyük gururdu

Sandaloğlu Hoca’yla birlikte Belediye Çarşısı’nda yürümek bizim için emsalsiz bir iltifattı. Esnaf, Sandaloğlu geçerken iki taraflı ayağa kalkıp çok saygılı bir tavırla karşılar hepsi de candan bir şekilde “Buyurun hocam” derler, bir çay, bir kahve içirmeyi şeref bilirlerdi.

Ahaliyle içli dışlıydı. Bu yakınlığın ne kadar derin olduğunu okul sonrası yapılan bu esnaf ziyaretleri çok açık bir şekilde gösterirdi. Ayağa kalkıp kendisini derin bir muhabbetle karşılayan insanlara özel ilgi gösterir, sevildiklerini hissettirirdi.

Mesela birine “Kızım nasıl oldu?” diye sorar, sonra da adamcağızın hasta eşine dualar ederdi. Bir başkasına, borcunu ödeyip ödeyemediğini sorar, diğerine asker oğlunu sorar, dualarla ağır ağır çarşıda ilerlerdi. Biz de sessizce bir saygı ve hayranlıkla ve tabii ki çocuksu bir iftiharla arkasından yürürdük. Çünkü hocaefendinin yanında olmak sıradan bir iş olmayıp hocanın gözüne girmeyi gerektirirdi. Göze girmenin şartı da hem çalışkan hem de ahlakça üstün olmak demekti. Çalışkanlık ve ahlaktan haber veren bir işaret görmeliydi ki o gün sizi yanında götürmek için işaret etsindi...

Sandal Hoca esnafın hepsini hiç ayırmadan çok samimi hal hatır soruşlarıyla memnun eder, sonunda bir ticarethanede karar kılardı. Hoş beşten sonra, hemen bizi tanıtır, başarımızı, ahlakımızı överek anlattıktan sonra “Bunlar İmam Hatip neslidir. İstikbal bu neslin omuzlarında yükselecek” derdi. Bazen bize de sorular sorar, cevaplarımızı büyüklerin duymasını isterdi. Böylece, esnafın İmam Hatip’e daha çok destek verme aşkını canlandırırdı.

1962 yılında 79 yaşlarında hakkın rahmetine kavuşan Osman Sandaloğlu Hoca arkasında kendisini hayırla yad eden binlerce talebe ve sevenini bıraktı.

Burada cennet var

Sandal Hoca, halkla içli dışlıydı. Bu sebeple de halk tarafından çok sevilirdi. Cami yapmanın değil, yıkmanın marifet sayıldığı yıllarda, Çukuroba Camii’ni imar etti. Kim bilir ne zorlukla aldığı cami yapma iznini eyleme geçirdi. Halkı harekete ve gayrete getirdi. O zor zamanda meydana getirdiği heyecanla cami ortaya çıktı.

Cami yapım aşamasında iken, Sandal Hoca akşam üzeri, yol kenarında durur ve evine giden esnafa “Burada cennet var! Cennet var! Gelin, nasiplenin” derdi. Yoldan geçenler elindeki çubukla, taşlara vura vura, “Gelin, gelin! Cennet var! Cennet var!” diyen Sandal Hoca’yı görmezden gelemezler, selam verip inşaat hakkında bilgi alırlar ve hemen akabinde de yardım için ellerini ceplerine atarlardı. Sandal Hoca, hem ilgiye teşekkür eder, hem de devamı için söz alır, hayır sahiplerini dualarla uğurlardı. Sonunda, Sandal Hoca’nın gayretiyle milletin eseri olan cami hizmete açıldı.

 

Ahmet SANDAL

 

5- ULU ÇINAR’A SESLENİŞ

* Ulu Çınar olarak bildiğimiz Vatan, Devlet, Millet ve Ülkemiz’e

Anadolu’dan tüm cihana, kök salan,
Bir kutlu devletsin sen, Ey Ulu Çınar.
Dosta huzur, düşmana korku salan,
Bir kutlu milletsin sen, Ey Ulu Çınar.

Dalların gökyüzüne uzanır yemyeşil,
Sonsuza dek yaşatacak seni, bu nesil.

Tefrikadır her zaman millete illet.
Birlik, beraberlik en büyük saadet.
Etle tırnak gibidir, milletle devlet.
Bir kutlu vahdetsin sen, Ey Ulu Çınar.

Birlik ol, dik dur, ne bükül, ne de eğil.
Sonsuza dek yaşatacak seni, bu nesil.

İçimize öyle işlemişsin ki, hece hece,
Erişemez kimse sana, yerin çok yüce,
Sevginle coşarız, hem gündüz hem gece.
Bir kutlu muhabbetsin sen, Ey Ulu Çınar.

Özü doğru, sözü doğru, onurlu ve asîl,
Sonsuza dek yaşatacak seni, bu nesil.

Düşman seni kıskanır, hem ahâlini,
Devamlı fırsat kollar kırmaya dalını,
Hainlere asla bildirme sırrını, hâlini.
Bir kutlu metanetsin sen, Ey Ulu Çınar.

Haini, alçağı barındırma, hemen sil,
Sonsuza dek yaşatacak seni, bu nesil.

Sen gürleşmene bak, aldırma haine.
Zarar verebilir mi bir karga, şahine?
Heybetin dillere destan ve şâhâne.
Bir kutlu azametsin sen, Ey Ulu Çınar.

Dostunu, düşmanını iyi tanı, farkı bil,
Sonsuza dek yaşatacak seni, bu nesil.
Düşmanlarını alıp yerden yere vuran,
Belalarının hepsini bir bir savuran,
Fırtınaya karşı kale gibi dik duran,
Bir kutlu cesaretsin sen, Ey Ulu Çınar.

Yayılsın ünün, şanın, oba oba, il il,
Sonsuza dek yaşatacak seni, bu nesil.

Gönlümüzde taht kurmuş heybetin,
Dosta nur, düşmana nârdır vahdetin,
Dilerim bir arada olsun, her bir ferdin.
Bir kutlu cemiyetsin sen, Ey Ulu Çınar.

Ulu Çınarım bir büyük dâvayı temsil,
Sonsuza dek yaşatacak seni, bu nesil.

Bir gün, bu dağınıklık elbet bitecek,
Tüm dostlar, yine bir araya gelecek,
O güzel gür dallar bir bir yeşerecek.
Bir kutlu memleketsin sen, Ey Ulu Çınar.

Yetiştik biz, sil gözyaşlarını artık sil,
Sonsuza dek yaşatacak seni, bu nesil.
Ahmet Sandal

Not:Bugünlerde birkaç çakal sürüsü, İstanbul’da, Mersin’de ve özellikle Ülkemizin Güneydoğu’sunda, Diyarbakır'da, Hakkari'de, Nusaybin'de sağa-sola saldırıyor. Halkımızın huzurunu bozuyorlar. Güya göz korkusu veriyorlar.

Onlara cevabımı, bundan 7-8 sene önce yazdığım bir şiirle veriyorum. Bu çakallara önce bir şiirle karşılık veriyoruz.
Ancak şunu da hatırlarından hiç çıkarmasın bu çakal sürüleri.
Biz Osmanlı'yız. Gerekirse bir Osmanlı Tokadı da vururuz. Çakallar yıkıldıkları yerden bir daha kalkamazlar. Bu çakallar ABD'nin ve İsrail'in Siyonist İtlerine hizmet eden aldanmışlardır. Bu çakallar okuma yazma bilirler. İşte yukarıdaki bu şiiri okusunlar. Karşılarındaki gücün ne kadar ulu ve ne kadar kutlu olduğunu o zaman iyi anlarlar. 07.12.2009

Ahmet Sandal

 

6- ÇANAKKALE ZAFERİ HAKKINDA DUYGU VE DÜŞÜNCELERİM

Çanakkale Şehitlerimiz için tertip edilen hatim programı içerisinde geçen seneden itibaren yer almaktayım.

Allah’a çok şükür bu sene de Çanakkale Şehitlerimizin ruhuna hatimler okuduk. Kur’an hatminden sonra tefekküre daldım. İnsan Kur’an’ın feyziyle daha hassas oluyor. Bu hassasiyet içerisinde, tefekkür ettim. Sordum kendi kendime, “nedir Çanakkale Zaferi” diye! İşin aslını sordum kendime. İşte bu aslını sorunca, ruhuma, zihnime binlerce duygu ve düşünce aktı. İşte bu duygu ve düşüncelerden sonra, başladım bu satırları yazmaya.
Çanakkale deyince ruhuma, zihnime beş cihetten şu duygu ve düşünceler aktı. Bu duygu ve düşüncenin ana mihverinde Müslüman’ın vatan sevdası ve vatan aşkı içinde mücahede azmi vardır. Bu duygu ve düşünceleri bir köşe yazısı hacmince sizlerle de paylaşmak istedim.

1-Çanakkale, “mühür üstüne mühürdür.” Öyle bir mühür ki, “Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan’ın Malazgirt’te, Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın Diyarbakır, Adana, Konya, Kayseri ve Anadolu’daki birçok şehirde, Kutalmışoğlu Süleyman Şah oğlu Kılıç Arslan’ın Batı Anadolu’da, Osman Gazi’nin Söğüt ve Domaniç’te, Orhan Gazi’nin Bursa’da, Sultan 1. Murad’ın Edirne’de, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’da vurduğu mühürler üstüne bir mühürdür.” Allah’ın izniyle topyekun bir Millet olarak, Çanakkale’den sonra Anadolu tapusuna en son mührü Kurtuluş Savaşı’nda vurduk. Tarihlerden beri gözünü Anadolu’ya dikmiş saldırgan Haçlılar cahildir, mühürden anlamıyor. Haçlı cahiller anlasın artık, Haçlı cahiller görsün artık.
2- Çanakkale, “künde üstüne kündedir”. Öyle bir künde ki, “Haçlıların sırtları, Malazgirt’ten bu yana yerden kalkamıyor”. Yenilen pehlivan güreşe doymazmış. Haçlılar Anadolu’da her defasında sırt üstü çöktürülüyor yere, yine de akıllanmıyorlar. Haçlı sahte pehlivanlar Kurtuluş Savaşı’nda gördüler en son kündeyi. Haçlı sahte pehlivanlar pes etsin artık, Haçlı sahte pehlivanlar “yeter desin” artık.
3- Çanakkale, “zafer üstüne zaferdir.” Öyle bir zafer ki, “Anadolu’da 26 Ağustos 1071’de Malazgirt Zaferi’yle başlayan ve 29 Mayıs 1453’de İstanbul’un Fethiyle zirveyi bulan zaferler üstüne bir zaferdir.” Anadolu’da en son zafer, yine tevafuken bir 26 Ağustos sabahında başlamıştır. Haçlılar 26 Ağustos 1922’de Kocatepe Taarruzuyla ağır bir yenilgi yaşamışlardır.
4- Çanakkale, “destan üstüne destandır”. Öyle bir destan ki, “Anadolu’da Malazgirt’le başlayan destanlar içinde bir büyük destandır.” Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkeziyle bu Müslüman Millet en son destanı Kurtuluş Savaşı’nda yazdı. Allah’ın izniyle biz destan yazmaktan usanmayız. Ancak, Haçlılar çok cahil, destan yazmasını bilmedikleri gibi okumasını da bilmiyorlar.
5- Çanakkale, “umut üstüne umuttur”. Öyle bir umut ki, “Müslüman’ın ruhunda yer alan vatan sevgisi, vatan aşkı ve vatan sevdasının sonsuza kadar devam edeceği noktasında en büyük umutlardan bir umuttur.” Bizim imanımız, bizim inancımız Vatan’ı en kutsal değer olarak görür. Canını verir, vatanını vermez. Temel esas budur. İşte bu temel esas doğrultusunda, 18 Mart 1915’te Çanakkale’de umutlarımız arttı. Anadolu’nun ebediyen Müslüman Yurdu olduğu noktasındaki umut ve inancımız Kurtuluş Savaşı’yla bir kez daha teyit edildi. Bu teyidi başta Haçlılar olmak üzere tüm Dünya artık anlamalıdır.
Çanakkale Zaferiyle alakalı bu duygu ve düşüncelerin başta Gençlerimiz olmak üzere, tüm Milletimizce bilinmesini ve bu büyük ve şanlı zaferin zihinlerden, kalplerden asla silinmemesini dilerim. Çanakkale’de destan yazan tüm şehitlerimizi ve gazilerimizi, bu yazı vesilesiyle bir kez daha rahmet ve minnetle anıyorum. Ruhları şad olsun.

 

Ahmet Sandal

 

      7- SHOW TV'DE OSMANLI TARİHİNE VE KANUNÎ SULTAN SÜLEYMAN'A BÜYÜK SAYGISIZLIK

SHOW TV denilen bu kanalda, bugün (05.01.2011 günü) saat 20.00’de Muhteşem Yüzyıl adlı bir dizi başladı. Bu dizi baştan sona, Osmanlı tarihi ve Kanunî Sultan Süleyman hakkında yanlışlık, hata, saygısızlık içermektedir. Bu dizinin ilk bölümünü izler izlemez bilgisayarımın başına geçtim.

Bu satırları yazarken büyük bir öfke içindeyim. Bu satırları yazarken büyük bir hüzün içindeyim. Bu satırları yazarken büyük bir umutsuzluk içindeyim. Bu satırları yazarken en sonunda büyük mutsuzluk içindeyim. Öfkemin nedeni, SHOW TV denilen ve Türk toplumunun değerlerine her zaman karşı olduğu ayan beyan belli olan televizyon kanalında, Osmanlı tarihine ve Osmanlı tarihinde eşsiz bir yer olan Kanunî Sultan Süleyman’a büyük saygısızlık yapılmasıdır. Hüznümün nedeni Osmanlı’ya sahip çıkamıyoruz. Osmanlı eşsiz ve gıpta edilen bir tarihe sahip, ancak biz bu tarihe bile sahip çıkamıyoruz. Umutsuzluğumun nedeni RTÜK denilen kurumdan hayır ve fayda göremiyoruz. Bunca ahlaksız diziler ekranlarda fink atarken RTÜK’cüler neyle iştigal ediyorlar, bilene aşk olsun. Mutsuzluğumun nedenine açıklamaya gerek var mı? İşte bütün bunlar.

Evet, bu diziyi izlerken öfkemden yerimde duramadım. Türk halkına bu kadar mı saygısızlık yapılır be. Dizide Osmanlı Sarayı diye gösterilen yer dışarıdan Topkapı Sarayı, ancak içindekilere bakarsan, Frengistan Sarayı gibi. Dizide Topkapı Sarayı’nın görüntüleri var. Olaylar orada cereyan ediyor gibi gösteriliyor, ancak, dizinin oyuncularının kılık kıyafet ve davranışlarına baktığınız zaman, Topkapı Saray değil de, Paris Versay Sarayı. Hiçbir tarihi filmde bu kadar özensizlik görmedim. Dizide Padişah diye gösterilen oyuncu ve etrafındaki Vezir ve diğer görevliler namazsız niyazsız ve adeta zevk ve sefa düşkünü birer tipler gibi gösterilmiş. Dizideki Kanuni Sultan Süleyman’ı canlandıran kişi de, görüntü itibariyle o kadar sönük ve soğuk bir tip ki, insanlar Muhteşem Süleyman diye bildikleri Padişah hakkında ister istemez olumsuz düşünceler içine girmektedir. Hele Harem diye gösterilen yerdeki kadınlar, Valide Sultan ve Padişah Eşleri, sanki işi gücü fitne fesat olan, açık-saçık kıyafetlerle ortalıkta fink atan ahlaksız kadınlar gibi gösterilmiş.

Bu TV dizisi eğer yayından kaldırılmazsa Milletimizin ortak değeri olan ve insanımızın geleceğe bakarken kıvanç ve onur duyduğu bir şahsiyet karalanacak ve Osmanlı tarihin şanlı sayfaları yırtılacak ve yerden yere çalınacaktır. Bu diziye RTÜK asla seyirci kalamaz ve kalmamalıdır da. Eğer RTÜK bu diziyi yayından kaldırmazsa Türk toplumunun ve başta Türk gençliğinin ne kadar sahipsiz olduğu bir kez daha tescillenecek.

Dizinin ilk bölümünde bir sahne var ki, bu diziyi yapanlar burada densizliğin daniskasını işlemişler. Osmanlı Tahtını 46 yıl büyük bir dirayetle ve büyük bir zekayla idare etmiş, Babası Yavuz Sultan Selim’den görevi devraldığında Osmanlı Toprakları 6 milyon metrekare iken bunu 15 milyon metre kareye çıkarmış, hayatında İla-yı Kelimetullah ve cihad dışında başka bir hedef bilmeyen, Batılıların bile Muhteşem Süleyman diye adlandırdığı bir şahsiyeti zevk ve eğlence düşkünü “Çöl Bedevisi Petrol Şeyhi” gibi göstermişler. O sahnede Padişah onlarca kadını dansöz kılıkları içerisinde karşısında oynatıyor, kendisi zevk ve eğlence içerisinde bir şeyler içiyor, oynayan kadınlardan birisine mendil atıyor. Bu mendil atma o kadını bir gün sonra yanına çağırma manasına geliyormuş. Böyle bir şey asla mümkün olabilir mi? Padişahların evliliklerini nasıl gerçekleştirdikleri biliniyor ve tarihen bu sabittir.

Kanunî Sultan Süleyman o dizide, saraydan hiç çıkmayan ve aylak aylak dolaşan ve pencerelerden boş boş bakan birisi gibi gösterilmiş. Yine tarihen sabittir ki, o Sultan Süleyman’ın Saray’da vakit geçirdiği günler bile sayılıdır. Osmanlı tarihinin özellikle yükselme dönemindeki tüm Padişahları için geçerli bir husustur ki, Saray’da çoluk çocuk bir arada yemek yedikleri çok ender bir durumdur.

SHOW TV’deki yetkililere sesleniyorum. Siz de hiç mi insaf yok. Birisi sizin Ailenizden birine, Ananıza, Babanıza iftira atsa, ne kadar zorunuza gider değil mi? Ancak, siz hiç düşünmeden, cahilce, fütursuzca tarihi bir şahsiyete iftira atıyorsunuz. Bunlar dizlerde olur molur diye sakın kendinizi savunmayın. Böyle şeyler kesinlikle olmaz.

SHOW TV’de bu diziyi sahneye koyan Ey saygısızlar, eğer bol danslı, eğlenceli, bol entrikalı ve açık saçık sahneleri bol olan bir dizi yapmaya karar verdiyseniz, bu süfli maksadınız için neden, mesela Fransa Sarayını seçmediniz de, bu konuda uzaktan yakından bir alakası ve misali olmayan Osmanlı tarihini ve Osmanlı tarihinde eşsiz yeri olan Kanuni Sultan Süleyman’ı seçtiniz? Maksadınız nedir Sizin?

Esasında sormaya gerek yok. Aklı başında olan herkes Sizin maksadınızı biliyor. Türk toplumunu manevi açıdan bozmaktır Sizin maksadınız.

Bu yazımın aynı zamanda RTÜK’e, SHOW TV hakkında yöneltmiş bir suç duyurusu olarak nitelenmesini istiyorum ve işleme konmasını talep ediyorum.
Ahmet SANDAL
Şair Yazar

 

 

8- DAHA DÜN KUDÜS-İ ŞERİF, MEKKE-İ MÜKERREME, İSTANBUL, BAĞDAT, SELANİK TEK ÇATI ALTINDAYDI

Bu Ülkede, Tarihimiz bize boylu boyunca ve yerli yerince anlatılmıyor. 1900'den sonrası, Bize yanlış ve kasıtlı bir şekilde anlatılıyor. 1900'den sonra Osmanlı zaten çöküp bitmişti gibi gösterilmeye çalışılıyor. Halbuki hiç de öyle değil. Osmanlı bitmedi, Enver Paşa ve onun gibi düşüncesiz İttihatçıların hataları ile bitirildi. Osmanlı çökmedi, Enver Paşa ve onun gibi düşüncesiz Jön Türklerin yanlışları ile çöktürüldü. İşte bu nokta gözden kaçırılıyor. Evet, çok açık bir gerçek ki, Osmanlı bu Yüzyılın başında bile Üç Kıta'da hüküm süren bir Devlet'tir. Bunu Tarihimizi basitçe inceleyen bir Araştırmacı bir çırpıda anlar. Ben bu konuyla alalakalı bir müşahedemi sizle paylaşarak, daha dün denecek bir geçmişte bizde olan Şehirleri başta Gençlerimiz olmak üzere tüm Milletimize hatırlatmak istedim. Hatırlatmak istedim ki, Ecdadının gücünü görsün, bilsin ve inkar etmesin.
İşte sizle paylaşmak istedim husus. Geçen günlerde, elime bir kitap geçti. Maliye Bakanlığınca çıkartılan Harcırah Mevzuatı (1873-1995) adlı 930 sayfadan oluşan Bir Kitaptı bu.

Bu kitabın içindeki, 25 Kasım 1874 tarihli Harcırah Nizamnamesi eki Mesafe Cetveli'ni okudukça duygulandım. Bu mesafe cetveline göre buraya göreve gidecek memurlara ödenecek harcırahın tutarı gösteriliyordu. Cetvelde, Filibe, İslimye, Varna, Tolci, Rusçuk, Vidin, Tırnova, Sofya, Saraybosna, Hersek, İzvornik, Banaluka, Bihke, Travnik, Yenipazar, Selanik, Manastır, Siroz, Drama, Görice, Yanya, Yenişehir, Ergiri, Preveze yazıyordu. Evet, bu Yüzyılın başında bu Şehiler bizimdi. Gençlerimiz bu şehirleri biliyorlar mı? Daha başka hangi şehirler bizimdi. Okumaya devam ettim. Berat, Prizrin, Üsküp, Niş, Debre, İşkodra, Kale-i Sultaniye, Midüllü, Sakız, Rodos, İstanköy, İstanköy, Hanya, Resmo, İsfakiye, Kandiye, Sultaniye, Laşid, Şam, Beyrut, Akka, Havran, Trablusşam, Hama, Kudüs-i Şerif, Haleb, Trablusgarb, Bingazi, Cebel-i Garbiyye, Fizan, Urfele, Humus, Bağdad diye sıralanıyordu. Okudukça ağlamamak için kendimi zor tuttum. Gençlerimiz bu şehirleri mutlka Haritada açıp bulmalı ve Ecdadını hatırlamalı ve Ecdadın bu şehirlerdeki eserlerini mutlaka gidip temaşa etmeliydi ve tefekküre dalmalıydı. Başka hangi şehirleri gördüm o Cetvelde. Basra, Musul, Süleymaniye,Müntefik, Dilem, Kerbela, Hille, Amare, Cebel-i Lübnan, Cidde, Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere, Hudeyde, San'a, Asir'de Mihail, Taazz isimli şehileri gördüm.


Bu listede bir husus dikkatimi çekti. Onu da sizinle paylaşmak istiyorum. Ecdadımız, Kudüs'e saygıyla bakar ve ismin sonuna Şerif ekleyerek, Kudüs-i Şerif derdi. Çünkü, Kudüs, saygıyla anılması gereken bir şehirdir. Aynen, Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere gibi. Bu hususu tüm Milletimiz biliyor mu? Kudüs deyip de geçiyoruz. Ancak, Osmanlı Kudüs demiyor ve ona Kudüs-i Şerif diyordu.


Evet, daha dün denecek bir geçmişte, bu Şehirler, Kudüs-i Şerif, Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere, İstanbul, Bağdat, Basra, Trablusgarb, Aden, Musul, Sofya, Selanik, Beyrut ve diğerleri hepsi tek bir çatı altındaydı. Daha dün denecek geçmişte, yani 1900'li yılların başında, bu Şehirlerin bizim olduğunu ve şu an başka ellerde olduğunu düşündükçe hüzünlendim.

Bizim Toprakların Batı'da Saray Bosna, Doğu'da Batum, Güney Batı'da Trablusgarp, Güney Doğu'da Aden, Kuzey'de Dobruca, Köstence'ye kadar uzandığını, şu an elimizden çıktığını düşündükçe çok müteessir oldum ve duygularımı bu yazı aracılığıyla sizlerle paylaşmak istedim. Hem duygularımı paylaşmak istedim ve hem de özellikle gençlerimiz başta olmak üzere tüm Milletimize bu şehirleri hatırlatmak istedim. Millet olarak, bu Şehirleri bari haritada da olsa yerlerine bir bakalım. Ve göğsümüzü kabartalım. Umutsuzluğa asla düşmeyelim. Ecdadın yolunda yürüyelim.


Selam ve saygılarla.

Ahmet SANDAL
Araştırmacı Yazar

 

9- AİLE BÜYÜĞÜMÜZ HAFIZ OSMAN SANDAL

       Bazı insanlar vardır, görmeseniz de, tanışmasanız da çok iyi bildiğiniz, kendinize örnek edindiğiniz insanlar vardır. Benim için Hafız Osman Sandal işte bu değerde, bu özellikte bir insandır. İsmini, çocukluğumdan itibaren sık sık duyduğum ve Babamın her anlatışta, “gözlerinin içinin parıldadığı”, her anlatışta, “ayrı bir heyecan duyduğu” bir Aile Büyüğümüzdür Hafız Osman Sandal. Babamın Amcası’dır Hafız Osman Sandal. Biraz sonra, Ali Büyükçapar tarafından Mart 2007 ayında çıkartılan “Arşiv Belgeleri Işığında Hafız Osman Sandal” adlı kitaptan bahsedeceğim. Bu kitaptan önce Babamın Amcası hakkında anlattıklarını kısaca özetleyeyim. Bu arada, Babamın Amcası hakkında sitayişle bahsettiklerinden daha fazlasının kitapta yazılı olduğunu da belirteyim.

Babam, Amcası’nın “büyük bir Alim olduğunu, Osmanlı Medreselerinde talim-terbiye gördüğünü, Kahramanmaraş’ın Düşman İşgalinden kurtuluşunda önemli vazifeler gerçekleştirdiğini, Cumhuriyetin kurulmasından sonra da Kahramanmaraş Belediyesinde nikah memurluğu, mezbahada hayvanların sıhhi kesilmesi vb gibi işlerde yetkili olduğunu, Çukuroba Camii’nde 1917’den itibaren imamlık yaptığını, Kahramanmaraş İmam-Hatip Lisesi’nin kuruluşunda en ön saflarda görev ifa ettiğini ve bu Lise’de Kuran Dersleri öğrettiğini” uzun uzun anlatırdı. Bu anlattıklarının arasına, o yıllardaki Kahramanmaraş Halkının Amcasına (Hafız Osman Sandal’a) gösterdiği saygı ve değeri de özenle katardı. Bu kapsamda örnek olarak, Amcasının görev yaptığı Camii’den Çarşı’ya doğru yürümeye başladığında esnafın saygısından dükkanında oturuyorsa ayağa kalktığını, selamlamak üzere işini bıraktığını, halktan müşkülü olanın kendisine danıştığını ve benzeri hususları anlatırdı. Ben ve kardeşlerim bu sözleri Babamızın ağzından her duyduğumuzda Hafız Osman Sandal’ı gözümüzün önüne getirir ve zihnimizde canlandırırdık. İşte bu nedenle, ben ve kardeşlerim Hafız Osman Sandal’ı hiç görmesek de, tanışmamış olsak da, çok iyi biliyorduk. Hafız Osman Sandal’ın kitabı elime geçtiğinde, kitabı sanki daha önce okumuş gibi hissettim kendimi. Çünkü, o kitapta yazılanları çok önceden duymuştuk. Mezkûr kitap 2007’de çıktı, ama biz o kitapta yazılanları 30-35 yıldan beri biliyorduk. Bu açıdan kitabın geciktiğini düşündüm.Buna rağmen, “Arşiv Belgeleri Işığında Hafız Osman Sandal” adlı kitabın çıkmasında katkısı olan, Hafız Osman Sandal’ın torunu Selahattin Sandaloğlu başta olmak üzere emeği geçen herkese şükran ve minnetlerimi sunuyorum.

Kitapta yeralan birçok tarihi belge ve anılardan dikkatimi en çok çeken üçünü burada zikretmek istiyorum. a) 1928 yılına ait bir belgede yazılanları sizinle paylaşmak istedim. Belgede şunlar yazılı: “Belediye nikah memuru Sandalzade Osman Efendi Türk Ocağındaki yeni harfler kursuna müdavim nikah memuru Osman Efendiye muvaffakiyetine binaen işbu vesika verilmiştir. 24 Teşrinisani 1928, Kurs Muallimi M. Fazıl Vali V Halit”. Osmanlı Medreselerini bitirip Hafızlık Derecesine ulaşmış ve toplumda Alim sıfatıyla anılan bir insan için bu kursa katılmak ve sanki ilkokul talebesi gibi muameleye tabi olmak oldukça zor olsa gerek. Sandal Hoca bu zorluğu da başarmıştır. b) Hafız Osman Sandal, vakit namazlarından hemen önce, görev yaptığı Camiin kapısında bekler ve Camie yalnızca su içmek ya da tuvaleti kullanmak için gelenlere, kibarca; “beyefendinin ceketini alın da abdestini alsın” diye yanındakilere hitap ederdi. Bu şekildeki dolaylı uyarılar vesilesiyle namaza başlayanların bulunduğuna dair anılara kitapta yer verilmiştir. c) Pazarcık İlçesinde mübaşirlik yapan Hacı Murtaza’nın ağabeyi Hafız Osman Sandal’a yazdığı 14.12.1939 tarihli mektup Osmanlı nezaketini, aile arasında büyüklere gösterilen Osmanlı saygısını gösteren önemli bir numunedir. Bu mektupta Hacı Murtaza Efendi, “Ali ve Yüksek Huzura, Büyük Ağabeyim Osman Efendi, Bilhassa selam ve arz-ı ihtiram eder, teveccühatı alinizi dilerim” diyerek başlar ve “Ağabeyim, kerime bendeniz Şerife’yi burada öteden beri ahval ve ahlakından namus ve şerefinden memnun kaldığımız Besnili tahsilat katibi İbrahim Efendi oğlu Hususi Muhasebe Memuru Osman’a, arkadaşların ve komşuların ve burada bulunan akrabaların rıza ve muvafakatleri ile Allah’ın emri ve Peygamber’in kavli ve kızın rızasıyla zevceliğe ve helâlliğe verdim” şeklinde devam eder. Mektupta sözkonusu evlenmeyle ilgili başlık parası ve diğer hususlardan bahsedildikten en sonunda, Hafız Osman’ın fikirlerine başvurularak “sizin de emirlerinizi dört gözle bekliyorum” denilmektedir. İşte Osmanlı terbiye ve adabı, aile ve efrad dayanışması bu.

Yazımı kitabın arka kapağında yeralan bir değerlendirmeyle bitirmek istiyorum.

“Çileli dönemin ak insanlarından biri de Sandal Hoca. Cumhuriyet öncesinde Osmanlı Aydınlarının gündeme getirdiği değişimler o yaşarken bir bir uygulandı. Ulu bir coğrafyadan Anadolu’ya sığdırılmak zorunda bırakılan Türk Milleti çok çetin evrelerden geçerek bu güne geldi. Ülkü’nün sadece Memleket olduğu günlerde öncelik sıralaması hep değişti. Kökü çok derinlerde olan Türk Milleti bağımsızlık ve özgürlüğünden vazgeçmedi, vazgeçmezdi de. Sandal Hoca Osmanlı bakiyesinin Cumhuriyete taşındığı dönemlerde yaşadı, çok partili hayatı gördü. Din davasının sözde değil, özde temsili için yılmadı. Din eğitimini kendine ülkü değeri bildi. Türk Milletinin İslamla olan münasebetini çok iyi anlayan Sandal Hoca Cumhuriyet kazanımlarına dört elle sarıldı. Yaşadığı her gün Devletine, Milletine layık olabilmenin gayretiyle eserler verdi. Halkla birlikte oldu. Sandal Hoca Kitabında Devlet-Millet-Müslümanlık buluşmasının ipuçlarını bulacak gayretli bir insanın neler yapabileceğini sizler de anlayacaksınız”.

Bu vesile ile Aile Büyüğümüz Hafız Osman sandal’ı bir kez daha rahmet ve minnetle anarım. Allah (cc) razı ve memnun olsun.

 

Ahmet Sandal

 

10- ŞUBAT AYI VE KAHRAMANMARAŞ

        Şubat ayının ortasına gelindiğinde sıcakların müjdecisi olan cemre düşmeye başlar. Bu herkes için sevindirici ve güzel bir başlangıç olduğu gibi Kahramanmaraşlı için de öyledir. Ama Kahramanmaraşlı, Şubat Ayı’nın ortalarına yaklaştığında cemreyle birlikte başka bir sevinç ve heyecanı da duymaya, yaşamaya başlar ki, bunun adı 12 Şubat’tır. Böylece, Kahramanmaraşlı Şubat ayında iki sevinci bir arada yaşar.

12 Şubat nedir? Her Kahramanmaraşlı 12 Şubat’ı bilir. Hatta bilmekten de öte yaşar. 12 Şubat, bir yıl dönümüdür. 12 Şubat, bir modeldir. 12 Şubat, bir derstir. Ebediyete kadar unutulmayacak bir yıl dönümü, mazlumlara bir model, ekabirlere bir derstir. Öyle bir ders ki, bu dersi, Fransızlar doğrudan, diğer emperyalist Batılı güçler ise, dolaylı olarak almışlardır. Kahramanmaraşlı iki gücünü çok iyi kullanarak verdi bu dersi. Bu iki güç, iman ve birlik gücüdür. Yalnız iki değere sahip ol, başkası gerekmez. İman ve birlik olduktan sonra seni hiçbir güç deviremez. İşte, zihnimizden hiç çıkartmamamız gereken ve bir meşale gibi bize rehberlik etmesi gereken bir söz, bir parola bu.

İşte bu parola etrafında kenetlenen Maraşlılar, 1919 yılının Ekim Ayı'nda işgale uğrayan şehirlerini, 5 ay gibi çok kısa bir zaman dilimi içinde, Allah'ın yardımı ve iman ve birlik içindeki mücadele sayesinde kurtarmışlardır. Fransızların Maraş’ta yaşadıkları o zelil mağlubiyet, Sevr Anlaşmasını bahane ederek Yurdumuzun çeşitli şehirlerini işgal eden İngiliz ve İtalyanlar için de korkutucu ve düşündürücü olmuştur. Emperyalistler işlerinin çok zor olduğunu Maraş’ta anlamışlardır. Böylece, emperyalist Fransızların hayalleri Maraş’a, kafaları taşa çarpmıştır. Çareyi kaçmakta bulmuşlardır. Hatta kaçarken yanlarına Ermenileri de alarak toz olmuşlardır.

12 Şubat 1920'de gerçekleştirilen bu ulu, bu kutlu zafer, Anadolu’da bir ilktir. O zaman işgal altında olan diğer şehirlerimiz, Kahramanmaraş’ı örnek almıştır. Kahramanmaraşlı ise, şehrini, kendi imkânlarıyla kurtardıktan sonra, civar illerin de yardımına koşmuştur.

Kahramanmaraş’ın düşman işgalinden kurtuluşu, 1925 yılından itibaren kutlanmaya başlanmıştır. Her 12 Şubat’ta Kahramanmaraş’ta sevinç, coşku ve heyecan doruğa çıkar. Kutlamalar, 11 Şubat’ı 12 Şubat’a bağlayan geceden başlar. Çocuklar, gençler Kahramanmaraş’a özgü giysilerini (çete kıyafeti) giyerek şehrin en büyük caddesinde, fener alayıyla birlikte neşe ve eğlence içinde, marşlar, türküler eşliğinde yürürler. Bu heyecanlı yürüyüşe tüm Kahramanmaraşlı ya bizzat katılır, bedenen katılamazsa bile gönülden iştirak eder. Şehirdeki heyecan ve coşku sabah olduğunda da aynı hızla devam eder. Kutlamalar, Vilayet önündeki günün anlam ve önemini belirten konuşmalar, şiir ve piyes gösterisi ile sürer.

12 Şubat Kurtuluş yıldönümünü, her Kahramanmaraşlı gibi, ta çocukluğumdan beri hep heyecan ve hep coşkuyla karşılamışımdır. Bu yazı bir kurtuluş yıldönümü vesilesi ile hazırlanmıştır. Bu yazıyla birlikte, içimden kopan bir şiirimi de sunmak isterim. Bu şiirimi Maraş Destanını yazan Ecdada ithaf ederim. O kutlu kişileri, bir kez daha rahmet ve minnetle anarken, aziz ruhlarına Fatihalar gönderirim.

KURTULUŞUN YOLU

Yer Maraş, yıl bindokuzyüzondokuz,
İşgal etti yurdumu, binlerce domuz.
Fırsat bu fırsat deyip Maraş’a girdiler,
Evleri, yuvaları talan edip ateşe verdiler.
İnsafsız bir savaştı Maraş’ta yaşanan,
Zincire vurulmak istenmişti Müslüman.
Fransız’ı, Ermeni’si güç toplamıştı epey,
Ama bir şey unutulmuştu, en önemli şey:
“Cesaret yürektedir, kol ile bilekte değil,
Kuvvet imandadır, top ile tüfekte değil.”
Buna dikkat etmeyenler bedelini ödedi.
Maraş’lı “Ya İstiklâl, Ya Ölüm” dedi.

Ecdadım iman gücüyle yekvücut birlik oldu,
Maraş mücadelesi Anadolu’da bir ilk oldu.
Azmetmişti ecdad işgalciyi söküp atmaya,
Birbiriyle yarıştı, o mübarek şerbeti tatmaya.
İşte o iman gücüyle ateş etti Sütçü İmam,
İşgalci kafiri tam alnından vurmuştu, tam.
Kurtuluşun yolu bu büyük imandan geçmişti.
O yiğitler hem candan, hem canandan geçmişti.
O erler “Vatan namustur” anlayışına sahipti,
Manevi duygular, onları bağlayan bir ipti.
İşte o duygularla, minbere çıktı Rıdvan Hoca,
Hemen Kaleye doğru koştu, genç, ihtiyar, koca,
Türk’ün asil bayrağı tekrar çekildi göndere,
Mümkün mü artık, onu ordan kim indire?
Kahramanlara yön verdi, Arslan Bey’imiz,
Asla unutulmaz onlarca şehidimiz, gazimiz.

Oniki Şubat bindokuzyüzyirminin sabahında,
Çiçekler açtı Maraş’ımın, bahçesinde, bağında.
O gün Kurtuluşu yaşadı şehir, dindi bütün acılar
Selam olsun size, destanlaşan Edeler, Bacılar.

Maraş’lının çizdiği bu yol kurtuluş yoludur,
Yeni nesillere ışık tutan örneklerle doludur.
Allah, yurdumuza işgali bir daha yaşatmasın,
Ecdadın çizdiği yolu aklımızdan çıkartmasın.
Öyleyse, artık sözü uzatmaya yok lüzum,
Kurtuluş için önce iman ve birlik, sonra hücum.
Ahmet SANDAL

 

11-MEHMET AKİF ERSOY'U ANLAMAK VE TEFRİKA TUZAĞINDAN UZAK DURMAK

Bir millet, bir ülke için en büyük tehlike ve tehdit elbette tefrikadır. Bu tehlike ve tehdit bırakın sağ bir insanı, mezarında yatan bir vatanseveri bile rahatsız edecek boyuttadır. Yavuz Sultan Selim Han, bu hususta, bakın ne güzel ifade etmiş,

“Milletimde ihtilaf u tefrika endişesi,
Kûşe-i kabrimde hattâ bîkarar eyler beni.
İttihadken savlet-i a'dayı def'e çaremiz,
İttihad etmezse millet, dağdar eyler beni."

Ulu Hakan Yavuz Sultan Selim özetle şunu diyor: "Milletimde meydana gelebilecek birbirine düşme ve bölünme endişesi, beni kabrimde bile rahatsız eder. Düşmanları def etmek için tek çaremiz bir ve beraber olmak iken, milletimiz bunu yapmazsa gönlüm yara bere içinde olur."

Tefrika (bölünme, ayrılma) derdi, vatan âşıklarının en büyük derdidir. Yunus Emre “derdi olan iniler” demiştir. Yunus misali, işte dertli vatan âşıkları tefrika derdinden dolayı inim inim inlemiş ve dikkatleri bu tehdide ve tehlikeye çekmiştir. İşte bu âşıklarından Mehmet Akif Ersoy, bakın tefrikaya karşı nasıl Milleti uyarmıştır.

“Tefrika Girmedikçe bir millete düşman giremez;
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez .”

Mehmet Akif Ersoy, “hakikat aşığıdır”. Derdi süslü-püslü sözler söylemek değildir. Onun derdi hep hakikat sözler söylerek Milleti uyarmaktır.

Mehmet Akif Ersoy’un hakikat dolu sözlerini anlamak, günümüzde geçmişe nazaran daha da önemlidir. Milli Şairimizin birlik ve beraberlik üzerine söylediği sözleri ve yaşadığı tecrübelerden dolayı, tüm Milletimizi uyardığı şiirleri mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Bu uyarıları bilhassa Gençlerimizin dikkatine sunmalıyız.

Evet, Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un tefrika tehlikesine dikkat çeken söz ve şiirleri şimdi daha fazla önem ve öncelik kazandı. Bundan 30-40 sene önce, dıştan güdümlü ve İngiltere, ABD ve İsrail destekli bölücülük planları bu ölçüde artmamıştı.

Derler ya, “tecrübe konuşuyor” diye. Mehmet Akif Ersoy, bölücülük tehlikesi noktasında yaşadığı tecrübeyi, içinde hissettiği derin bir sızı ve kaygı olarak gelecek kuşaklara şöyle aktarıyor:

”Türk Arapsız yaşamaz, kim ki ‘yaşar’ der delidir,
Arab’ın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.
Veriniz baş başa; zira sonu hüsran-ı mübin,
Ne hükûmet kalıyor ortada, billahi ne din!
‘Medeniyyet’ size çoktan beridir diş biliyor;
Evvela parçalamak, sonra da yutmak diliyor.
Arnavutlar size ibret olacakken hâlâ,
Ne bu şûride (bulanık) siyaset, ne bu fasid (bozuk) dava?
Görmüyor gittiği yanlış yolu, zannım, çoğunuz,
Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz!
Bunu benden duyunuz, ben ki evet Arnavudum.
Başka bir şey diyemem... İşte perişan yurdum!”

Evet, tefrika ve ayrımcılık sonucu bir Milletin başına gelen felaketleri Milli Şairimiz böyle özlü bir biçimde ifade etmiş. Gelecekteki böyle bir tehlikeyi görmek için ne müneccim olmaya, ne de şair olmaya gerek yok. Aklı başında olan her İnsan şunu anlar. “Bölüneni yutarlar.” Bakın Şairimiz ne diyor: “Ben bir Arnavudum. Osmanlı’dan ayrıldık, bakın başımıza neler geldi neler?”

Esasında bu hususta çok söze de gerek yok. Peygamber Efendimiz (sav), “Birlikte rahmet, ayrılıkta azab vardır” buyurmamış mı! Başka söze gerek var mı?

 

Ahmet Sandal

12-KUTLU VE ULU BİR MİLLET'E SALDIRANLAR ACABA İŞİN FARKINDA MILAR?

Bugünlerde birkaç çakal sürüsü, İstanbul’da, Mersin’de ve özellikle Ülkemizin Güneydoğu’sunda, Diyarbakır'da, Hakkari'de, Nusaybin'de sağa-sola saldırıyor. Halkımızın huzurunu bozuyorlar. Güya göz korkusu veriyorlar.

Onlara cevabımı, bundan 7-8 sene önce yazdığım bir şiirle veriyorum. Bu çakallara önce bir şiirle karşılık veriyoruz.
Ancak şunu da hatırlarından hiç çıkarmasın bu çakal sürüleri.
Biz Osmanlı'yız. Gerekirse bir Osmanlı Tokadı da vururuz. Çakallar yıkıldıkları yerden bir daha kalkamazlar. Bu çakallar ABD'nin ve İsrail'in Siyonist İtlerine hizmet eden aldanmışlardır. Bu çakallar okuma yazma bilirler. İşte aşağıdaki bu şiiri okusunlar. Karşılarındaki gücün ne kadar ulu ve ne kadar kutlu olduğunu o zaman iyi anlarlar.


ULU ÇINAR’A SESLENİŞ

* Ulu Çınar olarak bildiğimiz Vatan, Devlet, Millet ve Ülkemiz’e
Anadolu’dan tüm cihana, kök salan,
Bir kutlu devletsin sen, Ey Ulu Çınar.
Dosta huzur, düşmana korku salan,
Bir kutlu milletsin sen, Ey Ulu Çınar.

Dalların gökyüzüne uzanır yemyeşil,
Sonsuza dek yaşatacak seni, bu nesil.

Tefrikadır her zaman millete illet.
Birlik, beraberlik en büyük saadet.
Etle tırnak gibidir, milletle devlet.
Bir kutlu vahdetsin sen, Ey Ulu Çınar.

Birlik ol, dik dur, ne bükül, ne de eğil.
Sonsuza dek yaşatacak seni, bu nesil.

İçimize öyle işlemişsin ki, hece hece,
Erişemez kimse sana, yerin çok yüce,
Sevginle coşarız, hem gündüz hem gece.
Bir kutlu muhabbetsin sen, Ey Ulu Çınar.

Özü doğru, sözü doğru, onurlu ve asîl,
Sonsuza dek yaşatacak seni, bu nesil.

Düşman seni kıskanır, hem ahâlini,
Devamlı fırsat kollar kırmaya dalını,
Hainlere asla bildirme sırrını, hâlini.
Bir kutlu metanetsin sen, Ey Ulu Çınar.

Haini, alçağı barındırma, hemen sil,
Sonsuza dek yaşatacak seni, bu nesil.

Sen gürleşmene bak, aldırma haine.
Zarar verebilir mi bir karga, şahine?
Heybetin dillere destan ve şâhâne.
Bir kutlu azametsin sen, Ey Ulu Çınar.

Dostunu, düşmanını iyi tanı, farkı bil,
Sonsuza dek yaşatacak seni, bu nesil.
Düşmanlarını alıp yerden yere vuran,
Belalarının hepsini bir bir savuran,
Fırtınaya karşı kale gibi dik duran,
Bir kutlu cesaretsin sen, Ey Ulu Çınar.

Yayılsın ünün, şanın, oba oba, il il,
Sonsuza dek yaşatacak seni, bu nesil.

Gönlümüzde taht kurmuş heybetin,
Dosta nur, düşmana nârdır vahdetin,
Dilerim bir arada olsun, her bir ferdin.
Bir kutlu cemiyetsin sen, Ey Ulu Çınar.

Ulu Çınarım bir büyük dâvayı temsil,
Sonsuza dek yaşatacak seni, bu nesil.

Bir gün, bu dağınıklık elbet bitecek,
Tüm dostlar, yine bir araya gelecek,
O güzel gür dallar bir bir yeşerecek.
Bir kutlu memleketsin sen, Ey Ulu Çınar.

Yetiştik biz, sil gözyaşlarını artık sil,
Sonsuza dek yaşatacak seni, bu nesil.
                                          Ahmet Sandal

 

 
 
  Bugün 2 ziyaretçi (3 klik) kişi burdaydı!  
 
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol