İNSAN VE DÜNYA ÜZERİNE GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELERİM
  4-SEVGİ, MERHAMET VE KARDEŞLİK
 

SEVGİ, MERHAMET VE KARDEŞLİK ÜZERİNE GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELERİM

 

1- SEVGİ'NİN ANLAMINI BİLİYOR MUYUZ?

Bazı kelime ve kavramların karşılığını çok iyi bildiğimizi sanırız. Bundan dolayı da o kelime ve kavram üzerinde fazla kafa yormadan söyler geçeriz.

Üzerinde çok da düşünmeyiz. Harcıalem (basit tüketilen) kelimelerdir bunlar. İşte sevgi bunlardan biridir. Sevgi nedir diye kime soracak olsam, “bu da soru mu, bilmeyecek ne var, sevgi çok açık, tarif gerekmez” gibi sözler sarfedeceklerdir. Ancak işin aslı hiç de böyle değil. Sevgiyi çok bildiğini sanan bile, bir tarif yapma durumunda kalsa, konuyu etraflıca açıklamaktan aciz kalabilir. Bir de bir konuyu tanımlamak önemli olsa da, bundan daha önemlisi o konuyu bütün muhtevasıyla ne fazla, ne de eksik tanımlamak daha önemlidir. Eskiler bu tanımlama şekline, “efradını cami, ağyarını mani” derlerdi.
Sizi bilmem, şimdi sevgi hakkında böyle dört dörtlük bir tanımlama yapmaya kalksam başaracağımı sanmıyorum. Mesela bu hususta, “sevgi sevgidir” diyesim geliyor. Bilmiyorum bu tanım nasıl karşılanır sizce. Yani burada “Ahmet Ahmet’tir, Osman Osman’dır dercesine “tarife gerek yok” demek istiyorum da, işte öyle değil. Her şeyin bir tarife ihtiyacı var.
Sevgi, “en yüce, en kutlu duygudur” desek oldu mu? “Sevgi, ruhun huzurudur” desek doğru mu? “Sevgi, sonsuzluktur” desek oldu mu? “Sonsuzluk sevgiden, sevgi sonsuzluktan doğar.” “Sevgi her dilde karşılığı olan ve yüceltilen bir kavram ve kelimedir” desek doğru mu? Sevgi kelimesinin Türkçe dışındaki bazı büyük dillerdeki karşılığını versek ve Arapça “Hub”, Farsça “Aşk”, İngilizce “Love”, Fransızca “L’amour , Almanca “Liebe”, İspanyolca “El Amor”, Japonca “Ay”, Çince “Ai” desek oldu mu? “Sevgi ruhumuzda vardır. Sevgi içimizde var olan bir duygudur. Bu duygunun kaynağı Allah’tır” desek oldu mu? “Hayatın kaynağı sevgidir, Allah sevmiş de insanı, dünyayı ve kainatı yaratmış desek doğru mu?”
Evet, buraya kadar olan tanımlar genel olarak elbette doğru. Ancak, en doğrusu, “sevme duygusunun kaynağı Allah’tır” cümlesinde mevcuttur. Tüm varlıklar “sevgiden yaratılmıştır.” Kâinatın temeli sevgidir. Allah (cc), insanı, dünyayı ve tüm kâinatı sevgiden yaratmıştır. Bu hususta, Sevgili Peygamber Efendimiz (sav) bir Hadis-i Şerif’te; “Allah (cc), “gizli bir define idi; bilinmeyi diledi, sevdi, kendisini bilmemiz için tüm varlıkları yarattı” diye buyurmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de, iki ayette Allah’ın Vedud (çok seven) olduğu belirtilir. Hud Suresi 90. ayetin meali şöyledir: (Şu’ayb şöyle dedi) "Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra O'na tevbe edin. Muhakkak ki Rabbim çok merhametlidir, çok sever" (Hud, 90) Buruc Suresi 14. ayette ise "O, çok bağışlayan ve çok sevendir" buyrulmaktadır.
Sevgiyle ilgili olarak buraya kadar olan anlatımlarımda “sevgi ile Allah” arasındaki münasebete dikkat çektim. Bir de sevginin ruh ile olan münasebetine dikkat çekmek istiyorum. Evet, “sevgi ruhla alakalı bir kavramdır.” Bedenle alakası yoktur. İnsan ruh ve bedenden mürekkep bir varlık olsa da, beden sevgiye dahil değildir. Vücudumuzdaki kâlbin de öyle bilinenin aksine sevme merkezi olduğunu da düşünmüyorum. Bedenimizin maddesi topraktır. Kâlp de topraktandır ve insan ölünce o da toprak oluyor. Sevginin sonsuzluğuna inanan birinin, bu durumda, kâlbin sevgi merkezi olduğuna inanması mümkün değildir. Sevme merkezi ruhtur. Ruhun neden yaratıldığı konusu bir sırdır ve ruh hakkında insanoğluna çok az bilgi verildiği Kur’an’da bildirilen bir hakikattir. Eğer, ruha bir yapı taşı ya da bir harç aranacak olsa, inanın bunun için en yakın harç “sevgi” olacaktı. İşte bundan dolayı ruhumuz için sevgi merkezi diyoruz.
Evet, buraya kadar olan açıklamalarda sevgiyi tarif etmeye çalıştık. Sevginin önemine ve hayatın temeli olduğuna dikkat çektik. Sevgi için “insanın, dünyanın ve kâinatın yaratılış sebebidir” dedik. Ancak, sevgi üzerine yaratılan insanlardan bir kısmı, maalesef, sevgiden uzaklaşarak, bu yapı taşını yerle bir edip asliyetini, özünü bozabildiği de bilinen bir gerçektir. İşte bundan dolayı, sevgiden uzaklaşan, özünü, aslını kaybeden bu insanlar, “eşref-ül mahlukattan esfel-i safiline” yani en şerefli varlıktan aşağılar aşağısına düşebiliyor. Allah (cc) bizleri bu duruma düşmekten kurtarsın ve “sevenlerden eylesin”.
Sevmek başta Allah’ı sevmektir. Sonra Peygamberlerini ve iyi kullarını sevmektir. En sonra da yaratılmış canlı-cansız tüm varlıkları sevmektir. “Sevmek sonsuz huzuru bulmaktır, vesselam.”

 

Ahmet SANDAL

 

 

2- KARDEŞÇE YAŞAMAK

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık.” (Hucurat Suresi, 13. Ayet)

“Kardeşçe yaşamak”, hem kâlbe, hem de kulağa hoş gelen, insanın içinde tatlı hisler meydana getiren iki kelimeden oluşan kısa bir deyim. Kendi kısa, fakat tesiri çok çok büyük. Esasında, yalnızca, “kardeşçe” demek bile yetiyor. Cümleyi tersinden okumak bile mânâyı değiştirmiyor. Bu cümleyi ikiye ayırdığımızda bile, bu hoşluk, bu güzellik azalmıyor. Nitekim, “kardeşçe” dediğimizde muhabbet, dostluk, yardımlaşma dayanışma ve benzeri güzel hasletler, içimizi ısıtıyor. Bu kelime bu hususları hemen çağrıştırıyor. “Yaşamak” dediğimizde ise, sağlık, esenlik, dirilik, canlılık ve benzeri güzel hâller gönlümüzü şenlendiriyor. “Yaşamak” başlı başına bir mutluluk, bir umuttur. Ayrı ayrı bile, neşe ve sürûr kaynağı olan bu iki kelimeyi bir araya getirdiğimizde, (ister “Kardeşçe yaşamak”, isterse “Yaşamak kardeşçe” dediğimizde,) imbat misâli insana huzur veren serin bir rüzgâr esintisiyle adeta kanatlanıyoruz.

Kardeşçe yaşamak, bu kadar hoş ve tatlı iken, en güzeli, en doğrusu ve en iyisi bu iken, insanoğlu neden yanlışı, çirkini ve eğriyi seçiyor da, kendisini mutsuzluğa sürüklüyor? Uzun izahlara lüzum yok. Sebebi oldukça basit ve oldukça açık. Aynı Baba ve aynı Ana’dan geldiğimizi unutmak bizleri felakete sürüklüyor. Kur’an-ı Kerim’in açık ifadesiyle, hepimiz bir erkek ve bir dişiden çoğaldık. Babamız Âdem ve Annemiz Havva’dır. Sonra, milletlere ve kabilelere ayrıldık. Bu ayrılık bir ihtiyaca, bir sebebe binaendir. Milletlerin ve kabilelerin varlık nedeni, Hucurat Suresi 13. ayette en öz, en açık bir şekilde beyan edildiği üzere, birbirimizle tanışmak ve birbirimizi tanımak içindir. Bunun dışında, milletler ve kabileler, üstünlük ya da düşüklük olarak yorumlanamayacağı gibi, ayrılık ya da gayrılık için de kullanılamaz. Peygamber Efendimizin (sav) bir Hadis-i Şeriflerinde buyurdukları üzere, “insanlar bir tarağın dişleri gibi birbirine eşittir”. Kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur. Üstünlük ne millette, ne kabilede, ne ırkta aranmalıdır. Üstünlük ancak “takva”da aranmalıdır. Takva’nın önemine ilişkin ayet ve hadis sayısı oldukça fazladır. Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerde takva emredilmiştir. Takva sahibi olmak Müslüman için, yerine getirilmesi gereken bir farzdır, uyulması gereken bir şarttır. Takva sahibi bir mü’min, milliyetini, ırkını ve kabilesini öne çıkarır mı? Bırakın takva sahibi bir mü’mini, herhangi bir mü’min, milliyetini, ırkını ve kabilesini öne çıkarır mı? Elbette çıkaramaz. Çünkü, milliyeti, ırkı ve kabileyi öne çıkarmak ve buradan bir üstünlük payesi edinmek “bir cahiliye adeti”dir. Bu hususu teyiden, Hz. Ebu Zer Gıfarî ile Hz. Bilal-ı Habeşi arasında yaşanan ve Peygamber Efendimizin (sav) Hz. Ebu Zer’i uyarısıyla sonuçlanan bir olayı hatırlayalım. Hz. Ebu Zer, bir kızgınlık anında, Hz. Bilâl'e, "Ey kara kadının oğlu!" diye seslenivermişti. Bilâl'in şikâyeti üzerine, Efendimiz (s.a.v.) Ebû Zerre itabda bulunmuş ve "Sende hâlâ cahiliyeden eser var" diye seslenmişti. Bunun üzerine Ebû Zerr, derhal Hz. Bilâl'in bulunduğu yere koşmuş, geçeceği yere yüzünü koyarak, "Bilâl'in ayağı bu yüzü çiğnemedikçe bu yüz yerden kalkmaz" diyerek pişmanlığını izhar etmişti.

Cemiyet hayatı konusundaki bizim görüş ve ölçümüz Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerdir. Başka görüş ve ölçüye itibar etmeyiz. Bu görüş ve ölçü doğrultusunda, cemiyet içinde yaşarken, insanların birbirine saygı ve sevgi içinde ve kardeşçesine yaklaşması gerektiğine inanırız. Cemiyet içindeki farklılıkları, ayrışma vesilesi değil, bilakis, Kur’an-ı Kerim’de Hucurat Suresinde beyan edildiği üzere, tanışma ve kaynaşma vesilesi olarak görürüz. Bir cemiyette, çeşitli ırk, dil, din ve milletten insanlar bulunmasından daha normal ne olabilir? Çünkü, bir cemiyeti, milletler ya da kabileler teşekkül ettirmez. Bir cemiyeti ayrı ayrı fertler teşekkül ettirir. Bir cemiyetteki fertler de bir millete ya da kabileye mensup olabileceği gibi, başka başka bir millet ya da kabilelere mensup olabilir. Üstüne parmak basarak, altını çizerek tekraren belirtiyorum ki; “başka bir millete ya da başka bir kabileye mensup olma, aynı cemiyette yaşamaya engel olmadığı gibi, bilakis, güzel bir çeşitlilik olup bir tanışma ve kaynaşma vesilesidir.” Millet ya da kabile, bir insan için üstünlük vesilesi değildir. Biz bir cemiyetteki millet ya da kabile farklılıklarını değil, kâmil insan olmayı, takva sahibi olmayı büyütmeli ve bunu üstünlük vesilesi yapmalıyız. İşte kâlbe ve kulağa çok hoş gelen, insanda tatlı hisler uyandıran “kardeşçe yaşamanın” yolu ve yöntemi budur.

Kardeşçe yaşamak için, aynı cemiyette yaşadığımız insanların kendi inançlarımızdan olması gerekmiyor. İnanç farklılığı kardeşçe yaşamaya engel değildir. Zaten, aynı inançtan olan insanlar için geçerli olan düstur “kardeşçe yaşamak” değil, bundan da daha üste olan bir tabirdir. O tabir “uhuvvet” yani “kardeşlik”tir. Öyleyse, yukarıda belirtiklerimiz, ister mü’min olsun, ister mü’min olmasın aynı cemiyette bir ararda yaşayan insanların huzur ve mutluluğu için lazım gelen hayat düsturuydu. Bu düsturu “kardeşçe yaşamak” diye özetledik. Dünyanın her tarafına dağılmış ve başka başka cemiyetlerde yaşama durumunda olan Mü’minler için geçerli olan ilkemiz “kardeşçe yaşamak”tan daha üste olan bir tabirdir. Bu durumda “kardeşçe yaşamak” değil bizzat “kardeşlik” sözkonusudur. Dünyanın neresinde olursa olsun ve hangi cemiyetinde yaşarsa yaşasın tüm mü’minler kardeştir. Bu hükmü Allah-û Teala Hazretleri Kur’an-ı Kerim’de Hucurat Suresi 10. ayette; “"Mü'minler ancak kardeştirler” şeklinde beyan ediyor.

Öyleyse, “kardeşçe yaşamak” tüm insanlar için lazım gelen bir hayat düsturudur. “Mü’minler ise bizzat kardeştirler”. Var mı bundan ötesi. Vesselam.

Ahmet SANDAL
Şair Yazar

 

3- SEVGİ TARİFİ

“O (cc), çok bağışlayandır, çok sevendir.” (Buruc, 14)


Sağlam bir iptir sevgi, hayata bağlayan,
Serin bir ırmaktır o, çağıl çağıl çağlayan.
Bir Nurdur, karanlığı aydınlığa çeviren,
Kırmızı bir güldür, her sene yediveren.

Sevgi, bir gülümseyiştir, ta gönülden,
Bir derleyiştir, lale, sümbül ve gülden.
Sevgilinin ateşine, narına yanmaktır,
Alevler arasında bile adını anmaktır.

Dağları, tepeleri bir solukta aşmaktır,
Sevgilinin peşinde, ömür boyu koşmaktır.
Kış ortasında, tomur tomur gül açmaktır,
Yine de etrafa, neşe ve huzur saçmaktır.

Düz yolu bırakıp, engebeli yolu seçmektir,
Sevgilinin uğrunda, candan bile geçmektir.
Sırılsıklam olup da, susuz un yoğurmaktır,
Sevgilinin karşısında dokuz doğurmaktır.

Sevgiliyi insanlar içinde en özel görmektir,
Sevgiliyi insanlar içinde en güzel görmektir.
Sevgiliyi düşünmektir, hem gündüz, hem gece,
Öyle bir duygu ki, yoktur ondan daha yüce.

Sevgi, Allah’la kul arasında kutlu bir yol,
Kâinattan daha geniş, kâinattan daha bol.
Sevgi, yaratılmışlar arasında kutlu bir yol,
Kâinattan daha geniş, kâinattan daha bol.

Sevgi sınırsız, çizilmez ona asla hudut,
Kaynağı Sonsuz Sevgi Sahibi, Ya Vedûd.
Sevgi, uçsuz bucaksız bir ülke, bir yurt,
Kaynağı Sonsuz Sevgi Sahibi, Ya Vedûd.

Sevgi, gönüllere rahmet rahmet yağandır,
Rahman ve Rahim(cc)’den bir armağandır.
Sevgi çok açık, lüzum yok bunca söze ve harfe,
Sevenlerin kâlbindedir o, sığmaz hiçbir tarife.

Ahmet SANDAL

 

4- GÜNÜMÜZDEKİ SPOR MERHAMETSİZLİĞİ Mİ TEŞVİK EDİYOR?

      Niccolò di Bernado dei Machiavelli (Makyavel) adlı İtalyan, bundan 500 yıl önce Hükümdar isimli bir kitap yazdı. Kitapta, iktidarın nasıl korunması gerektiğini dinî ya da ahlaki bir kaygı taşımadan ele alıp inceledi ve olumsuz, ilkesiz politik bir hırsın anlatımını yaptı. Bu İtalyan adamın fikirleri Makyavelizm (amaca giden her yol meşrudur) şeklinde özetlenip, başta politika alanı olmak üzere, bazı sosyal ve kültürel alanlarda herkesin işine geldiği gibi kullanılmaya başlandı. Şimdi burada bu adamı tartışmayacağım. Bu adamın fikirlerinin günümüzdeki spor anlayışına yansıması üzerinde durdukta sonra, günümüzdeki spor anlayışı acımasızlığı, merhametsizliği mi teşvik ediyor” sorusu üzerinde duracağım.

Günümüzde merhamete, acımaya her zamankinden daha fazla muhtacız. Gel gör ki, tek geçer akçe “başarı” olmuş. Eğer ilkeli davrandıysan, başarılı olamadıysan bunun gerekçesini en yakınına bile anlatamıyorsun. Herkes başarıya prim ve değer veriyor. İlkelerinden taviz vermediğinden dolayı başarısızsan, en yakın çevrenden başlayarak “senden başka bir enayi kalmadı bu dünyada, elalemin akıllısı sen misin ve benzeri şekildeki iğneli sözlerle” mutlaka karşı karşıya kalırsın. Fakat, Makyavelizm doğrultusunda ilerlersen, amaca giderken önüne çıkan engelleri, ahlaksız metotlarla ortadan kaldırsan bile, çok az bir azınlık tarafından kınansan da toplumun geneli tarafından alkışlanırsın. Çünkü, toplumun geneli “başarıya alışmış”, “başarıya odaklanmış”.

Gelelim günümüzdeki spor anlayışına. Spor oynanan alanlarda, spor seyredilen tribünlerde, tek aranılan ölçüt, skor yapmak, puan kazanmak olmuş. Maç sırasında sporcu kendini mahsus yere atıyor, bunu herkes görüyor. Hakem durumu anlayıp da düdük çalmayınca, tribünlerdeki taraftarlardan bir ıslık bir ıslık ki duyma gitsin. Amaç puan almak olunca, sahtekârlık prim yapıyor. İş bununla da bitmiyor. Kazanamayanlar ya da skor tabelasında geride olanlarda bir gerginlik, bir gerginlik ki sorma gitsin. Bir bahane bulsalar, şiddeti hemen uygulamaya sokacaklar. Bazen de sokuyorlar. Sille tokat, acımasızca, merhametsizce birbirlerine saldırıyorlar. Son zamanlarda, sporda şiddet yaygınlaşmaktadır. Bunun önüne geçmek üzere, gerekli çalışma ve çaba gösterilmelidir.

Sporda şiddetin önüne geçmek için, yenenler az sevinmeli, yenilenler de çok üzülmemelidir. Bu bilinç kafalara yerleşmelidir. Maç sonucunda galibiyet olduğunda, şu iki manzaradan biri ile mutlaka karşılaşılıyor. Bir yenen taraf, yani gülenler. İki yenilenler, yani üzülenler. Gülenler, üzülenlerin durumunu zerrece düşünmeden, sahada tur atıyorlar, tepiniyorlar, hopluyorlar zıplıyorlar. Yani, ölçüsüzce bir sevinç ve eğlence içine giriyorlar. Bu durumda, özellikle çocukların beynine, sporun bu acımasız, merhametsiz yüzü etkin bir şekilde yansıyor.

Yendin mi sevineceksin, istersen “Makyavelist” metotlarla yen. Nasıl yenersen yen, fakat sevin, fakat eğlen. İşte yanlış olan bu. Spor bir mücadeledir. Elbet yenen sevinecektir. Fakat ölçülü sevinmek gerek. Bir de haksız ve ahlaksız bir galibiyet varsa, bunu sevinilmesi mümkün değil. Bunları dikkate alan nerde? Sporda acımasızlığı ima eden görüntülere yer verilmemesi gerekir. Bunun yerine, hak ve insaf ölçülerinde dengeli bir mücadele teşvik edilmeli ve yenenlerin kendi durumları kadar karşıdakilerin durumunu düşünmesi gerekir. Yenen takım oyuncu ve taraftarları hiç olmazsa empati yapmalıdır. Yani, kendisini yenilen takım yerine koymalı ve ona göre sevinmelidir.

Öyleyse, sporda ölçülü sevinç ve eğlence gerekmektedir. Bunu aksi acımasızlık ve merhametsizlik demektir.

 

Ahmet Sandal

 

 

 5-  MÜ’MİNLERE KARDEŞLİK VE SEVGİ YAKIŞIYOR

 

 

Aynı Dine inanan, aynı kıbleye yönelen ve aynı fikirleri savunan insanlar olarak, cemiyet hayatında bir arada yaşarken uhuvvet (kardeşlik ) ve muhabbet (sevgi ) içerisinde olmamız beklenen tabii bir durumdur.

Çünkü, İslam, mü’minlere kardeşliği ve sevgiyi emrediyor. Müslümanlık, kardeşlik ve sevgiyi gerektiriyor. Ancak, teorik olarak bu gerekliliğe rağmen, bir Müslüman toplumda fertler arasında sevgisizlik, husumet, haset, düşmanlık, şiddet ve benzeri olumsuz davranışlar yaygınlaşıyorsa, kabalık, cehalet ve saygısızlık mânâsına gelebilecek bir çok olay her gün gazete sayfalarını dolduruyorsa, her gün TV ekranlarında yer buluyorsa, Müslüman bir toplumun fertleri olarak “şapkamızı önümüze koyup düşünmeliyiz”.
Toplumdaki genel durumumuz bu açıdan endişe vericidir. Toplumda endişe uyandıran yozlaşma ve bozuşmaya dair oldukça fazla olay mevcuttur. İşte bu olaylardan bir tanesi. Bu olay dünkü (09.06.2010 tarihli) gazete ve TV’ler tarafından topluma yansıtıldı. Haber kısaca şöyle: “İstanbul Bayrampaşa’da park yeri yüzünden çıkan bıçaklı kavgada, 3 kişi hayatını kaybetti. Kavgada 2 kişi de yaralandı.” Gazete haberine göre, iki dükkân komşusu araba park yeri yüzünden birkaç gün öncesinden tartışmışlar ve olayın olduğu gün de, “sen bana yan baktın” diyerek birbirlerine saldırmışlar. Bu nasıl bir şiddet ve geçimsizlik hâlidir ki, bu nasıl ben merkezli düşünme hâlidir ki, kimse gözünün üstünde adeta kaş istemiyor. Kimse empati yapmıyor. Kimse komşunun durumunu düşünmüyor. Kaba-saba insanların ve kabadayıların ve magandaların etrafta kol gezdiği bir toplum olduk. Kimse bu mânâda güvende değil.
Tabi ki toplumumuzda iyi, güzel ve doğru örnekler de vardır. Hatta belki bunlar sayıca daha fazladır. Fakat, son yıllarda yaşanan bu olumsuz olaylar dikkat çekici bir şekilde artmıştır. Bu artış Bizleri konu hakkında, toplumumuzdaki cehalet ve şiddeti, sevgisizlik ve düşmanlığı giderme noktasında şümullü bir şekilde düşünmeye sevketmelidir.
Bir toplumda kardeşliği tesis etmede, sevgisizliği, şiddeti gidermede esas alacağımız ölçü esasta belirlidir. Ve bu ölçü Kuran-ı Kerim’de ve Hadis-i Şeriflerde çok açık bir şekilde bulunmaktadır. İşte Size bu mânâda üç ayet-i Kerime:"Mü'minler ancak kardeştirler; siz de kardeşlerinizin arasını düzeltin." (Hucurat Sûresi, 10. ayet) "Kötülüğe iyiliğin en güzeliyle karşılık ver. Bir de bakarsın, aranızda düşmanlık bulunan kimse candan bir dost oluvermiştir." (Fussilet Sûresi, 34. ayet) " O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever." (Âl-i İmrân Sûresi 134. ayet) Bu ayet-i kerimelerle birlikte gelin şu Hadis-i Şerif’teki ikazı da tefekkür edelim: "Müslümanın din kardeşine üç günden fazla küs durması helâl olmaz.” Toplum hayatındaki huzur ve mutluluk için esas alacağımız ölçü işte bu Ayet-i Kerimelerde ve Hadis-i Şerif’te vâz edilmiştir. Öyleyse ölçümüz bunlardır. Öyleyse esas alacağımız ana mihenk budur.
Kaynağını bu ölçülerden alan Âlimlerimiz de mü’minleri ısrarlı bir şekilde uhuvvete çağırmış ve hikmetli, ibretli sözlerle kardeşliğe davet etmişlerdir. İşte, bir toplumda kardeşliği tesis noktasında Bediüzzaman Said Nursî (ra) beyan ettiği hakikatler:“Adâvet etmek istersen, kalbindeki adâvete adâvet et, onun ref'ine çalış. Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmârene ve hevâ-i nefsine adâvet et, ıslahına çalış. O muzır nefsin hatırı için mü'minlere adâvet etme. Eğer hasmını mağlûp etmek istersen, fenalığına karşı iyilikle mukabele et. Çünkü, eğer fenalıkla mukabele edersen, husumet tezayüd eder. Zâhiren mağlûp bile olsa, kalben kin bağlar, adâveti idame eder. Eğer iyilikle mukabele etsen, nedâmet eder, sana dost olur.” Uhuvvet Risalesi baştan başa bir toplumun fertlerini huzur ve selamet içinde, kardeşlik ve sevgi atmosferinde bir arada bulundurmanın esas ve usulleriyle mücehhezdir. Hepsini yazmaya yazımızın hacmi müsait değildir.
Ancak, yazımın hacmini biraz daha artırmayı göze alarak Uhuvvet Risalesinde geçen Hafız-ı Şirazi’ye ait iki veciz sözü de belirtmeden geçemeyeceğim: 1-"Dünya öyle bir metâ (mal) değil ki nizâa (kavgaya) değsin." 2 -"İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muamele etmektir”.
Sözü uzatmaya gerek yok. Kur’an-ı Kerim’de, Hadis-i Şerif’lerde ve Müslüman Alimlerin Kitaplarında ayan-beyan ifade ediliyor ki; “Mü’min olmak uhuvvet (kardeşlik) ve muhabbeti (sevgiyi) iktiza ediyor. Husumet (hasımlık) ve adaveti (düşmanlığı) ise men ediyor.” Bu vecihle Mü’minlere uhuvvet ve muhabbet yakışıyor. Bu bakış açısıyla Mü’minlere Müslüman kardeşlerinin hatalarını affetme yakışıyor. Husumet ve adavet ise yakışmıyor. Birbirlerine husumet eden Mü’minler varsa, şimdi düşünsün. Vesselam.

Ahmet Sandal

 

6- İLK ORUCUM VE ANNEMDEN ALDIĞIM MÜKÂFATIM

Herkes hatırlar mı bilemem de, bu Kardeşiniz ilk tuttuğu orucu, daha dün tutmuş gibi hatırlar.
Bundan 35 ya da 36 sene önceydi. Yaşım ya 9 ya da 10 idi. Kilom da, sanırım 25 ile 30 kilo arasındaydı. Ramazan Ayı yine Ağustos ayına denk gelmişti. Hava sıcak mı sıcaktı. Şimdi diyeceksiniz ki, her şeyi anladık da, o yaşlarda kilonuzun 25 ile 30 kg arasında olduğunu ve Ramazan’ın yine Ağustos’a denk geldiğini niye vurguladınız? Hemen cevap vereyim. Ramazan-ı Şerif, Miladî takvime göre, 35-36 yılda devir yapar ve aynı aya denk gelir. Ramazan Ayı her yıl 10 gün beri geldiği için, 365’i 10’a bölersek, 36,5 rakamını buluruz. Yaşım 46 olduğuna göre, 46’dan 10’u çıkarırsak 36 eder. Demek ki, ilk orucumu da 36 yıl önce, bir Ağustos sıcağında tutmuşum. Ağustos sıcağında ve hele Memleketim Kahramanmaraş gibi sıcak bir iklim kuşağında yer alan İllerde Ağustos sıcağında oruç tutmak zordur. Çocuklar için daha zordur. Yaz sıcağında susuzluk insanı çok etkiler. Ancak, Allah’a çok şükür, Rahmetli Annemin teşvikiyle sabır ve sebat içinde tutmuştum.

Gelelim şu kilo meselesine. İlk orucumu tutmamın mükâfatı olarak, Rahmetli Annem beni, oturduğumuz evin tam önünden, sokağın sonuna doğru sırtında taşımış ve tekrar eve getirmişti. Annemin bu oruç mükâfatını hiç unutmam. İşte bu hadiseyi düşündüm ve 10 yaşlarındaki bir çocuğun kilosunu merak ettim. Bünyesi zayıf bir Anne, sırtında en fazla kaç kiloluk bir yükü, ne kadar mesafeye kadar taşıyabilirdi ki? Evimizin önü ile sokağın sonu arasındaki mesafe yaklaşık 200 m ve 200 m de gelişi var ki, ceman 400 m eder. Eğer çok ağır olsaydım ve yaşım da büyük olsaydı, bu 400 m mesafe içerisinde, bünyesi zaten zayıf olan Annemin beni taşıması mümkün değildi. İşte bundan dolayı da kilomun 25-30 arasında olduğunu tahmin ediyorum.

O zaman pek düşünmemiştim de, şimdi düşünüyorum. Rahmetli Annem oruç tuttuğum için beni neden sırtında taşımıştı? Annem bana ilk oruç mükâfatı olarak, “sana şunu alacağım, şu oyuncağı vereceğim” diye bir taahhütte bulunmamıştı da sırtında taşımıştı. Neden acaba? Evet, aile olarak maddi durumumuz o zamanlar çok zayıftı. Bu birinci neden olabilir. Buna rağmen, Babamın ekonomik gücü, küçük bir oyuncak almaya elbette yeterdi. Başka bir neden olarak da, o sıralar oyuncakların bu kadar yaygın olmaması aklıma geliyor. Annem beni oruca teşvik için; yalnızca kol gücüne mi güvenmişti. Ya da çocuklar Annelerin sırtında gezmeyi severler. Bunu sevdiğimi mi düşünmüştü. Hangi neden daha ağır bastı bilemiyorum da, netice olarak Annem, “eğer oruç tutarsan seni sırtımda sokağın sonuna kadar götüreceğim ve tekrar geri eve getireceğim” diye bana söz vermişti. Rahmetli Annemin bu taahhüdü beni çok mutlu etmişti. Çocukça bir istek ile “Annemin sırtında 400 m kadar seyahat bana çok cazip gelmişti.” Hele iftar saati geldikten sonra, yemeğimizi hızlıca yiyip de, Annemin sırtına binişim var. Sormayın gitsin. Annenim sırtında sokakta bir ilerleyişimiz var, “etrafa karşı gurur, onur, fiyaka sormayın gitsin. Annemin sırtında sanki zafer kazanmış bir komutan edasıyla sağa-sola bakarak gidiyorum. Sokağın sağlı-sollu kenarındaki evlerin önlerinde bizlere bakanlara gururla gülücükler atıyorum. İlk orucumu tuttum ya! 9-10 yaşlarında bir çocuk, Kahramanmaraş/Pazarcık gibi bir yerde, Ağustos sıcağında ve günlerin en uzununda orucunu tutmuş, büyük kahramanlık! Hava ve fiyaka o biçim! Havam binbeşyüz!

Yukarıda anlattıklarım ilk orucumun elbette sevindirici ve neşelendirici yanlarıdır. Bundan sonra anlatacağım ise hüzünlendiren tarafıdır. Annem 2006 yılında Hac Dönüşü hastalandı. Hatta Hacdayken hastalandı. Hac farizasını hasta bir şekilde tamamlamış ve yurda dönmüştü. Orada hastalığının teşhisi konmadı. Türkiye geldiğinde teşhis kondu. Annem kanser illetine yakalanmıştı. Kanser hastalığının tedavisi yaklaşık 1,5 yıl kadar sürdü. Bu süre zarfında onlarca kez hastaneye gittik geldik. Rahmet Annem hastanede günlerce yattı. Tedavisinin önemli bir kısmı ve ameliyatı Ankara’da oldu. Ankara’daki bu tedavisi sırasında zaman zaman taburcu olup evimde kalıyordu. Annem hastalığının ağırlaştığı dönemlerde hem kilo hem de bünye olarak öyle zayıflamıştı ki, nerdeyse yürüyemeyecek hâle gelmişti. Mevsim kış idi. Birgün hastaneden eve geliyoruz. Lojman iki katlı ve asansör de yok. Taksiden indik, iki kat yukarıda olan evimize çıkacağız. Yerlerin hafif buz olmasından da olacak, Annem yere düştü ve kalkamadı. Yürüyemiyordu, sanki can-mecal yoktu. Annemi sırtıma aldım ve merdivenlerden çıkmaya başladık. Annemi sırtıma alıp da merdivenlerden çıkarken aklıma, o Ramazan Ayı’nda ilk orucumu tuttuğumdan dolayı mükâfat olarak, “beni sırtında götürüşü geldi”. O anda ağlamamak için kendimi zor tuttum. Fakat bu satırları yazarken kendimi tutamadım, gözlerimden yaş geldi, bu sahur vaktinde. Keşke ben de Annemi sırtımda 400 m değil, 4000 m taşısaydım. Yine de Anne hakkını ödemek mümkün değildir. Değil sırtımda 4000 m, Kabe’ye kadar götürsek Anne Hakkı ödeşilir miydi hiç! Elbette ödeşilmez.

Bir Ramazan Günü, ilk orucumu anlatmak üzere kaleme aldığım bu yazımın sonunda, başta gençler olmak üzere tüm insanlara seslenmek istiyorum: “Aman, Annenizin kıymetini bilin ve sakın onlara öf bile demeyin.” Vesselam.

 

Ahmet Sandal

 

7- ALLAH’I ANAN İNSAN HER DAİM MUTLUDUR

Günümüzde bazı uyanıklar çıktı. İnsandaki manevi boşluktan kaynaklanan huzursuzluğu, güya kendi kafalarına göre çözecekler.

Bunun için, mutluluk formülleri şeklinde çeşitli tez ve fikir ortaya atıyorlar. Adına kişisel gelişim, aile danışmanlığı, NLP falan filan diyorlar. Bazı zavallılar da başuçlarındaki çözümü bırakarak, çözüm sandıkları bu fikirlerin peşinden deli-divane gibi koşuyorlar. Esasında başuçlarındaki çözüm Kur’an’dır. En büyük mutluluk Kur’an’a sarılmaktır. Her meselenin çözümünü insan, önce dışarıda değil kendi içinde aramalıdır. İnsan kendi kâlbine sorduğunda, çözüm orada oldukça açık bir şekilde bellidir. Çözüm her daim Allah’ı anmakla bulunur. Kâlpler “Allah Allah” dedikçe huzur bulur.
İnsanın kâlbinde mevcut olan bu çözüm işte Kur’an’da da yazılıdır: “Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı zikretmekle (anmakla) huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı zikretmekle (anmakla) huzur bulur.” (Ra’d Suresi, 28)
Mutluluk için sağa-sola gitmeye ve başka yerlerde çözüm aramaya ne hacet! Çözüm kendi içimizdedir. İçinde mutluluğu bulamayana, dışarıdaki hiçbir çözüm de fayda vermez. Zaten bu husus, Kur’an-ı Kerim’de çok açık bir şekilde belirtiliyor. Kâlbimize sorduğumuzda çok net bir şekilde cevap veriyor ki, “Allah’ı anan insan mutludur.”
Bunu böylece tespit ettikten sonra, şimdi bunun metodu üzerinde durmak gerek. Allah’ı nasıl anacağız? Allah’ı nasıl zikredeceğiz. Bu sorunun cevabı da çok kolaydır. Başta “bismillah” Allah’ı anmak ve zikirdir. Peygamber Efendimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: “Bismillah ile başlanmayan hiçbir işte hayır ve bereket yoktur.” Üstadımız (ra) Birinci Söz’de “Bismillâh her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız” diye bu gerçeği tekrar ediyor. Evet, gerçek şudur ki, hayrın başı “bismillah”dır. “Bismillah” derken insanoğlu, klasik ve adet olduğu üzere değil, içten ve kâlbinden geldiği şekilde “kuvvetli bir şekilde bismillah” demelidir. Bu bismillah ile Allah’ı bütün ruhuyla anmalıdır.
Bismillah’ın yanında tüm ibadetler bir zikirdir. Yani Allah’ı anmaktır. Kelime-i Şahadet bir zikirdir. Namaz bir zikirdir. Oruç bir zikirdir. Hac bir zikirdir. Zekat bir zikirdir. Bunların yanında, sabır bir zikirdir, şükür bir zikirdir. Ve benzeri İslamî ve İmanî hareketler birer zikirdir.
Sırf ibadetler sırasında mı Allah’ı hatırlayacağız? Hayır! Allah’ı her an hatırlayıp tefekkür edeceğiz. Dururken, yürürken, otururken, kalkarken Allah’ı hatırınızdan asla çıkarmayacağız. Allah’ı zikredeceğiz her anımızda. İşte Kur’an’da buna yönelik ayet: “Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki “Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru.” (Al-i İmran Suresi, 191)
Allah’ı anmak insana mutluluk ve huzur veriyor. Bunu kâlbine ve içine doğru yönelen herkes fark eder. Bu mutluluğun yanında insan, Allah’ı anmakla büyük bir kuvvet ve dayanak da buluyor. Buradan kurtuluşa eriyor. Bu husus Kur’an’a şöyle ifade ediliyor: “Ey iman edenler, bir toplulukla karşı karşıya geldiğiniz zaman, dayanıklık gösterin ve Allah’ı çokca zikredin. Ki kurtuluş (felah) bulasınız.” (Enfal Suresi, 45) Allah’ı anmak insanı gaflete düşmekten de kurtarıyor. Nitekim bu husustaki ayette şöyle buyrulmaktadır: “Rabbini, sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Gaflete kapılanlardan olma.” (A’raf Suresi, 205)
Allah’ı anmak ve mutluluk noktasında namaz bahsine ayrı bir önem vermek gerektiğini ifade etmek istiyorum. Şunu tefekkür eden anlar ki, “namaz en büyük zikirdir. Namaz, Allah’ı anmamızı sağlayan en büyük ve en şümullü bir ibadettir.” Namazda Allah’ı andığının şuurunda olan ve namazın gerçek mânâsının farkına varan en büyük mutluluğu yakalamıştır. Bu hususta Yüce Rabbimiz (cc) şöyle emretmektedir: “(Ey Muhammed!) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı biliyor.” (Ankebut Suresi, 45)
Öyleyse, ibadetlerini yerine getiren ve günlük işlerinin içerisine Allah’ın zikrini yerleştiren insan en mutlu insandır, vesselam.

 

Ahmet Sandal

 

8- TÜM SORUNLARIN ÇARESİ SEVGİDİR

Tüm Dünyada, insanın insana olan zulmü, insanın birbirine karşı şiddeti, insanlar arasındaki kavga ve dövüş artmaktadır.

Tüm Dünyada, Devletler ya da toplumlar arası savaşlar da artmaktadır. Gerçi savaşlar tarihten beridir varlığı reddedilemeyecek üzücü bir gerçektir. Ancak, aynı toplum içerisinde yaşayan insanlar arasındaki şiddet, dövüş, kavga ve husumet artışı eskiye kıyasla oldukça fazladır. Bu artışı anlamak için çok büyük araştırmaya gerek yok, günlük haberleri takip etmeniz bile yeterlidir. Ülkemizde, eskiden böyle bir olay var mıydı hiç? İşte bugünkü gazetelere düşen bir haber: Osmaniye’de aynı alanda piknik yapan iki aile, “kaçan bir top” yüzünden birbirine girdi, 1 ölü, ikisi ağır 14 yaralı. Kavgada silahlar, bıçaklar, keserler havada uçuşmuş. Haberin sonunda şöyle denmektedir. “Batman’da önceki gün çocukların top oynama yüzünden başlattığı kavgaya büyüklerin karışması sonucu çıkan silahlı çatışmada 3 kişi ölmüş, 50 kişi yaralanmıştı. Buna benzer haberler maalesef her gün gazetelerin üçüncü sayfalarını doldurmaktadır. Bu nasıl bir toplum böyle! Toplumdaki insanlar birbirlerine karşı öyle sevgisiz, öyle kindar hâle gelmiş ki, sanki bir cinnet hâli bu yaşananlar. Bu toplumda “sen bana yan baktın” diye adam öldürülmektedir. Üstadımız Necip Fazıl, ahlaksızlık ve edepsizlik noktasında bu Ülkede yaşananları 1940’larda eleştirerek, bir şiirinde “Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama, Çatla Sodom - Gomore, patla Bizans ve Roma” demişti. Üstadımızın bu beytini alıp da bu konuya göre adapte ettiğimizde, “Geçenler geçti seni, pabucun dama uçtu, Çatla Teksas, patla Vahşi Batı.” Evet, Ülkemizde Teksas ve Vahşi Batı’yı aratmayacak şiddet ve olaylar yaşanmaktadır. Bunu kimse göz ardı edemez, bunu kimse inkâr edemez. Çok küçük sebeplerden dahi, gözünü kırpmadan adam öldürmeye meyilli nice insan var bu Ülkede. Bunu da kimse göz ardı edemez, bunu da kimse inkâr edemez.

Bütün bu sorunların, bütün kavgaların temelinde “sevgisizlik” vardır. Her türlü şiddetin temelinde “husumet” vardır. Sevgi ve dostluğun zıttı, sevgisizlik ve husumet’tir. Sevgi ve dostluğun olmadığı yerde, sevgisizlik ve husumet vardır. İnsanlar arasındaki sevgisizlik ve husumet “şeytanın en sevdiği” hâldir. Dünyada ve Ülkemizde, şiddet, kavga, zulüm, husumet artıyor dedik, bu artıştan dolayı, deyim yerindeyse, “şeytan bayram ediyordur”. Gelin, “şeytana bayram yaşatmayalım”, çünkü, bayram insanların hakkıdır. Şeytanın böyle bir hakkı hiçbir zaman olamaz. Ancak, kısır aklına yenilen ve yüreğini devre dışı bırakan insanoğlu, maalesef, Dünyada kan dökerek, şiddet göstererek şeytanı sevindiriyor.

Sevgi hayatın temelidir. Sevgi olmazsa, ne ekmekten ne de sudan tat alınır. Bu Dünyada, sevgiye ekmekten ve sudan daha fazla muhtacız. Sevgisiz hayat mümkün değil. Biz sevgimizi Allah’tan alıyoruz. O (cc), bizi sevmiş ve yaratmış. Allah’ın en büyük en güzel isimlerinden biri “Vedud” ismidir. Gelin Vedud ismi etrafında kenetlenip Yunus Emre gibi, “tüm yaratılanları, Allah’ın hatırına sevelim”.

Evet, Yunusça sesleniyorum: Tüm yaratılmışları Yaradan’dan ötürü seviyorum. Gelin birbirimizi sevelim, gelin tüm insanları sevelim. Gelin Yunus Emre anlayışına sahip olalım ve onun gibi diyelim: “Sevelim, sevilelim, bu Dünya kimseye kalmaz”.

Hasılı sevgi, tüm sorunların çaresidir. Sevgi, toplumdaki şiddet, düşmanlık, kavga ve dövüşlerin de tek çaresidir. Gelin, yazımızın sonunda, tüm sorunların çaresi olan “sevgiyi birlikte tarif edelim ve bu tarif üzerinde tefekkür edelim.” Esasında, sevgi, öyle büyük, öyle güzel, öyle mânâlı bir kelime ki, tarifi mümkün değil. Onun tarifi dilde değil, kâlplerin içindedir. Tarifi mümkün olmasa da, şaircesine tarife kalkıştım. Bilmem oldu mu?

SEVGİ TARİFİ
                                                 
      “O (cc), çok bağışlayandır, çok sevendir.” (Buruc, 14)


Sağlam bir iptir sevgi, hayata bağlayan,
Serin bir ırmaktır o, çağıl çağıl çağlayan.

Bir Nurdur, karanlığı aydınlığa çeviren,
Kırmızı bir güldür, her sene yediveren.

Sevgi, bir gülümseyiştir, ta gönülden,
Bir derleyiştir, lale, sümbül ve gülden.

Sevgilinin ateşine, narına yanmaktır sevgi,
Alevler arasında bile adını anmaktır sevgi.

Dağları, tepeleri bir solukta aşmaktır,
Sevgilinin peşinde, ömür boyu koşmaktır.

Kış ortasında, tomur tomur gül açmaktır,
Yine de etrafa, neşe ve huzur saçmaktır.

Düz yolu bırakıp, engebeli yolu seçmektir,
Sevgilinin uğrunda, candan bile geçmektir.

Sırılsıklam olup da, susuz un yoğurmaktır,
Sevgilinin karşısında dokuz doğurmaktır.

Sevgiliyi insanlar içinde en özel görmektir,
Sevgiliyi insanlar içinde en güzel görmektir.

Sevgiliyi düşünmektir, hem gündüz, hem gece,
Öyle bir duygu ki, yoktur ondan daha yüce.       

Sevgi, Allah’la kul arasında kutlu bir yol,
Kâinattan daha geniş, kâinattan daha bol.

Sevgi sınırsız, çizilmez ona asla hudut,
Kaynağı Sonsuz Sevgi Sahibi, Ya Vedûd.

Sevgi, yaratılmışlar arasında kutlu bir yol,
Kâinattan daha geniş, kâinattan daha bol.

Sevgi, uçsuz bucaksız bir ülke, bir yurt,
Kaynağı Sonsuz Sevgi Sahibi, Ya Vedûd.


Sevgi, gönüllere rahmet rahmet yağandır,
Rahman ve Rahim(cc)’den bir armağandır.

Sevgi çok açık, lüzum yok bunca söze ve harfe,
Sevenlerin kâlbindedir o, sığmaz hiçbir tarife.    

                                                  Ahmet SANDAL

 
 
  Bugün 13 ziyaretçi (18 klik) kişi burdaydı!  
 
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol