İNSAN VE DÜNYA ÜZERİNE GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELERİM
  5-ÇEVRE KORUMA VE PLANLAMA
 

ÇEVRE KORUMA VE PLANLAMA ÜZERİNE GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELERİM

 

1- TASARRUF ETMEK AYNI ZAMANDA ÇEVREYİ KORUMAKTIR DA

       Çevreyi korumanın binbir yolu ve yöntemi vardır. Çeşitli metot ve strateji izleyerek, çevre koruma politikaları geliştirilebilir. Ancak, bana sorarsanız, çevreyi korumak için öyle uzun uzun düşünmeye, karmaşık formüller kurmaya ve ahım şahım stratejiler geliştirmeye lüzum yok. En iyi çevre temizliği, çevreyi kirletmemekten geçer. En ucuz ve en iyi çevre koruma politikası, kapitalist tüketim kalıpları kırıldığında, gereksiz tüketim kısıldığında, tasarrufa azami riayet edildiğinde gerçekleşir. İşte bu sağlandığında, çevre yatırımları için harcanan trilyonlar başka alanlarda (eğitim, sağlık, güvenlik gibi çok gerekli alanlardaki ihtiyaçlarımız için) kullanılabilir.

Mevcut çevre kirliliklerinin bir çoğunun temelinde bilinçsiz ve hoyrat tüketim eğilimleri vardır. Bu eğilimlerin yerini tasarruf anlayışı alırsa, az tüketirsek, çöpler iki poşet yerine bire düşer, kanalizasyona 2 m3 atıksu yerine 1 m3 atıksu iner, alışverişe araba yerine yaya ya da bisikletle gidersek egzoz kirliliğine meydan vermemiş oluruz. Böylece mevcut kirlilik bir anda yarı yarıya azalır.

Bu durum itibariyle, çevreyi korumanın en önemli yolu tasarruf anlayışından geçer. Az tüketenler çevreye daha az zarar verirler. Tasarrufa riayet edenler, aynı zamanda çevreyi de korumuş olurlar. Bu hasletlerin ruhumuza yerleşmesi için ebeveynlere büyük görev düşüyor. Nesillerimizi ta beşikten başlayan bir eğitim ve yetiştirme sürecine tabi tutmalıyız. Bilim adamları, insanların eğitim ve yetiştirme sürecinde en önemli yaş aralığının 0-6 yaş arası olduğunu, 20 yaşını geçmiş bir insana bazı şeyler öğretmek mümkün olsa da, eğitim vermenin zor olduğunu belirtiyorlar.

Öyleyse, “tasarruf etmek, aynı zamanda çevreyi korumaktır da” görüşünü öncelikle genç nesillerin kafalarına yerleştirmeliyiz. Havayı, suyu, toprağı, tüm doğal varlıkları, önce birer nimet olarak bilmeli ve bu nimetleri israf etmeden ölçülü kullanmalıyız.

Yukarıdaki anlayışa sahip olmanın birinci şartının, kapitalist tüketim kalıplarını kırmaktan geçtiğini de bilelim. Kapitalizm, üretmek ve tüketmek döngüsü üzerine kurulmuş bir sistemdir. Bu sistemde, tüketim ne kadar fazla olursa, o kadar fazla üretim olacağından, tüketim teşvik edilmiştir. Kapitalist tüketim kalıbında, tüketmek bir araç değil, amaç olarak görülmektedir. Bu sistemde, tüketmek neredeyse bir “erdem” olarak görülmüştür. Bu sistemin bir diğer özelliği de, doğada bol bulunan şeylerin fiyatının ve değerinin olmayacağı, bu nedenle de bol tüketilebileceği anlayışına sahip olmasıdır. Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi iken, iktisat dersine giren hocalarımız, “gürül gürül akan suyun, temiz havanın ve güneşten yayılan ışınların mebzul mal sınıfına girdiğini” öğretmişlerdi. (Mebzul mal, doğada sınırsız bulunan mal mânâsına gelir.) Kapitalist anlayışta, iktisat kıt malların ilmi olarak görülmüş, mebzul mallar iktisat ilmi dışında tutulmuştur. Bu bakış açısına göre, bol bulunan suyu, havayı, güneş enerjisini tasarruf etmek gerekmemektedir. Çevre sorunlarının kaynağında bu bakış açısı yatmaktadır. Bu bakış bizim özümüze ve kültürümüze ait değildir.

İslam’ın tasarrufu anlayışı, bir mal ister kıt, ister mebzul olsun değişmez. Yüce Rabbimiz (cc), Kur’an-ı Kerim’de, “yiyin, için, fakat israf etmeyin” buyuruyor. Peygamber Efendimiz (sav), “isterseniz bir nehir kenarında olun, abdest alırken suyu israf etmeden ölçülü kullanın” diye emrediyor. Bu kutsal emirleri duyduğumdan beri, nerede, fuzuli olarak akan bir musluk, nerede fazladan yanan bir elektrik görsem, hemen sızan musluğu sıkıca kapatır, fazladan açık olan elektriğin de düğmesine basarım. Bu inanca dayanan bir bakış açısıdır ve çevreyi korumanın en etkili metodudur. Bu durumda, bir nehir kenarındasınız ve gürül gürül akan nehirdeki suyu israf etmemek için çaba sarfetmelisiniz. Bir yayladasınız ve tertemiz havayı solurken dahi ölçülü hareket etmelisiniz. Çölde sımsıcak bir güneş altındasınız ve güneşin o enerjisini bile israf etmemeye özen göstermelisiniz. Bu Batılı’nın anlayabileceği bir durum olmasa da, inancımızdan dolayı bizim uygulamamız gereken bir husustur. Gerçi, bugün geldiğimiz nokta itibariyle, ne su, ne hava ve ne de güneş enerjisi mebzul değildir. Artık, mecburen tasarruflu olmak durumundayız.

Batılı tüketim kalıpları nedeniyle, bir zamanlar mebzul olarak bilinen hava, su, artık kıt mallar kapsamına girmeye başladı. Hava kirliliğinin yoğun olarak yaşandığı yerlerde kim diyebilir ki, hava mebzuldür diye. Kış günü, kaloriferli bir evdesiniz. İçerisi sımsıcak fakat kuru bir hava. Boğazının kuruduğunu hissetseniz ve pencereye doğru koşsanız. Fakat, dışarıda kipkirli, genizleri yakan bir hava nedeniyle, pencereyi açamazsınız. İşte bu noktada, hava en değerli ve kıt bir mal olmaz mı? Tabi ki olur. Demek ki, hava dahi öyle bol ve israf edilerek kullanılacak bir meta değil. Tasarruf gerekli. Bu yazıyı bundan 20 sene önce yazsaydım. Havayı bile mi tasarruflu kullanmalıyız diye soranlar çoğunlukta olacaktı. Bugün bile, tek tük de olsa, hâlâ gerçekleri görememiş bazı vatandaşlarımız, “havayı da mı tasarrufla kullanacağız” diye, bu sözlerime dudak bükebilirler.

Gerçekleri göremeyenler, geleceği öremezler. Bırakalım onlar yine bildiklerini yapsınlar. Ama biz, mutlaka tasarrufa özen göstermeliyiz. Deniz kenarında, nehir kenarında da olsak, suyu tasarrufla kullanmalıyız. Dağın yamacında, yaylanın başında da olsak havayı tutumlu kullanmalıyız. Çölde de olsak, güneş enerjisini ölçülü kullanmalıyız.

Tasarruf anlayışı ruhumuza işlemeli ve hayat görüşümüz olmalıdır. Bu hayat görüşü doğrultusunda ve inancımızın ışığında, en iyi çevre temizliğinin kirletmemekten, çevreyi korumanın en ucuz ve en iyi yolunun tüketimi kısmaktan geçtiğini tüm Dünyaya göstermeliyiz.

 

Ahmet Sandal

 

2-TOPLUMDA VE FERTLERDE ÇEVRE ŞUURUNU OLUŞTURMANIN YOLLARI

Giriş:

Çevre, hem de bir vakıa, hem bir mefhumdur. Bir vakıa olarak çevreyi bilmeyenimiz yoktur. Çünkü, her an onla iç içeyiz. Bu nedenle içinde bulunduğumuz çevreyi tanımlamaya lüzum yok. Çevre’yi, bir mefhum olarak tanımladığımızda, “insan veya başka bir canlının hayatı boyunca irtibat içinde olup münasebetlerini sürdürdüğü dış muhit”dir. Hava, su ve toprak bu muhitin fiziksel unsurlarını, insan, hayvan, bitki ve diğer mikroorganizmalar ise biyolojik unsurlarını teşkil etmektedir. Görüldüğü üzere, çevre hayatımızın tamamını ihtiva eden bir vakıa ve çok geniş bir mefhumdur. Bu mefhumun, idari, eğitim ve bilim eksenleri vardır. İdari eksenine, başta Çevre ve Orman Bakanlığı olmak üzere, ilgili diğer merkezi ve mahalli idare kuruluşları girer. Eğitim ekseninde, yediden yetmişe herkes vardır. Bilim ekseni ise ekoloji ya da çevrebilim olarak adlandırılmaktadır. Biz bu yazımızda daha çok eğitim eksenini ön planda tutacağız.

1- Çevre Meseleleri:

Yukarıda bir vakıa olarak çevreden bahsettik. Günümüzde çevrenin bir vakıa olmaktan çok daha çok mefhum cihetinin ön planda tutulduğunu görmekteyiz. Bunun ana sebebi, hayatımızı derinden etkileyen ve yoğun olarak yaşanan çevre meseleleridir. Çevre meseleleri denilince ilk planda kırsal ve kentsel, daha sonra küresel ve yerel şeklinde ayrımlar yapabiliriz. Kırsal çevre meseleleri nelerdir? Erozyon, ormanların tahribi, tarım topraklarının sanayi ve konut sektörü gibi faaliyetler nedeniyle amaç dışı kullanılması, anız yangınları ve benzeri meseleler kırsal çevre meselelerinin başında gelir. Kentsel çevre meseleleri kapsamında, su, hava, gürültü, görüntü kirliliği, katı atıklar, yeşil alanların azlığı gibi meseleleri sayabiliriz. Küresel çevre meseleri tüm dünyanın karşılaştığı meselelerdir. Bunlar, sera tesiri ve küresel ısınma, iklim değişikliği, asit yağmurları, ozon tabakasının incelmesi, bazı bitki ve hayvan türlerinin yok olması, biyoçeşitliliğin tehdit altında olması, tropikal ormanların tahrip edilmesi, kuraklık-çölleşme, radyoaktif-nükleer tehlike ve benzeri meselelerdir. Yerel meseleler ise belli bir yöreye ya da ülkeye ait olan meselelerdir. Bu meselelerin bir çoğuyla Dünyamız genelinde ve Ülkemiz özelinde karşı karşıya bulunmaktayız.

18. yüzyılın ikinci yarısıyla 19. yüzyılın ilk yılları arasında meydana getirilen birçok seri buluşun, enerji, tekstil, demir, çelik ve ulaştırma alanında hizmete sokulmasıyla, insanlık için hayatın kolaylaşması mümkün olmuştur. Bunun yan tesiri çevre meseleleri şeklinde belirmiştir. Bundan dolayı çevre meselelerinin ilk olarak ne zaman ortaya çıktığı şeklindeki soruya genelde, sanayileşmenin ve kentleşmenin hızlandığı 19. yüzyıl şeklinde cevap verilmektedir. Meseleler 20. yüzyılda artarak devam etmiştir. Ancak, tabiattaki çevre tahribatının en çok yaşandığı zaman dilimi olarak son elli-altmış yıl gösterilmektedir. Başka bir anlatımla, dünya kurulduğundan itibaren 1940’lı yıllara kadar olan dönemde (20. yüzyılın ikinci yarısına kadar olan dönemde) meydana gelen çevre meselelerinin, son elli-altmış yıl içinde beri meydana gelen çevre meseleleri karşısında hiçbir ağırlığı yoktur. Burada anlatmak istediğim, çevre tahribatının son elli-altmış yıl içinde hem keyfiyet hem de kemiyet olarak büyük artış gösterdiğidir.

İşte keyfiyet ve kemiyet olarak derinden baş gösteren çevre meseleleri çevreyi hayati bir konu, çok önemli bir mefhum olarak devamlı gündemde tutmaktadır. Çevrenin bir mefhum olarak devamlı gündemde kalması çevre alanında şuurlanma meydana getirmektedir. Çevre meseleleri üzüntü vericidir, ama bu meseleler karşısında gelişen bu şuurlanma umut verici ve sevindiricidir.

2- Çevre Şuuru:

Yazımızın başlığımızda yer alan çevre şuurunu nasıl tarif edebiliriz? Hemen belirtmek gerek ki, çevre şuuru da, çevre mefhumu gibi çok kapsamlıdır. Kısaca açıklayacak olursak, çevre şuuru, çevre korumaya yönelik bilgi ve bu bilginin yararlı davranışlar olarak hayata geçirilmesidir.

Çevre şuuru denilince, başta “çevre meselelerinin ve çevre değerlerinin farkında olmak” anlaşılır. Bunun yanında, “çevre meselelerinin temel sebeblerini araştırmak, meselenin özüne inmek” anlaşılır. Çevre şuurunun göstergeleri bunlarla bitmiyor. Bunlardan daha mühimi “çevre korumaya, çevre kirliliğini önlemeye ve çevre planlamaya dair yararlı olan tutum ve davranışlarda bulunmak” gerekir. .

3 – Çevre şuurunun göstergeleri:

a) Çevre meselelerinin ve çevre değerlerinin farkında olmak.

Yukarıda belirttik hem Dünyanın genelinde hem de Ülkemizin özelinde yoğun çevre meseleleri yaşanmaktadır. Ancak, bu durum bizi umutsuzluğa sevk etmemeli. Sahip olduğumuz çevre değerlerini koruma yolunda azim ve kararlılık vermelidir. Ülkemizde zengin çevre değerleri bulunmaktadır. Bunların kıymeti bilinmelidir. 8272 km uzunluğundaki kıyı şeridimiz, 21 milyon hektar orman varlığımız, aynı anda adeta dört mevsimin yaşandığı farklı iklim yapımız, Karadeniz’den Akdeniz’e, Güneydoğu’dan Marmara’ya uzanan coğrafyadaki bir kısmı endemik özellikte (belli bir yöreye özgü) olan çeşitli bitki ve hayvan (flora ve fauna) varlığımız, Kızılırmak’tan Fırat’a, Sakarya’dan Dicle’ye onlarca akarsuyumuz, Van Gölümüz, Tuz Gölümüz, ismini sayamadığımız nice nice çevre değerlerimiz bulunmaktadır.

Çevre değerlerinin temizliği ve kirlenmemişliği bakımından, bazı Sanayileşmiş Ülkelere göre daha iyi durumdayız. Birleşmiş Milletler Dünya Sağlık Teşkilatı verilerine göre, Frankfurt nitrojen oksit açısından dünyanın en kirli kentidir. Ren, Elbe ve Tuna Nehri de en kirli nehirlerdendir. Burada, önemli bir husus gündeme geliyor. Çevre kirliliği pasaport taşımaz, pasaporta ihtiyacı yoktur. Tuna Nehri kirliliği bir çok Avrupa Ülkesini, bu arada Ülkemizi de etkilemektedir.

b) Çevre meselelerini ve temel sebeblerini bilmek.

Çevre meselelerinin temellerine inildiğinde, 1- Yanlış sanayileşme anlayışı, 2- Çarpık-düzensiz kentleşme, 3- Nüfus baskısı, 4- Kapitalizmden kaynaklanan kâr güdüsü, 5- İnsanın yaratılışında olan bencillik duygusunu görürüz.


c) Çevre değerlerinin korunması, çevre kirliliğinin önlenmesi ve çevre planlaması için çalışmak.

Fertlerin bu hususta iki tür çalışma içine girmesi mümkündür. 1- Kendi üzerine düşen vazifeleri yapmak. (Örneğin, evdeki atıkları kaynağında ayrıştırıp ilgili çöp kutuların atmak, sokağa çöp atmamak, yeşili korumak vb gibi) 2- İdarecileri çevre koruma konusunda teşvik etmek, zorlamak. (Örneğin, beldesinde gördüğü bir çevre meselesini Belediye Başkanına hemen bildirmek ve meselenin çözülüp çözülmediğinin takibini yapmak vb gibi)

Evet, çevrenin korunması ve çevre adına yararlı işler yapmak için çevre şuuru gereklidir. Peki, bu şuur nasıl oluşturulabilir? Bu şuuru oluşturmak için ne gibi eğitim ve yayın vasıtalarından yararlanabiliriz?

 

4- Çevre Şuurunun Oluşturulması: Fertlerde çevre şuurunun oluşturulması için çeşitli vasıtalardan yararlanılabilir.
A – Çevre şuurunun oluşturulmasında başta ailelere büyük görev düşmektedir. a) Ailede anne baba çocuklarına örnek olup “hak kavramı”nın gelişmesi ve komşuluk hukukuna uygun tutum ve davranışlar sergilerlerse bu durum çocuğun zihninde doğrudan yer eder. b) Ailede anne baba çevre şuuru ve mesuliyetine sahip tüketiciler haline geldiklerinde çocuklar buna da dikkat eder.
Bu konuda ailelerin alabilecekleri tedbirler şu şekilde sıralanabilir:
*Alışverişte ambalajı en az olan ya da dönüştürülen ürünlerin satın alınması, *Tabiatta yok olması ok uzun zaman isteyen pet şişe, metal kutu, plastik kaplar ve poşetler yerine daha kısa sürede yok olabilen kağıt, cam vb. maddeler ile geri kazanılmış ürünlerin satın alınması, *Kullan at anlayışıyla üretilen plastik veya kağıt mutfak eşyaları (Tabak, bardak, çatal, kaşık vb.) yerine cam veya porselen olanların tercih edilmesi, *Kullan at piller yerine doldurulabilir pillerin tercih edilmesi, *Ozon tabakasına zarar veren spreyler, aerosol boyaların satın alınmaması, *Çevre dostu olarak bilinen deterjanların kullanılması, *Evlerde cam kağıt, plastiklerin ayrı ayrı toplanması ve geri dönüşümü için gerekli önlemlerin alınması, *Plastik torbaların, biriktirilip tekrar kullanılması, *Boşalan şişelerin, kutuların, kapların, ambalaj malzemelerinin başka işlerde kullanılması, *Not almak ve karalamak için daha önce kullanmış olan kağıtların kullanılması, *Aşırı tüketimden kaçınmak için ihtiyaç olmadığı halde kıyafet alımından kaçınılması, *Kırılan, bozulan, kullanılmış eşyaları atmaktansa bunların tamir edilmesi, *Yürüme mesafesindeki yerlere otomobille değil yürüyerek ya da bisikletle gidilmesi, bu alanda alınabilecek önlemler arasında sayılabilir.

B- Bu hususta örgün ve yaygın eğitim kurumlarından yararlanılabilir.

a) Okullarda okutulan ders kitapları ve çeşitli eğitim materyallerinden yararlanılabilir. (Mesela, özellikle ana okullarından başlamak üzere ilköğretimden yükseköğretime kadar okul müfredatlarına çevre dersi konulması vb gibi) b) Okullarda düzenlenen çeşitli faaliyetler üzerinden şuurlandırma sağlanabilir. (Mesela, ağaç dikme kampanyası, duvar boyama faaliyeti, okul avlusunu temizleme faaliyeti vb gibi)

C – Basın-yayın ve kitle iletişim vasıtalarından yararlanılabilir.

a) Basın yayın yoluyla halkın çevre üzerinde düşünmesi sağlanabilir.(Mesela, başta televizyon ve radyodan yararlanarak halkın çevre meseleleri üzerinde düşünmesi sağlanabilir. Bununla birlikte doğrudan çevre amaçlı yayın yapan radyo, televizyon kurulabilir, dergi, gazete çıkartılabilir.) b) Basın yayın yoluyla çevre üzerine kamuoyu oluşturulabilir. (Mesela, bir mıntıkada yaşanan çevre meseleleri üzerinde yoğun olarak haber yapılabilir. Böylece kamuoyunda meselenin halline yönelik bir görüş oluşturulabilir.

D – Gönüllü çevre kuruluşları yoluyla çevre üzerine yardımlaşma ve şuurlandırma sağlanabilir.

a) Bu kuruluşlar çevre yönetime bizzat katılarak (Mesela, Çevre ve Orman Bakanlığı Mahalli Çevre Kurullarına dışarıdan katılarak) çevre amaçlı faaliyetlerde bulunup buradan aldıkları sonuçları halka doğrudan aktarabilirler. b) Gönüllü çevre kuruluşları da kamuoyu oluşturarak çevre meselesinin çözümüne katkıda bulunabilir. (Burada TEMA Vakfı, ÇEKÜL Vakfı gibi gönüllü çevre kuruluşlarının katkılarını hatırlatmak gerekir.)

E - Çevre meseleleri konusunda seminer, panel, sempozyum türü toplantılar yaparak çevre şuurlandırması sağlanabilir. (Ülkemizde özellikle kış günlerinde seminer, panel ve sempozyum türü toplantılara ilgi artmaktadır. Bu vasıtalardan çevre maksatlı olarak yararlanmak gerekir.

F - Parola ve slogana dayalı şuurlandırma yapılabilir. (Mesela, “Çevreyi hor gören, geleceği zor görür”, “Tasarruf etmek aynı zamanda çevreyi korumaktır da.” “Çevreyi korumanın en iyi yolu onu sevmekten geçer. Çevreyi bekçi değil sevgi korur.” “Çevre Yönetimine katıl, yönetenleri uyar. Yetkililer sesini elbet duyar.” “Çevre bir emanettir”, vb gibi)

G – Çevre üzerine düşünmeyi ve duyarlılığı sağlamak üzere yılın belirli gün ve haftalarını çevre haftası, çevre günü vb adlarla ilan etmek. Bu yolla halkın şuurlandırılması mümkündür. (Mesela, Avrupa Yeşil Hareket Haftası, Otomobilsiz Kent Günü, 5 Haziran Dünya Çevre Günü vb gibi.)

H – ÇED sistemi içinde halkın kendi çevresine sahip çıkmasının yol ve yöntemi vardır. ÇED, bir faaliyetin çevreye muhtemel etkilerini araştırmak için geliştirilmiş bir sistemdir. Bu sistemin işleyişinde halkın ya doğrudan ya da kurdukları dernek ve vakıflar aracılığıyla yapılacak yatırıma karşı olan görüş ve önerilerini iletmek önemli yer tutmaktadır. Halk, böylece çevreye etki edebilecek faaliyetten doğrudan haberdar olmakta, gerekli önlemlerin baştan alınmasını ilgilerden isteyebilmektedir.

I- Tarihten misâller verip çevre hassasiyetine sahip ecdadı ön plana alarak çevre şuuru oluşturmak mümkündür. Bilindiği üzere, tarihimizde (hem Selçuklu, hem de Osmanlı devrinde ve Cumhuriyet dönemi itibariyle) çevre hassasiyetine (Mesela, ağaçların korunması, hayvanların korunması, akarsu ve göllerin korunmasına) dair örnek uygulamalar mevcuttur. Bu uygulamalar yeni nesle hatırlatılmalıdır. Fatih Sultan Mehmet’in Çevre üzerine bir Vakfiyesi bulunmaktadır. Bu Vakfiye’de İstanbul’un sokaklarının temizliğinden tutun da, insan ve çevre sağlığına ilişkin birçok hüküm yeni nesle ışık tutacak niteliktedir.

İ- İnanca dayalı değerler de çevre şuurlandırılmasında çok önemli bir amildir. İslam Dini’nin iki önemli kaynağında (Kur’an-ı Kerim ve Hadislerde) çevreye ve ekolojik değerlerin korunmasına ve insan sağlığının muhafazasına dair binlerce hüküm ve uygulama mevcuttur. Bunun yanı sıra diğer dinlerde de çevre ve insan sağlığının korunmasına dair hüküm ve ilkeler bulunmaktadır. Bu ilke ve uygulamalar o dinin mensupları için büyük önem taşıdığından, çevre koruma amaçlı eğitim ve yayın faaliyetlerinde bu ilke ve değerler ön planda tutulursa, çevre şuurlanması açısından büyük fayda sağlar.

Çevre şuurlanmasını sağlamak üzere kullandığımız bu vasıtaları sistemli bir eğitim modeli içinde sunmalıyız. Bunun için bir çevre eğitim modeli oluşturulmalıdır.

5 – Çevre Eğitim Modeli: Yukarıda maddeler halinde belirttiğimiz hususlar esas itibariyle birer çevre eğitim usulleridir. Bu usullerin belli bir tertip içinde bir araya getirilmesiyle bir ya da birden fazla çevre eğitim model oluşturulabilir. Bu modelin belli ilke ve özellikler etrafında toplanması gerekir. Buna ilişkin olarak şu ilke ve özellikler sıralanabilir. a) Toplumun tüm kesimlerini yönelik tek bir eğitim modeli yerine her kesime ayrı ayrı hitap eden bir eğitim modeli kurulmalıdır. (Mesela, öğrenciler-yetişkinler, gençler-yaşlılar, kamu sektörü-özel sektör, kırsal-kentsel kesim, sanayici-esnaf-işçi-memur vb gibi ayrımlar içinde eğitim modeli uygulanmalı) Neticede, bu çevre eğitim modelinde hedef kitle tüm insanlardır. Ancak, her toplum kesimine ayrı bir tarzda hitap edilmeli. Şöyle ki, sanayicilere, sağlıklı ve dengeli bir çevre olmadan kalkınmanın olmayacağı hususu vurgulanmalı. Kırsal kesimdekilere daha çok orman ve toprak varlığının önemi vurgulanırken kentsel kesimde önem ve öncelik gürültü kirliliği ve benzeri hususlarda olmalıdır. b) Çevre eğitim modeli çevreye olumsuz etkisi olan üretim ve tüketim kalıplarını değiştirmeye yönelik olmalı. Bu kapsamda, tasarrufun önemi vurgulanmalıdır. c) Bu eğitim modelinin maksadı çevreye hassas, çevre koruma konusunda şuurlu ve olumlu tavır ve davranışları olan fertler yetiştirmek olmalıdır. Bu hususta en büyük görev okullara düşmektedir. Ülkemizde okullarda ders programlarına çevre konusunun konulması çok olumlu bir gelişmedir. Çocukların çevre eğitimini en verimli olarak alacakları yaş aralığının ilköğretimden itibaren başlaması gerektiğini düşünüyorum. Hatta daha da erken, ana okulunda da çevre eğitimi sistemli ve planlı bir şekilde verilmelidir. Bu durumda çevre eğitimine erken yaşlarda başlanması bir ilke olarak düşünülmelidir. Genel Değerlendirme ve Netice: Küresel bazda, iklim değişikliği ve sera etkisi, biyoçeşitliliğin yok olma tehdidi altında olması, ozon tabakasının incelmesi, erozyon, çölleşme ve kuraklık meselesi ve radyoaktif-nükleer tehlike, mahalli bazda su, hava, gürültü, görüntü, katı atıklar, yeşil alanların azlığı, tarım topraklarının betonlaşması ve benzeri meseleler hem Dünyamızı hem de Ülkemizi olumsuz olarak etkilemektedir. Bu meselelerin hepsi de aynı oran ve ağırlıkta önemlidir ve kimse sorumluluktan kaçamaz ve topyekun insanlığı ilgilendiren tehlikeyi görmezlikten gelemez. Bu nokta dikkate alınarak, küresel ve mahalli çevre meseleleri konusunda herkes hassas olmalı ve üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmelidir. Bu hususta en büyük vazife bizlere yani vatandaşlara düşmektedir. Bu görevi yerine getirmek için hassasiyet yetmiyor. Konu hakkında bilgilenmek ve şuurlanmak da gereklidir. Vatandaşların çevre konusundaki tepki ve ikazları yetkilileri harekete geçirmeye yetecektir.



Ahmet SANDAL
Araştırmacı Yazar

 

3- ÇEVRE KORUMACILIKTA ÖNEMLİ HAKİKATLER

Dünya’da yaklaşık 20-25 yıldır 5 Haziran günleri Dünya Çevre Günü olarak kutlanır. Bu günde, çevre şuurunun geliştirilmesi bakımından çeşitli faaliyetler icra edilir. Resmi kuruluşlarca ya gönüllü teşekküllerce törenler yapılır. Çevre korumaya, çevre kirliliğini önlemeye ilişkin şiirler okunur, tiyatrolar tertip edilir. Bilhassa öğrencilere ve bilcümle tüm vatandaşlara yönelik mesajlar verilir. Bu sene de Çevre Haftası içinde bulunmaktayız. Yine benzer faaliyetlerin gerçekleştirileceği bir hakikattir. Çevre Haftası münasebetiyle çevre üzerine bazı önemli hakikatleri dikkatlerinize sunmak istedim. Esasında çevre korumacılık bu hakikatler üzerine bina edilmelidir.

Birinci hakikat, “çevre zorla korunmaz, çevre sevgiyle korunur.” Birçok parkta ya da ormanlık alan kenarlarında, uyarı levhaları üzerinde yazan o meşhur ibareyi siz de görmüşsünüzdür. “Ağacı, yeşili bekçi değil sevgi korur.” Bu ibare basitmiş gibi görünse de içerisinde büyük bir hakikati saklar. Evet, gerçek şu ki, çevre zorla korunmaz, çevre sevgiyle korunur. Çevre korumacılıkta birinci hakikat budur.

Bunu böylece belirledikten sonra, ikinci hakikate geçebiliriz. “Çevre bir emanettir”. Kimin emanetidir? Kime emanettir? Çevre yani, yani toprak, hava, su, ağaç, orman, nehirler, dağlar ve diğer varlıklar hepsi de Allah’ın insanlara bir emanetidir. Bu husus, Kuran-ı Kerim’de, “O sizi yeryüzünün halifeleri kıldı ve size verdikleriyle sizi denemek için kiminizi kiminize göre derecelerle yükseltti” şeklinde beyan edilmektedir. (Enam Suresi, 165. ayet) Halife kelimesinin lügat mânâsına baktığımızda, “öncekinin yerine geçen”, “şer'î hükümlerin tatbik ve icrası için Peygamber'e (A.S.M.) vekil olan zât”, “imam” şeklindeki açıklamalarla karşılaşırız. Bu açıklamalardan çok açık bir şekilde anlaşılacağı üzere, “halife”, bir konuyu, bir görevi ya da bir idareyi yüklenen mânâsındadır. Geniş ve farklı mânâları bulunan bu kelimeye konumuz açısından baktığımızda, “yeryüzünün insanlara emanet olarak bırakıldığı hakikatiyle” karşılaşıyoruz. Çünkü, yeryüzünün halifesi kılındığımıza göre, bir bütün olarak çevre emanetini yüklenmiş bulunuyoruz ve emaneti gereği şekilde muhafaza etmekle mükellefiz. Bu emaneti, gelecek kuşaklara, bizden sonraki nesillere en güzel ve en uygun bir şekilde devretmek zorundayız. Esasında, bu hakikat içinde bir başka hakikat daha vardır. O hakikat de şudur: “Mülk Allah’ındır”. Bu husus, Kur’an-ı Kerim’de şöyle açıklanmaktadır: “Göklerin ve yerin mülkü Allah’a aittir.” (Furkan, 2) Öyleyse, hiçbir kimse, tabiattaki nimetlere, yani toprağa, havaya, suya, ağaca ve diğer varlıklara kendi malı, mülkü gözüyle bakamaz.

Üçüncü hakikat, çevre meselelerinin kaynağında, “insanın açgözlülüğü, nimetlere karşı nankörlüğü, yalnızca bugünün düşünüp istikbalini göz ardı etmesi, çevresine karşı kayıtsız kalması” yatmaktadır. Esasında, insanın açgözlülüğü, nimetlere karşı nankörlüğü, geleceğini ciddi mânâda düşünmemesi çevre açısından yanlış olduğu gibi, her açıdan yanlış ve hatalıdır. Bu durumda, çok açık ve altını çizecek şekilde, “nankörlük, açgözlük, düşüncesizlik çevre konusunda yanlış ve hatalı olduğu gibi, her zaman kötüdür” diyerek, bu hata ve yanlıştan uzak durmalıyız.

Dördüncü hakikat, “çok tasarruf ederek, az tüketerek hem cebimizi ve hem de çevremizi koruruz”. Bu hakikati, kapitalizmin alışveriş çılgınlığına kapılanlar, “nereden bulursan bul, harca, nerede olursan ol, tüket” mantığına sahip olanlar pek anlayamazlarsa da, çevre korumacılıkta geçerli en temel hususlardan birisi “tasarruftur”. Tasarrufun bu cephesi bilhassa gençlerimize anlatılmalıdır. Bu noktada, Kuran-ı Kerim’de belirtilen “israfın haram olduğu” gerçeği tüm zihinlere nakşedilmelidir. Kuran-ı Kerim’de belirtilen bu hususu çevre korumacılıkta ehemmiyetine binaen burada hatırlatıyorum: “Ey Âdemoğulları! Her mescitte ziynetinizi takının (güzel ve temiz giyinin). Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez”. (Araf, 31)

Çevre korumacılıkta beşinci hakikat şudur: “Her canlının korunması gereken bir hakkı vardır”. İster nebat, ister hayvanat olsun herkesin korunması gereken bir hakkı mevcuttur. Bu hakkı tanımak ve ona saygı göstermek gerekmektedir.

Çevre meselelerinin yoğun olarak yaşandığı günümüzde, “çevre korumacılık” lük değil, bilakis hayati bir konudur. Kimse çevre konusuna bigane kalamaz. Bizler de kalmamalıyız. Bu konuyu mutlak surette devamlı ön planda tutmalı ve yaşadığımız dünyada çevre korumacılık alanındaki mesuliyetlerimizin farkında olmalıyız. Çevre korumacılık dediğimizde, sanki çok karmaşık ve içinden çıkılmaz bir konu anlaşılmasın, esasında çevre korumacılık hakikatlere dayandırıldığında muvaffakiyet mutlaktır. Bu hakikatleri yukarıda beş madde hâlinde sıraladık. Bu hakikatleri gönüllere ve zihinlere yerleştirmesini dilerim. Vesselam.

Ahmet SANDAL

 

4-              İŞTE PAZARCIK İLÇESİNİN SORUNLARI VE ÇÖZÜM YOLLARI

Aksu TV’mizde dün (20.06.2009 günü) bir program vardı. B Planı adlı programda Turgay TERZİBAŞ Pazarcık’tan canlı yayın yaparak İlçemizin sorunlarını enine boyuna tartışmaya ve katılımcıların görüşlerine açtı. Ben öncelikle, sözkonusu programa emeği geçen başta Turgay Bey olmak üzere herkesi kutlarım. Ayrıca, o programda Pazarcığın sorunlarını dile getiren ve bu sorunlar için çözüm önerisi belirten Kıymetli Hemşehrilerimi de kutlarım. Aşağıda sunduğum Pazarcık İlçesinin Sorunları ve Çözüm Yolları başlıklı aşağıdaki yazımı, B Planı Programı yayınlanmadan bir gün önce Pazarcık’ta Gazetecilik yapan Resul TOKLUCA vasıtasıyla, programda dile getirilmek üzere gönderdim. Pazarcık Çevre Kültür ve Yardımlaşma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi olarak Resul Bey’e gönderdiğim yazıdaki o hususlar B Planı adlı programda dile getirildi. Bu sorunları ve çözüm önerilerini ayrıca kentmaras.com vasıtasıyla da dile getirmek istedim.

PAZARCIK İLÇESİNİN SORUNLARI VE ÇÖZÜM YOLLARI
1- EĞİTİM
Pazarcık Merkezde 4 Lise 9 İlköğretim 1 Anaokulu bulunmakta olup bu liselerin 2’sinde müdürler asildir. Anadolu Lisesi ile Pazarcık Lisesini yaklaşık 3 yıldır müdür yardımcıları yönetiyor. Bu eğitim kalitesini düşürüyor. Bir kısım Okul Yöneticileri de vekâlet olduğu için Kahramanmaraş’ta oturuyor ve bu durum uzun vadeli eğitim planlaması açısından sakınca oluşturuyor.
Pazarcık Meslek Yüksek Okulu’nun 7 yıldır adı var kendisi yok. Bu okul öğrencileri Pazarcığı görmeden mezun oluyorlar. Pazarcık MYO biran önce Pazarcık’taki hizmet binasında eğitime başlamalıdır.
2- SAĞLIK
Sağlık hizmetlerinde ise hastane yeterli olup bir kaç branş dışında doktor açığı yoktur. Ancak su tesisatının yapılmasına rağmen düzenli akmaması bazı aksaklıklara meydan veriyor.

3- SANAYİ
İşadamlarının sanayi maksatlı yatırımlarda bulunmasını teminen yeni teşvikten yararlandırılması için Kaymakamlık ve Belediyenin gerekli hassasiyeti göstererek etkin girişim ve çabalarda bulunması icap eder.

4- TARIM - ORMANCILIK
Çiftçilerimizin eğitimine büyük önem verilmesi gerekir. Çiftçilerimiz hem ürünlerin artırılması hem de anız yangınlarına yol açmamaları yönünde eğitilmelidir. Orman Köylülerinin Orman Bakanlığı kaynaklarından daha fazla yararlandırılarak güneş enerjisi, süt sığırcılığı gibi imkânları kullanması sağlanmalıdır. Pazarcık İlçe sınırları içerinde bir ormanlık alanın mesire yeri olarak tahsis edilmesi faydalı olacaktır. Ağaçlandırma sahaları artırılmalıdır.


5- İŞSİZLİK
İşsizlik Pazarcık İlçesi halkı için ciddi bir sorundur. Bunu önlemek üzere, öncelikle sanayi tesislerinin sayısı artırılmalıdır. İşsizliği azaltmak üzere ikinci olarak, mevsimlik projeler geliştirilmelidir. Örnek vermek gerekirse, Kaymakamlık ve Belediye işbirliği ile ağaç dikimi, yolların çevre düzeni, temizliği ve bakımı, cadde duvarlarının boya ve badanalanması gibi işsizliği azaltıcı mevsimlik yatırımlar planlanmalıdır.
6 – SU VE KANALİZASYON
İlçeye gelen su ana hattın ve şehir İçi su şebekesinin tamamen yenilenmesi lazım. Pazarcık merkez ilçenin bazı mahallelerine Aksu Çayı’nın kumluk kısmından çıkarılan su, bazı mahallelerine ise kaynak suyu veriliyor. Pazarcık’ta halk, çoğunlukla kalitesiz su içiyor. Bunun giderilmesi için (Pazarcık İlçesi Kısık Köyü sınırları içerisinde bulunan su kaynağından ya da Malatya Doğanşehir sınırları içerisinde bulunan Erkenek Suyundan içme suyu temin edilebilir mi) civardaki su kaynaklarından su teminin yolları araştırılmalıdır.
Kanalizasyon şebekesi yenilenmeli ve kanalizasyona dahil olmayan ev ve işyerleri tespit edilmelidir.
7- ALTYAPI VE ULAŞIM
İmar planının bir daha gözden geçirilmesi lazım.
Sokakların birçoğu delik deşiktir. Bu sokaklar asfaltlanmalıdır.
İlçemiz doğu ile batı arasında bir köprü vazifesi görmektedir. Transit taşımacılık yapan ağır tonajlı araçlar Malatya Asfaltı dediğimiz yolun devamlı surette bozulmasına ve çökmesine yol açmaktadır. Bu yolun yalnızca belirli tonajlardaki araçlar için açık tutulması ve ağır tonajlı araçların yapılacak çevre yoluna kaydırılması gerekir.


8- KALDIRIM VE OTO PARK
İlçe merkezindeki dükkânların büyük kısmı kaldırım işgali yaparak dükkânlarındaki tezgâhlarını kaldırımlara yaymaktadır. Bu duruma son vermek üzere Belediye etkin denetimler yapmalıdır. İlçe merkezinde oto parkların yapılması ve 12 Eylül Caddesi, 1.Cadde ve Atatürk Caddesine araçlar için park yasağı konması, şehir içi trafiğin yeniden düzenlenmesi gerekir.
9- ÇEVRE
İlçenin sokakları genel olarak bakımsızdır. Yeşil alanlar azdır. Düzenli çöp depolama sahası bulunmamakta olup çöpler, Bağdınısağir Mahallesinin hemen yanı başındaki bahçeler ve bağlar içine dökülmektedir. Tek bir merkez için katı atık deponi tesisi kurmak maddi açıdan ve işletme bakımından uygun değildir. Bunun çözümü için Kahramanmaraş ve Türkoğlu vb Belediyeler içinde bulunduğu Katı Atık Yönetimi Birliğine Pazarcık Belediyesi de katılmalıdır. Bu Birlik Çevre ve Orman Bakanlığından maddi ve teknik destek alarak üç Belediyenin ortak kullanacağı bir çöp döküm merkezi inşa edilmelidir.
Kartalkaya Baraj havzanın hemen yanı başında yani çok yakınında sanayi tesisleri olması çok yanlış ve Su Kirliliği Kontrol Yönetmeliğine aykırıdır.
Halkın mesire yer olarak kullandığı parkın etrafı bakımsızdır. Bu alana, içki şişeleri, moloz ve hafriyat vb gibi atıklar atılmaktadır.
Pazarcık’taki bir önemli çevre sorunu da, özellikle yaz sezonunda mahalle ortalarında, sokak aralarında çevreyi rahatsız edecek şekilde yapılan düğün törenleridir. Bunun Belediye ve Kaymakamlık tarafından önlenmesi gerekir.
Pazarcık merkezindeki bu çevre sorunlarının yanında, Aksu Nehir yatağı da çevre kirliliği ile baş başa kalmış durumda. Pazarcık’a bağlı bazı köylerin lağım suları Aksu Nehrine akmaktadır. Bunun yanında, Aksu Nehrinin bazı bölgelerinden çalıştırılan kum ocakları da usulüne göre çalışmıyor. Örneğin, Aksu Nehrinin Narlı Köprüsü yanındaki kum ocakları her tarafı delik deşik etmişler. Çirkin bir görüntü, insana ve doğaya saygısızlık bu. Bu sorunların giderilmesi için ciddi ve sürekli denetim gereklidir.

Ahmet SANDAL
Pazarcık Çevre Kültür ve Yardımlaşma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi

 

5-              DEMİRYOLU VE ÇEVRE


Su, hava, toprak bozuldukça, gürültü insanı rahatsız ettikçe, ormanlar tahrip edildikçe, bitki ve hayvan türleri yok oldukça yavaş yavaş, ancak derinden anlamaya başladık ki, çevre konusu insan yaşamı ve kentlerin huzur ve sükunu için oldukça önemlidir. Halbuki, çevre bir olgu olarak, Dünya kurulalı beri mevcut. Ancak, önemi çarpık kentleşme ve plansız sanayileşme sonrası ortaya çıktı. Aynı bunun gibi, Demiryolları da, bu ülkede 148 yıldır mevcut, ancak önemi ve önceliği, karayollarındaki trafik kazalarının çığ gibi artması, otobüs yolculuğunun çileli ve meşakkatli olması ve benzeri olumsuzlukların çok bariz yaşanmasıyla, toplumca zaman içinde anlaşılmıştır. Öyleyse, Demiryolu ve Çevre arasında bir ilgi ve irtibat kurmak gerekirse, ilk tespitimiz şu olmalı: Her ikisinin da farkını daha belirgin ve net bir şekilde kavramak için, bazı olaylar yaşanması, bazı aşamalar geçirilmesi gerekiyor. Fakat esas ve önemli olan tespit bu değil. Önemli olan Demiryollarının Çevre bakımından üzerinde bulundurduğu avantajlardır.

Demiryollarının çevre bakımından üstünlükleri kapsamında, ilk olarak “daha az enerji kullanımıyla, daha fazla iş görülmesi” belirtilebilir. Bu noktada, çevre kirliliğini önlemede, çevre koruma ve geliştirmede en önemli unsurun “az tüketmek” olduğunu hatırlatalım. Gerçekten de, bir araç, bir işletme, bir birey ne kadar az tüketici ise, Çevre açısından o kadar iyi bir özelliğe sahiptir. Öyleyse, demiryolları da, kara yollarına nazaran, enerji sarfiyatında çok avantajlı bir konumdadır. Bir birim yük ya da yolcunun bir yerden bir yere taşınması için Demiryollarında daha az enerji kullanılmaktadır. Bu durum “marjinal maliyet” üstünlüğü olarak da açıklanabiliyor. İkinci çevre avantajı olarak, Demiryolları taşıtlarında, hem şehir içinde hem de şehirlerarası trafikte kullanılması daha mümkün ve pratik olan “elektrikli sistem”in çevre kirliliği riskinin bulunmaması belirtilebilir. Bilindiği üzere, özellikle şehir içi trafikte egzozundan siyah duman çıkararak çevre kirliliğine yol açan araçlar lastik tekerlekli araçlardır. Raylı sistemde böyle bir risk unsuru bulunmamaktadır. Demiryollarının bir başka Çevre avantajı olarak, demiryolu hattı boyunca uzanan “yeşil ve bakımlı ağaçlar” gösterilebilir. Demiryolları kuruluşundan itibaren ağaçlandırmaya ve yoğun yeşil alan oluşturmaya özen göstermiştir.

Yukarıdaki üstünlüklerden sonra, Demiryolunda yapılan bir seyahatin doğa sevgisini geliştirdiğini söyleyebilirim. Gerçekten de, trenle yapılan bir seyahatte, insan, doğanın farkına çok daha fazla varabiliyor. Otobüsle yapılan bir seyahatte bir yolcu, ister gündüz, isterse gece olsun, ilk ve tek olarak “ah bir uyuyabilsem” diye düşünür. Ancak, gündüz yapılan bir Demiryolu seyahatinde, insanın aklına “uyumak” gelmez. O anda insan güzelim tabiatı, dağları, kırları, ovaları doyum doyum seyre dalar. Tren koridorunda bir müddet seyahat eden yolcu, yakınından geçtiği daldaki kuşu tutmak bile ister.

Demiryolu ve Çevre bağlantısını yukarıda objektif ölçülerle kurduktan sonra, şimdi de, subjektif, belki de nostaljik olarak Demiryolu ve Çevre bağlantısı kurayım.

TCDD Genel Müdürlüğünde 1987-1992 yılları arasında görev yaptım. 1992’den sonra Çevre Bakanlığı’na naklen tayin oldum ve halen Çevre ve Orman Bakanlığı bünyesinde görev yapıyorum. Bu durum itibariyle, bu iki Kurum’da çalışmış olmamın ötesinde, kendimi hem Demiryolu ve hem de Çevre Gönüllüsü hissediyorum. Her iki kurumun, Çevre ve Orman Bakanlığı ile Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryollarının Ülkemizin geleceği için büyük önem taşıdığına inanıyorum. Bu iki kurumun hizmetlerinin toplumumuza en üst seviyede sunulmasını diliyorum. Şahsım olarak bu amaç doğrultusunda canla-başla çalışıyorum.

Ahmet SANDAL / Kahramanmaraş

 

6- AVRUPA’NIN ÇEVRE POLİTİKASINI NİYE ALMALIYIZ?

Geçen ay içinde, Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası ile AB Bilgi Merkezi’nin müştereken tertip ettiği AB Çevre Politikası ve GAP konulu konferansa sunum vermek üzere çağrıldım. 18 Ekim 2006 tarihli bu konferansta, AB Çevre Politikası ve Bu Politikalara Türkiye’nin Uyumunu anlattım. Tabi, uyum konusundaki somut gelişmeleri anlatmadan önce, işin teorik yanı üzerinde durmak gerekiyordu. Ben de önce teoriden bahsettim. Teori kısmını anlatırken, içimde hep bir fırtınalar koptuğunu hissettim. Biz ki, çevre temizliğini, çevre değerlerine saygıyı, yaratılmış tüm canlılarının hukukunu korumayı, Dinimizden, Ceddimizden öğrenmiş, görmüştük. Gel gör ki, gün geçmiş, devran değişmiş çevre politikalarını AB’den almaya başlamış, onların çevre mevzuatını neredeyse tıpa tıp kopya eder hâle gelmiştik. Keşke, biz onların değil, onlar bizim çevre politikamızı alsalardı. Keşke, onlar bize muhtaç olsaydı, diye iç geçirdim. Bu durum insanı cidden rahatsız ediyordu. Bu rahatsızlıktan olacak, girişte, Mevlana’dan, Yunus Emre’den, Aşık Veysel’den bahsetmek ihtiyacı hissettim.

Büyük Mütefekkir, “tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol” diyor. Toprak gibi olsak, çevre değerlerine zarar verir miyiz?” dedim. Yunus Emre’miz, “Elif okuduk ötürü, Pazar eyledik götürü, Yaratılanı hoş gör, Yaratandan ötürü” diyor. Yaradan’dan ötürü, Yaratılanı sevsek, bir çiçeğin dalını kırmaya, elimiz varır mıydı? diye sordum. Halk Ozanımız, “karnın yardım kazmayınan belinen, Yüzün yırttım tırnağınan elinen, Yine beni karşıladı gülünen” diyerek, toğrağın vefalı, sadık olduğunu dile getiriyor. Peki biz toprağa sadık mıyız? Nerede? Nerede?” deyip de hayıflandım.

Gerçekten de, işin iki yönü çok önemli. 1- Çevre konusunda Avrupalı insanı örnek almamıza hiçbir surette gerek ve ihtiyaç yoktur. Kendi değerlerimiz, kendi birikimlerimiz bize yeter. Kur’an-ı Kerim’de insanla birlikte, hayvanat ve nebatatın da birer hukukunun olduğu çeşitli ayetlerde belirtilmektedir. (Örneğin, En’am Suresi, 38. Ayet) Sevgili Peygamberimiz(sav)in, “temizlik imandandır, kıyamet kopmakta iken bile elinde bir fidan olan ve onu dikmeye zaman bulan, o fidanı diksin” şeklindeki Hadis-i Şerifleri temizliğe ve yeşile gösterilen değerin en yüksek ifadesidir. 2- Ancak, bütün bunlara rağmen “ilim Müslümanın yitik malıdır, nerede bulursa alır” Hadisi mucibince çevre konusunda, Avrupa’dan bazı mevzuatı, bazı teknolojileri almamız gerekiyor. İçimiz sızlasa da almalıyız. Keşke onlar bize muhtaç olsaydı. Ama olmadı.

Sonuçta, kendi değerlerimize döndüğümüzde, çevre politikasının en hasını, en mükemmelini görmekteyiz. Kendi değerlerimize döndüğümüzde AB Çevre Politikası’na ihtiyacımız olmaz. Ama, bu politikaları derli-toplu ve uygulamaya dönük olarak, bütüncül vaziyette (mevzuatı, mali, hukuki, teknik araçlarıyla birlikte) sunamadığımızdan ve bunları topluca Avrupa Birliği müktesabatı içinde bulduğumuzdan, anılan politika ve mevzuatı kendi mevzuatımıza hızlı bir biçimde aktarma ihtiyacı doğmuştur. Ha, işin şu boyutu da var. Avrupa Birliği Çevre Politikası da, netice itibariyle, insanlığın ortak değerlerinden oluşmuş bir politikadır. “Onlar da, zamanında bizden ilim-teknoloji alıp, kendi birikimlerini de katarak, bu hâle gelmişlerdir” diyerek, gönlümüzü daha rahat tutabiliriz.

 

Ahmet Sandal

 

7- KÜRESEL ISINMA MI YOKSA BİR AYETİN TECELLİSİ Mİ?

      İnsanlara “çağdaşlık adına yutturulan” bir akım var. Akımın adı, pozitivizm. Bu akım, kaç yüzyıldır dünyaya hakimse, Batı da o yıllar kadar Dünyaya hakimdir. Bu akım kaç yüzyıldır dünyaya egemense, mazlumlar o yıllar boyunca boyun eğmektedir Batılılara. Nedir bu pozitivizm? Özet olarak belirtelim yeter: Pozitivizm, insanın kısır aklını yüceleştiren, akıldan başka bir rehber tanımayan ve bu doğrultuda, bilim kılıfı içinde materyalizme ve Batılılara hizmet eden bir akımdır. Pozitivistler, “insan-doğa ilişkilerinde oldukça taraflı davranırlar, konunun ilahi boyutunu hep göz ardı ederler, insanları kavramlarla, kuramlarla kandırmayı amaçlarlar. Dünyadaki bilime, yönetime, kültür-sanata ve diğer alanlara halen de egemen olan bu akıma neden değindim? Son zamanlarda, pozitivistlerce ortaya atılan şu Küresel Isınma konusu nedeniyle değindim.

Evet ortada bir sorun var. Adına küresel ısınma denilen bir sorun. Nedir küresel ısınma? Küresel ısınma, Dünyadaki ortalama sıcaklıkların yıllar içinde düzenli olarak artış göstermesidir. Hangi yıllar içinde? Son yüzelli yıl içinde. Şimdi hoppala demek lazım. Dünya milyarlarca yıl önce yaratılmıştır. Milyarlarca yıldan beri var olan dünyada son yüzelli yılın sözü mü olur? Haydi oldu diyelim. Dünyamız ısındığı için, küresel boyutta kuraklık baş gösterecek, buzullar eriyecek, çölleşme her tarafı saracak, dünyayı sular basacak vb küresel felaketler ortaya çıkacak. Haydi bunları da kabul edelim ve tedbirler alınması gerektiğini düşünelim. Peki çözüm yolu nedir? Pozitivizmin temsilcileri tarafından çözüm yolu olarak sunulan tedbir, “sera gazı etkisi yapan yakıtların kullanımını yasaklamak” şeklinde kendini gösteriyor. Bu yakıtlar, kömür, petrol vb gibi yenilenmesi mümkün olmayan yakıtlardır. Gelelim işin en can alıcı noktasına. Bu yakıtları ölçüsüzce sanayi ve teknolojinin kullanıma açan ve gerekli tedbirleri düşünmeyen kim? Yine pozitivizm. Yine pozitivizmin ağababaları, yani kapitalistler ve materyalistler.

Ey pozitivizm, Ey materyalizm, Ey kapitalizm adınız batsın sizin. Sonunda onu da yaptınız ve dünyanın başına büyük bir felaketi diktiniz. Dünyayı büyük bir felaketin eşiğine siz getirdiniz. Nasıl mı?

İnsan, pozitivizmin vermiş olduğu sarhoşlukla, pozitivizmin vermiş olduğu sahte güvenle, dünyayı yalnızca kendisinin sandı. Dünyadaki çevre değerlerinin, toprağın, havanın, suyun yalnızca kendisine hizmet etmesi için yaratıldığını düşündü. Diğer canlıların haklarını hiç aklına getirmedi. Halbuki, hayvanlar da, kuşlar da, bitkiler de, ağaçlar da aynı insanlar gibi birer ümmettir (birer topluluktur) ve onların da hakları vardır. Diğer canlılar ekosistem içinde güzel bir uyum sergilerken bu uyumu insan bozdu. Bilinmektedir ki, bitkiler ve hayvanlar ekosistem bütünlüğü içinde görev yaparlar. Örneğin, toprağa düşen bir hayvan leşini diğer hayvanlar sanki bir temizlik görevlisi gibi yerler, tüketirler. Ama insanoğlu öyle değil. İnsanoğlu devamlı kirletir. İnsanoğlu, kendi çıkarları için ormanı keser, nehirleri kirletir. Bu fiilleri o kadar ölçüsüzce işler ki, kendi sonunu hazırladığını, kendi kıyametini çağırdığını bile düşünemez. Bunun adı aymazlıktır, bunun adı ahmaklıktır.

İnsanoğlu, yaratılmışların en şereflisidir ama, aynı zamanda da nankör, düşüncesiz ve bencildir de. İnsanın bencilliğinin, düşüncesizliğinin, nankörlüğünün bir tezahürünü, çok açık ve net bir şekilde, çevreyi, doğayı tahrip etmesinde görmekteyiz. Pozitivizmin, bu bencilliğe, bu nankörlüğe bir tedbiri, bir çözümü var mı? Yok. İnsanoğlunun doğayı tahrip etmesinin en büyük nedeni “doğayı bir emanet olarak görmemesi” değil mi? Pozitivistler, “emanet kavramı”nı hiç dikkate aldı mı, hiç aklına getirdi mi? Hayır. İnsan, bu Dünyayı ve içindeki nimetleri Kur’an-ı Kerim’de emredilen tarzda değerlendirseydi, böyle bir sorun meydana gelir miydi? Kesinlikle gelmezdi.

İşte, küresel ısınma, küresel ısınma diye feryat eden pozitivistlerin bu hususlara da eğilmesi ve bunu da araştırması, bunu da dillendirmesi gerekir. Maalesef, bu yapılmadığı gibi, küresel ısınma kavramı bir şal gibi bütün soruların üzerini örtmektedir. Evet, pozitivistler sorumluluktan kaçmıştır. Küresel ısınma diye bir kavram ortaya atmış, dikkatlere başka yöne çekmiş, kendi sorumluluklarından kaçmıştır. Pozitivistlerin, “küresel ısınmadan biz sorumluyuz” demeleri gerekirken, “küresel ısınmaya bizim yanlış eğitim ve tek taraflı bilim metodumuz neden oldu” demeleri gerekirken, “küresel ısınma” diye bir kavram icat ederek, dikkatleri başka tarafa çekmişlerdir.

Kısacası, pozitivizm sorunun asıl nedenini ve çarelerini tam olarak, tüm boyutlarıyla açıklamıyor. Diğer sorunlarda yaptığının aynısını yapıyor. Küresel ısınma konusunda da ilahi metinlere hiç eğilmiyor. Halbuki eğilseydi, Kur’an’da Rum Suresinin 41. ayetini görecekti. Allah (cc), bu ayette “İnsanların kendi işledikleri sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Dönmeleri için Allah, yaptıklarının bazı sonuçlarını dünyada onlara tattıracaktır” şeklinde buyurmaktadır. Başta pozitivistler olmak üzere herkes bu ayeti derin derin tefekkür etsin bakalım. Hangi sonuca vardınız? İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden, karada ve denizde bozulma çıktı. Çevre kirliliği ne demektir? Toprakta, suda meydana gelen bozulmalardır. Bu bozulmaların sebebi nedir? İnsanın kendi eliyle işlediği yanlışlıklardır. Yani, bu ayet çok açık bir biçimde çevre kirliliğine işaret ediyor. İşaret etmekle kalmıyor. Yanlıştan dönmeleri için, Allah (cc) insana, çevre kirliliğinin bazı sonuçlarını tattıracaktır. Yani, bu bozulmalardan dolayı zarar görecektir insanoğlu. Zarar görmesini siz küresel ısınma diye de özetleyebilirsiniz. Bu zararı siz, kuraklık, çölleşme şeklinde de özetleyebilirsiniz. Kısacası, genel mânâda çevre kirlilikleri özel mânâda ise küresel ısınma dedikleri Kur’an’daki bu ayetin açık bir tezahürü değil mi?

Evet, insanoğlu kendi eliyle kendi felaketini hazırlamıştır. Bunu “küresel ısınma” kavramıyla açıklamaya çalışsalar da, konunun asıl boyutunu dikkatlerden uzak tutsalar da, sorunun temelinde Rum Suresi 41. ayette tanımı çizilen “insanlar” vardır. Bu gözden uzak tutulamaz.

Sözün özü, küresel ısınma dedikleri, bir ayetin açık bir tecellisidir.

 

Ahmet SANDAL

 

7-ÇEVRE GÖNÜLLÜSÜ VE ARAŞTIRMACI YAZAR AHMET SANDAL 31.05.2008 GÜNÜ KAHRAMANMARAŞ'TA ÇEVRE ŞUURU ÜZERİNE KONFERANS VERMİŞTİR. KONFERANSIN TAM METNİ AŞAĞIDADIR.

1)

Değerli Kahramanmaraşlılar,

Kıymetli Misafirler,

Davetime icabet ederek Pazarcık’tan gelen çok değerli arkadaşlarım,

Sevgili Gençler,

Basınımızın Değerli Temsilcileri,

Hoş geldiniz.

Bugün burada çevre şuuru üzerine konuşacağız. Çevre ve çevre sorunları üzerinde duracağız. Böylesine güncel ve önemli bir konuda duyarlılık gösterip de bu konferansımıza teşrif ettiğinizden dolayı sizlere ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Burada bulunmanız başlı başına bir çevre bilinci göstergesidir.

İkinci teşekkürümü, bu konferansı düzenleyen Tebessüm Eğitim Kültür Çevre ve Dayanışma Derneği’nin her kademedeki görevlilerine sunuyorum. Bu teşekkür kapsamında Başkan Cevdet Alperen Bey ile Tebessüm Dergisi Genel Koordinatörü Mahmut Çokparlamış Bey’i ayrıca anmak isterim. Allah güç ve dermanlarını artırsın, İnşallah.

Konferansımda sunacağım konulara başlamadan önce bir hususun altını çizmek istiyorum. Çevre ve Orman Bakanlığında çalışan bir kardeşinizim. Bu konferansa kendim adıma bir çevre gönüllüsü olarak katılıyorum. Çevre konusundaki çalışmalarda gönüllülüğe ayrı bir önemi var. Hemen belirteyim ki, çevre konusunda katılımcı yönetim şart. Her şeyi Devletten beklememek gerek.

Çevre gönüllüsüyüm dedim. Çevre gönüllüsüyüm ama katı çevreci değilim. Ülkemizde katı çevrecilik sanayiye, yatırımlara karşı olmakla eş anlamlıdır. Biz sanayileşmeye değil yanlış sanayileşmeye karşıyız. Biz kentleşmeye değil çarpık kentleşmeye karşıyız. Biz nüfusa değil nüfusun başıboş bırakılmasına karşıyız. Biz tüketime değil israfa karşıyız.

Bu hususları belirttikten sonra konferansımızdaki konuları ele alabiliriz. Konferansım iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde çevre, çevre sorunları, çevre şuuru üzerine genel bilgiler verdikten sonra, tarihimizdeki ecdadın çevre duyarlılığı ile Kur’an-ı Kerim’de çevre gerçeği ile Hadis-i Şeriflerde çevre koruma gibi hususlar üzerinde durulacaktır. İkinci bölümde Kahramanmaraş ili çevre durumuna ilişkin değerlendirmelerimiz olacaktır.

2)

Çevre’yi hepimiz tanıyoruz, biliyoruz, tanımlamaya bile ihtiyaç yok. Hepimiz onun içindeyiz. Fiziki, biyolojik, sosyal, kültürel ve ekonomik varlıklar şeklinde beş ayrı unsuru içine alır. Görüldüğü üzere her şeyi kapsıyor. Çevre eşittir dünya diyebiliriz.

3)

Ama en doğrusu dünyamız bir çevre demektir. Çünkü başka çevreler de var. Atomlardan başlayıp kâinata kadar uzanan sonsuz çevre var.

4)

Sonsuz çevre üzerinde fazla durmuyorum. Bu konuyu Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in bir şiiri ile zihin ve idraklerinize sunuyorum.

“Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;

Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.

İçiçe mimari, içiçe benlik;

Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur!”

5)

Sonsuz çevreyi zihin ve idraklerinize havale ettikten sonra, dünyadaki çevremize dönelim. Dünyaya döndüğümüzde çevre sorunlarıyla karşılaşıyoruz.

Çevre sorunları dediğimizde, üç ayrı aşamada ortaya çıkan ve hayatımızı derinden etkileyen sorunlar akla gelir.

Su, hava, katı atıklar, gürültü, görüntü kirliliği, yeşil alanların azlığı kentsel çevre sorunlarıdır. Erozyon, ormanların tahribi, tarım topraklarının maksat dışı kullanılması kırsal çevre sorunlarıdır.

Bunlar çok çok önemlidir. Bunlardan daha da önemlisi ise küresel çevre sorunlarıdır.

6)

Küresel ısınma, iklimlerin değişmesi, kuraklık, çölleşme, su kaynaklarının tükenmesi gibi sorunlar Dünyada yaşayan tüm insanların korkusudur.

Burada da en çok merak edilen, küresel ısınmadır diye düşünüyorum. Çünkü, son günlerde basında, medyada çok sık tartışılmaktadır. Küresel ısınma nedir? Öncelikle şunu belirteyim, bunu bir hastalığa benzetirsek, hastalık bellidir, yani teşhis yapılmıştır. Teşhis şu: Dünyanın ısısı 1 santigrat derece civarında fazlalaşmıştır. Bunu şurdan anlıyoruz. 1860’lı yıllardan itibaren düzenli olarak ölçülen hava sıcaklıkları ortalamasına bakarak bu gözlemleniyor. Ancak bu ısınma tam olarak nereden kaynaklanıyor. Bu tartışılıyor. Bilim adamları şimdilik fosil yakıtlardan kaynaklanan karbondioksit emisyonlarının bu boyutta olmasını sorumlu tutuyorlar. Kısacası şu an gözler kömür, petrol gibi yakıtların üzerinde bunların kullanımı azaltılmalıdır deniyor.

Ancak burada bir tartışmaya değinmek istiyorum. Gelişmekte olan Ülkelerde bazı aydınların bu konuda şüpheci yaklaşımı var. Batılılar sanayileşmesini tamamladı, geri kalan Ülkeleri bu tür sözlerle kandırmaya çalışıyorlar diye düşünen bilim adamları var.

7)

Tartışma olsa da bir gerçektir ki, dünyamız ısınıyor.

8)

Küresel ısınma neden tehlikeli diye soracak olursanız, bu da, buzulların erimesi ve dünyanın yarısının sular altında kalmasıyla açıklanıyor. Bir kısım buzullar erimeye başlamış bile.

9)

Buraya kadar ki anlatılanların özeti, çevre sorunlarının kaynağı insandır. İnsanoğlu, yanlış sanayileşme, çarpık kentleşme, fazla nüfus ve bilinçsiz tüketim, israf gibi nedenlerle başına bela aldı. İnsanoğlu, kendi eliyle kendi sonunu hazırladı.

10)

Öyleyse konu ciddi ve tedbir gereklidir.

Ne gibi tedbirler gerekli?

Çevre sorunlarının çözümü için öncelikle çevre şuuru gereklidir. Çevre şuuru nedir? Tanım yapacak olursak, çevre korumaya yönelik bilgi ve bunun yararlı davranışlar olarak hayata geçirilmesidir.

11)

Çevre şuurunda en önemli husus çevre değerlerinin farkında olmaktır. Bu değerleri sevmektir. Sevmediğiniz bir şeyi korumaya çalışmazsınız.

Ülkemizde zengin çevre değerleri bulunmaktadır. Bunların kıymetini biliyor muyuz? 8272 km uzunluğundaki kıyı şeridimiz, 21 milyon hektar orman varlığımız, aynı anda adeta dört mevsimin yaşandığı farklı iklim yapımız, Karadeniz’den Akdeniz’e, Güneydoğu’dan Marmara’ya uzanan coğrafyadaki bir kısmı endemik özellikte (belli bir yöreye özgü) olan çeşitli bitki ve hayvan (flora ve fauna) varlığımız, Kızılırmak’tan Fırat’a, Sakarya’dan Dicle’ye onlarca akarsuyumuz, Van Gölümüz, Tuz Gölümüz, ismini sayamadığımız nice nice çevre değerlerimiz bulunmaktadır.

12)

Çevreyi koruma konusunda ilk görev bize düşmektedir. Herkes şuurlu bir şekilde ferden üzerine düşen görevleri yapmalıdır.

Mesela, evdeki atıkları kaynağında ayrıştırıp ayrı ayrı şekilde poşetlere yerleştiriyor muyuz? Yeşili gereği gibi koruyor muyuz? Evde bilinçli tüketiciler olarak hareket ediyor muyuz?

Kendi üzerimize düşen vazifeleri yaptıktan sonra, idarecileri çevre koruma konusunda teşvik ediyor muyuz? Mesela, beldemizde gördüğümüz bir çevre sorununu Belediye Başkanına hemen iletiyor muyuz?

Yoksa kendi kendimize söyleniyor muyuz? Çevre sorununu söylemek bildirmek bile yeterli değil, takip etmek gerekir.

Bu görevleri yapabilmek için şuurlu olmak gerekir. Çevre şuurunun oluşturulmasında, aileler, okula ve topluma ayrı ayrı görevler düşmektedir.

13)

Ailede anne babalar çocuklarına örnek olup “hak kavramı”nın gelişmesi ve komşuluk hukukuna uygun tutum ve davranışlar sergiliyorlar mı? Biz hak deyince nedense hep maddi şeyleri anlarız. Birisinin evinden izinsiz bir şeyi almayı haksızlık olarak görürüz. Tamam bu doğru.

Ancak, gürültü yaparak komşuyu rahatsız etmek de bir hak gaspıdır. Komşunun bahçesine çöp atmak da bir hak gaspıdır.

14)

Ailede başka ne gibi hususlara dikkat edilmelidir. Anne babalar çevre şuuru ve mesuliyetine sahip tüketiciler haline gelmelidir.

Anne baba olarak, *Alışverişte ambalajı en az olan ya da dönüştürülen ürünleri mi satın alıyoruz yoksa çevreyi kirleten ürünlere mi para veriyoruz? *Tabiatta yok olması çok uzun zaman isteyen pet şişe, metal kutu, plastik kaplar ve poşetleri almamak için çaba sarfediyor muyuz? *Lüks harcamalardan, gösterişli kıyafetlerden kaçınıyor muyuz?

*Kırılan, bozulan, kullanılmış eşyaları atmaktansa bunların tamir edilmesini sağlıyor muyuz? *Yürüme mesafesindeki yerlere otomobille değil yürüyerek ya da bisikletle gidilmesi konusunda örnek oluyor muyuz?

15)

Çevre şuuru konusunda, ikinci büyük sorumluluk örgün ve yaygın eğitim kurumlarımıza ve buralarda görev yapan öğretmenlerimize düşüyor.

Çevre şuuru oluşturmak üzere, okullarda okutulan ders kitapları ve çeşitli eğitim materyallerinden yararlanılabilir. Okullarda düzenlenecek çeşitli faaliyetler üzerinden bilinçlenme sağlanabilir. (Mesela, ağaç dikme kampanyası, duvar boyama faaliyeti, okul avlusunu temizleme faaliyeti, çevre koruma komiteleri oluşturulması vb gibi)

16, 17, 18, 19, 20)

Çevre şuurlanması konusunda topluma düşen görevler kapsamında, basın yayın araçlarından yararlanmak, gönüllü çevre kuruluşlarına üye olarak buralarda çalışmak, çevre meseleleri konusunda seminer, panel, sempozyum türü toplantılar yapmak vb gibi faaliyetler sayılabilir.

Çevre konusunda bütün bu araçlardan yararlanmak büyük fayda sağlayacaktır.

Bu araçlar yanında çevre şuurlanması için, kendi özümüze, kendi tarihimize ve inanç değerlerimize dönüp bakmamız gerektiğine inanıyorum.

21, 22)

Özümüzde, yaratılanı sev, Yaradan’dan ötürü diyen bir Yunus Emre bulunmaktadır. Tarihimizde, ormanlarımdan bir dal kesenin başını keserim diyen bir Fatih Sultan Mehmed’imiz bulunmaktadır. O öyle bir çevre duyarlılığına sahiptir ki, bu hususta vakıf kurmuştur. Burada size Fatih’in Çevre Vakfı’ndan bazı bölümler okumak istiyorum:


23)

"Ben ki İstanbul Fatihi abd-i aciz (aciz kul) Fatih Sultan Mehmed, bizatihi alın terimle kazanmış olduğum akçelerimle satın aldığım, İstanbul'un Taşlık mevkiinde kain (bulunan) ve malumu'l-hudut (sınırları belli) olan 136 bab dükkanımı aşağıdaki şartlar muvacehesinde vakfı sahih eylerim. Şöyle ki: Bahis edilen bu gayrı menkulatımdan elde olunacak nemalarla İstanbul'un her sokağına, ikişer kişi tayin eyledim. Bunlar ki, bu sokakların temizliğinden mesul olalar.

Ayrıca, 10 cerrah, 10 tabip ve üç de yara sarıcı tayin eyledim. Bunlar ki, İstanbul'a çıkalar, bilaistisna her kapuyu vuralar ve o evde hasta olup olmadığını soralar. Var ise şifası ya da mümkün ise şifâyâb olalar."


Ecdadımızın çevre duyarlılığı bununla bitmiyor. Ecdad, kuşlar için şehrin belirli bölgelerine tahtadan özel kuş yuvası yaptırmıştır. Ecdad, hayvanların bakım ve beslenmesi için vakıflar kurmuştur.


Bu hususa ilişkin örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ecdadın çevre duyarlılığı birkaç cilt kitap olacak ağırlıktadır.


Ecdadın çevre koruma konusundaki hassasiyeti nerden geliyor? Elbet İslam’dan geliyor.

24)

Bilindiği üzere, İslam Dini’nin iki önemli kaynağında (Kur’an-ı Kerim ve Hadislerde) çevreye ve ekolojik değerlerin korunmasına ve insan sağlığının muhafazasına dair binlerce hüküm ve uygulama mevcuttur.

Bu hususu açıklamadan önce, İslam ve Çevre bağlamında şu hususların altını çizmek gerekir.


1- Allah dünyayı, çevreyi insanın kullanımı için muazzam ve mükemmel bir şekilde yaratmıştır.

2- Tabiat insanın değil, Allah’ın mülküdür.

3- Tabiat insana emanet edilmiştir.

4- Tabiattaki nimetler tasarruf içinde kullanılmalıdır.

5- İslam’a göre, her canlının korunması gereken hakkı vardır.

26)

Bu dünya, bu çevre insanın kullanımı için uygun surette yaratılmıştır. İnsanoğlu tarafından dışarıdan müdahale edilmediği müddetçe dünyada kendisini devamlı olarak temizleyen bir yapı, bir ekolojik denge vardır. Bu durum Allah’ın Kuddüs sıfatının yeryüzündeki bir tecellisidir.

Kur’an’da “Yeryüzünü bir yatak (gibi) yapmadık mı? Dağları da kazıklar (gibi) yapmadık mı?”(Nebe’ 6-7), başka bir ayette: “Dağları da (Allah) sapasağlam çaktı.”(Naziat 32), bir başka ayette ise “(...)Sizi sarsmasın diye yeryüzüne de sabit dağlar attı.”(Lokman 10) buyrulmaktadır. Bu ve benzeri ayetler yeryüzünün insan için, elverişli bir şekilde yaratıldığını göstermektedir.

Tabiat Allah’ın mülküdür dedik. İslam’ın çevre’ye bakışında insanın tabiatın (çevre’nin) bir efendisi değil, emanetçisi olduğu fikri vardır. "Göklerin ve yerin mülkü Allah’a aittir.” (Furkan, 2) “Doğu da Allah’ındır, Batı da; nereye dönerseniz Allah'ın vechi oradadır; şüphe yok ki Allah herşeyi kuşatan (vâsi‘), her şeyi bilen (alîm)dir. (Bakara, 115)

Ey Âdemoğulları! Her mescitte ziynetinizi takının (güzel ve temiz giyinin). Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.
(Araf, 31)

İsraf haramdır. Yeryüzünde israf kalksa dünyadaki tüm açlar doyurulur. Türkiye’deki israf kalksa Ülkemizde bir tane aç ve açıkta insan kalmaz.


27)

Kur’an’da hayvanların hakları olduğunda dair ayet vardır.

“Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki,onlar da sizin gibi birer ümmet olmasınlar.” (Enam, 38) Ümmet ne demek? Hakları ve hukuku olan bir topluluk demektir. Buradan hareketle, bu ayete göre, hayvanların hakları olduğu hemen anlaşılmaktadır. Kuran insanlara haklarını verdiği gibi hayvanlara da haklarını vermiştir.


İslam’da avcılık yalnızca meşru gıda ihtiyacı içindir. Yani aç kalmamak için avlanmaya ruhsat vardır.

28)

Kuran’da çevre korumaya ilişkin hususlar olduğu gibi, hadis-i şeriflerde de bu konuda örnekler vardır.

Sevgili Peygamberimiz Hz.Muhammed (sav), kendi hayatında çevre korumayı esas alan davranışlarda bulunmuş ve Ümmetine tavsiye etmiştir. Bu tavsiyeler, bize, günümüz insanının ancak XX. yüzyılda farkına varabildiği çevre gerçeğinin ondört asır önce ve üstelik net olarak ele alındığını göstermektedir.

Peygamberimiz Hz.Muhammed (sav) Medine'nin kent sınırından

itibaren 12 mil mesafeyi koruluk alan ilan ederek, kurduna, kuşuna,

ağacına ve çiçeğine dokunulmasını yasaklamıştır.

Peygamberimizin çevre konusunda, ağaca verilen önem konusundaki

çok bilinen Hadis-i Şerifi’ni burada belirtelim.

“Kıyamet kopmakta iken bile, elinde bir ağaç fidanı olan,

eğer zaman buluyorsa onu diksin”.

Evet, yeşile, ağaca, çevreye verilen en büyük değer ve önem bu olsa gerek.


Bir gün Peygamberimiz, sahabîlerden birinin abdest alırken suyu israf ettiğini görür. “Bu israf nedir?” diye sorar. Bunun üzerine sahabî, “Abdestte israf olur mu” diye karşılık verir. Peygamberimiz: “Evet, akan bir nehrin kenarında bile olsan, normal bir miktarın üzerinde su kullanman israf olur.” buyurur.


29)

Sevgili Peygamberimiz (sav) çok sade bir hayat sürdürmüştür.

Peygamberimize göre, hangi konu olursa olsun, sınırı aşmak,

ölçüsüz hareket etmek israftır. O gençliğinde ve Hz. Hatice ile evlendikten sonra, ticaret yapmış ve varlıklı bir aile hâline gelmiştir.

Buna rağmen o hiçbir zaman sade yaşantısını terk etmemiştir.

Onun kıyafetleri, sade ve gösterişten uzaktı.

Ev eşyaları konusunda da israftan sakınırdı.

O’nun evine, ihtiyaç olmayacak eşyalar satın alınmaz,

ihtiyaç olan eşyalar kullanılırdı.

Yiyecekler konusunda da israftan sakınılırdı.

Evdeki ekmek artıkları atılmaz, mutlaka değerlendirilirdi.

Yemekler israf edilmez, sofrada fazla çeşit bulundurulmazdı.

Peygamberimizin Kızı Hz. Fatma'nın düğünü çok sade olmuş, lüks ve israftan kaçınılmıştır.


30)

Peygamberimizin (sav) Hayvanlara oldukça merhametli davranmıştır.


Peygamberimiz (sav), bu hususta başta cahiliye adetlerini değiştirmiş ve hayvanlara eziyeti, canlı bir hayvanın herhangi bir uzvunu kesmeyi yasaklamıştır. Devesine kötü davranan bir Sahabi’yi Paygamberimiz uyararak, bu tür davranıştan men etmiştir.

Hayvanlara iyi davranmanın, cennete girmeye sebep olacağını bildiren Peygamberimiz sahabîlere şu olayı nakleder: “Yolda gitmekte olan birisinin susuzluğu artar. Hemen bir kuyuya inip suyundan içer. Kuyudan çıkınca susuzluktan dilini çıkarıp soluyan ve rutubetli toprak yalayan bir köpekle karşılaşır. Adam kendi kendine: “bu hayvan da benim gibi susamış” deyip kuyuya tekrar iner. Ayakkabısına su doldurur ve ağzıyla tutarak yukarıya çıkar, köpeği sular. İşte Allah bu kulunu övmüş ve günahlarını bağışlamıştır”. Bunun üzerine sahabîler: “Hayvanları sulamakla bize de sevap var mıdır?” diye sordular. Resulullah (SAV): “Yaşamakta olan her canlıyı sulamakta sevap vardır” buyurmuştur.


Bu konudaki örnek ve uygulamaları çoğaltmak mümkün, bu husus ayrı bir konferans hacminde açıklanacak kadar geniştir. Şimdilik bununla iktifa edelim.


31)

Ancak, bir önemli hususu İslam ve Çevre bağlamında dikkatlerinize ayrıca sunmak istiyorum.


Kur’an-ı Kerim’de çevre bozulmalarına bir işaret vardır. Rum Suresi 41. ayette mealen; “Allah’ın buyruklarını umursamayan şu insanların kendi tercihleri ile yaptıkları işler yüzünden karada ve denizde (bütün dünyada)bozukluk (fesat) ortaya çıktı, nizam bozuldu. Doğru yola ve isabetli tutuma dönme fırsatı vermek için, Allah, yaptıklarının bazı kötü neticelerini onlara tattırır” denilmektedir.


Çevre sorunlarının işaret edildiği bu surenin isminin Rum olması ve bu sorunlarında Batı’da başlamış olması oldukça mânidardır.


32)

Şimdi Kahramanmaraş İlinin çevre durumunun değerlendirilmesine gelelim.


İlimiz çevre değerleri açısından oldukça zengindir. İlimizin topraklarının büyük kısmı Akdeniz bölgesinde yer almasına rağmen, kuzey kesiminde Doğu Anadolu Bölgesi, güneyinde ise Güneydoğu Anadolu Bölgesi iklim ve coğrafya şartları geçerlidir. Tabi zenginliklerimiz kapsamında, ormancılık, akarsular, yeraltı suları, tarım potansiyelini sayabiliriz. İlimizde orman varlığı ortalaması Türkiye ortalamasının üzerindedir. Ülkemizdeki orman varlığı ortalaması %23 iken bu oran İlimizde %35’tir. Ayrıca, İlimiz dahilinde 6 adet baraj gölü bulunmaktadır. Kahramanmaraş’ta sulu tarı yapılabilen verimli ovalar mevcuttur. Bu potansiyeli heba etmeden yararlı ekonomik faaliyetlere çevirmek, sanayileşmek, ancak, tüm bunların yanında çevreyi geliştirmek, korumak ve çevre kirliliğini önlemek gerekir.


İlimizin belli başlı çevre sorunları olarak, su, hava, katı atıklar, gürültü kirliliği, tarım topraklarının azalması, il ve ilçe merkezlerinde yeşil alanların az olması, anız yangınları sayılabilir.

33, 34, 35, 36)

Kahramanmaraş’ta Hava Kirliliği:

İlimiz birinci derece ve ikinci grup hava kirliliği yaşanan iller arasında yer almaktadır. Kahramanmaraş kent merkezinde yaklaşık olarak 80.000 konut bulunmaktadır. Hava kirliliğinin ana nedeni konutlarda kullanılan kalitesiz kömürler ile taşıtlardan kaynaklanan egzoz ve sanayi baca gazından kaynaklanan emisyonlar oluşturmaktadır. Doğalgaz yaygınlaştıkça, İlimiz hava kirliliği açısından daha güzel, daha yaşanılır bir kent görünümüne kavuşacaktır.

37, 38, 39, 40, 41, 42, 43)

Kahramanmaraş’ta Su Kirliliği:

Su kirliliği bakımından da, sanayi atıklarına muhatap olan Erkenez Çayı, Ceyhan, Karaçay, Aksu Irmağı hergeçen gün kirlenmektedir. Öte yandan yüzeysel su kaynakları (Sır, Menzelet, Kartalkaya, Ayvalı, Barajları gibi) bakımından oldukça zengin olan, hatta bu kaynakların bazılarının (Kartalkaya Barajı gibi) şehir içme suyu olarak da kullanıldığı dikkate alınarak, bu değerlerin şehir kanalizasyon atıklarına, sanayi atıklarına maruz bırakılmaması gerekir.

İlimizde atıksu arıtma tesisi bulunan hiçbir belediye bulunmamaktadır.

44, 45, 46)

Kahramanmaraş’ta Katı Atık Sorunu:

İl genelinde katı atıkların depolanması ve düzenli çöp alanlarının oluşturulması noktasında büyük sorunlar yaşanmaktadır. Bu kapsamda, Kahramanmaraş Şehir Merkezi’nin çöplerinin Erkenez Çayı civarına düzensiz olarak döküldüğü, Pazarcık İlçe Merkezi’nin çöplerinin ise vatandaşların bağlarının arasına ağaçlık alana döküldüğü belirtilebilir.

Bu tür depolama şekli vahşi depolama olarak adlandırılmakta olup bu soruna acil çözüm bulunması gerekir.



İlimizde katı atık düzenli depolama tesisi bulunan hiçbir belediye bulunmamaktadır.

Kahramanmaraş merkezi ile Türkoğlu ve Pazarcık ilçelerinin yararlanacağı katı atık düzenli depolama tesisi yapımı devam etmektedir. (Bu hususta civardaki köylülerden gelen yoğun tepki nedeniyle tesisinin inşaatına başlanamadığı bilinmektedir.)

47)

Kahramanmaraş’ta Gürültü Kirliliği:

Gürültü kirliliği kapsamında, sanayi tesislerinden ve inşaatlardan kaynaklanan gürültü kirliliği, trafikte seyreden motorlu araçların gürültüsü, egzozundan oldukça fazla ses çıkararak trafikte seyreden sepetli motosikletleri ve denetimsiz olarak sokak ortalarında yapılan düğün, nişan töreni gibi eğlenceleri, sokak aralarında satış yapan seyyar satıcıları sayabiliriz. Gürültü kirliliğini azaltmak üzere, şehrin ana arterlerinin ağaçlandırılması, sanayiden ve düğünlerden kaynaklanan gürültü içinde denetimlerin artırılması gerekir. Ayrıca, sürücülerin yersiz ve zamansız klakson çalmalarını önlemek üzere eğitim çalışmaları gerekmektedir.


48)

Kahramanmaraş’ta Diğer Çevre Sorunları:


* Şehir merkezinde önemli bir kirlilik türü de, sınıf tarım topraklarının sanayiye açılmasıdır. Bu konuda ciddi tedbir alınarak şehir sanayisinin çorak araziye kaydırılması icap eder.

* Yeşil alanların azlığı ciddi bir sorundur. Temiz havanın en önemli kaynağı yeşil alanlardır. İlimiz göç almaktadır. Her geçen gün kişi başına düşen yeşil alan miktarı azalmaktadır.

* Anız yangınları, hem toprağa, hem de topraktaki bir çok canlıya zarar vermektedir.

*Görüntü kirliliği kapsamında, şehir merkezindeki gelişigüzel asılan dükkan tabelaları, elektrik ve telefon kabloları ve benzeri huzursuz edici görüntüler sayılabilir.


49)

Kahramanmaraş İlindeki Çevre Sorunları İçin Çözüm Önerileri:


1 – Kararlı ve gecikmeksizin yapılan denetimler: Hem Valilik ve hem de Belediye Yönetimleri çevre konusuna özel önem vererek denetim yapmalıdır.

2 – Şehir merkezinin atıksu arıtma tesisine kavuşturulması

3- Katı atık düzenli depolama tesisinin faaliyete geçirilmesi

4 – Ağaçlandırma çalışmaları

5– Halkın bilinçlendirilmesi için eğitim ve yayın faaliyetleri: Çevre konusunda halkın bilinçlendirilmesinin önemi büyüktür. Bu nedenle eğitim ve yayın faaliyetlerine ağırlık verilmelidir.

Bu hususta halkla birebir diyalogları olan belediye yönetimlerine büyük görevler düşmektedir.

50)

Genel olarak Ülkemizin ve özel olarak Kahramanmaraşımız’ın çevre değerlerinin bozulmaması, zengin çevre varlıklarının gelecek nesillere daha temiz ve daha güzel bir şekilde bırakılmasını dilerim.

Bunun için herkese görev düşmektedir. Zira, çevre konusu herkesi ve her vatandaşı ilgilendirmektedir. Hayatımızı derinden etkilemektedir. Bunun için hem Kamu Yöneticilerinin, hem özel sektörün ve hem de vatandaşlarımızın duyarlı olup, konuya bilinçli yaklaşması gerekir.

Vatandaşlar olarak bizlere düşen en büyük görev, çevre yönetimine gönüllü olarak katılmak ve yetkilileri çevre konusunda daha fazla çalışmaya zorlamaktır.

Son söz: Kendi kendimize söylenmeyelim, sorunu yetkililere anında söyleyelim.



Ahmet SANDAL

Çevre Gönüllüsü

sandalahmet@hotmail.com

 

8- BELEDİYELER İÇİN ÇEVRE KONUSUNDA TAVSİYELER – 1

Çevre konusunda ilk tavsiyem, “çevre kirliliğini daha oluşmadan kaynağında önleyici politikalar geliştirin”.

Çevre kirliliği meydana geldikten sonra, bunu gidermek üzere, oldukça masraflı yatırımlar, oldukça büyük harcamalar gerekmektedir. Misal vermek gerekirse, bir akarsuyun civardaki fabrikalardan kaynaklanan su kirliliğine maruz kaldıktan sonra, bu akarsuyun eski hâline getirmek için milyarlarca tutan miktarlarda para harcamak gerekecektir. Hatta bazen, para harcansa da, o akarsuyu eski hâline getirmek mümkün olamayabilecektir. Ancak, bu akarsuyun etrafındaki fabrikalara baştan planlama ile atıksu arıtma tesisi kurulma zorunluluğu getirilirse, ciddi bir denetim ve planlama ile fabrikalar zamanında takip edilirse, daha az masraflarla kirlilik daha oluşmadan kaynağında önlenebilecektir.

İkinci tavsiyem, “denetimlerin otomatik bir sisteme bağlanarak, gerekirse fabrikaya dahi gitmeden belirli planlama ve sistem içinde gerçekleştirilmesidir.”

Yukarıdaki ilk öneri doğrultusunda, fabrikaların zamanında, planlama aşamasında gerekli tesisleri kurdurmak ve kurduktan sonra da, o tesislerin (arıtma tesisi ya da filtrasyon ünitesinin) gerçekten çalıştırılıp çalıştırılmadığını izlemek ve denetlemek için etkin planlama ve sistem kurulmalıdır.

Üzülerek belirtmek gerekir ki, bazı fabrikalar, bazı sanayi tesisleri, sanki ilgili arıtma tesisini göstermelik kurmuş gibi, elektrik masraflarından kaçınarak zaman zaman çalıştırmıyorlar. İşte bunu önlemek üzere, yoğun denetim ve izleme şart.

İşte bu izleme ve denetimin nasıl yapılacağına dair, bazı önerilerim olacak. Bir fabrikanın proses sistemini, denetim görevlileri çok çok iyi bilmelidir. Proseste hangi girdilerin kullanıldığını ve bu girdilerin neden olacağı kirlilik türü öncelikle teorik olarak bilinmelidir. Ardından bu teorik bilginin uygulamadaki gerçek durumla karşılaştırılması yapılarak sağlıklı bir denetim planı ve denetim sistemi kurulmalıdır.

Bunun yanında, başka önemli bir hususta, fabrikaların su kirliliği arıtma tesisi ve hava kirliliği filtrasyon ünitesinin elektrik sayacının diğer sayaçtan ayrılmasını sağlamaktır. Böylece, üretim rakamları karşılaştırılarak, arıtma tesisi ve filtrasyon ünitesindeki elektrik tüketimin kıyaslaması yapılarak, belli bir oranlara ulaşılabilir. Mesela, bir ayda 130 birimlik üretim yapan firma, arıtma tesisinde 20 birimlik bir elektrik gideri yapmışsa, bir sonraki ayda, 160 birim üretim yaptığında, arıtma tesisindeki elektrik giderinin de 20 birimin altına düşmemesi gerekir. İşte bunu sağlamak üzere, gerekli hesaplama yapılarak belli bir sistem kurulduğunda, belki de fabrikaya gitmeden bile, üretim rakamları ve elektrik giderleri üzerinden otomatik denetim yapılabilir.

Bu yazımızda çevre konusunda iki tavsiyemi Belediye Yöneticilerine sundum. Umarım uygulamada dikkate alınır. Tertemiz ve dört dörtlük bir çevrede yaşamak hepimizin hakkıdır. Bu hakkı göz ardı edenlere, yani arıtma tesisini kurmayan fabrikalara ya da kurduğu hâlde çalıştırmayan sanayi tesislerine, başta Belediyeler olmak üzere, tüm ilgili kamu kurum ve kuruluşlarının yöneticileri etkin ve zamanında takip ve denetimlerle göz açtırmamalıdır.

Ahmet SANDAL
Çevre Gönüllüsü

 

9- BELEDİYELER İÇİN ÇEVRE KONUSUNDA TAVSİYELER – 2

Geçen günkü yazımda, gelecek dönem görev yapacak Belediye Yöneticilerine, Uzmanlığım olan Çevre konularına dair tavsiyelerimin ilkini iki başlık altında sıralamış ve “1-Çevre kirliliğini daha oluşmadan kaynağında önleyici politikalar geliştirin, 2- Denetimleri otomatik bir sisteme bağlayıp, gerekirse fabrikaya dahi gitmeden belirli planlama ve sistem içinde gerçekleştirin” diye seslenmiştim.

Bu yazımda ise yine iki tavsiyede bulunacağım. İşte bu tavsiyeler: “1- Çevre konusunda halkı devamlı surette bilgilendirin ve başta gönüllü çevre kuruluşları olmak üzere sivil toplum kuruluşlarıyla koordinasyon ve işbirliği içinde çalışın. 2- Çevre ve Orman Bakanlığı başta olmak üzere çevre konusuyla ilgili ve yetkili olan tüm kamu kurum ve kuruluşların tam desteğini sağlayın.”

Birinci hususa ilişkin şunları belirtebiliriz. Çevre sorunları çok çeşitlidir. Bu sorunları kırsal ve kentsel olarak iki ana gruba ayırdığımızda, Belediyeler için önem taşıyan sorunların kentsel sorunlar olduğu anlaşılacaktır. Kentsel çevre sorunları dediğimizde, başta katı atıklar, hava kirliliği, su kirliliği, gürültü ve görüntü kirliliği, yeşil alanların azlığı şehirlerdeki insanlar için sorun oluşturmaktadır. Bu sorunların ağırlığı ve yaygınlığı karşısında (mesela akarsuların civardaki fabrikalar tarafından kirletilmesi, kaçak kömür kullanılarak halkın soluduğu havanın kirletilmesi karşısında) Belediyeler halkın desteğini aldığı durumlarda, hem sorunun nereden kaynaklandığını (mesela hangi fabrikaların daha fazla kirlilik oluşturduğunu) öğrenerek sorunu daha basit ve daha hızlı bir şekilde çözebilir, hem de sorunlar hakkında her an haberdar olabilir. Çağdaş toplumlar yönetimi değil, artık yönetişimi esas almaktadır. Yönetişim ise en basit anlatımla, karşılıklı yönetim, ortaklaşa yönetim demektir. Belediyeler çevre sorunlarını çözmek üzere yönetişim ilkelerinden yararlanmak zorundadır.

İkinci hususun açıklamasını ise şöyle yapabiliriz. Belediyeler bütçe ve teknik imkanlar yönünden çevre sorunlarının ağırlığı altında ezilebilir. Kısıtlı ve yetersiz bütçeyle, yetişmiş ve tecrübeli personel noksanlığıyla çevre sorunları çözülemez. Belediyeler, özellikle Çevre ve Orman Bakanlığı, İller Bankası, Bayındırlık Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı gibi kurum ve kuruluşların imkanlarından yararlanmalıdır. Mesela,Çevre ve Orman Bakanlığı, çevre üzerine yatırım yapan Belediyelere (diyelim ki, katı atık depolama tesisi kuran Belediyelere) yatırım bedelinin %45’ine kadar yardım sağlayabiliyor. Bu yardımlar hibe şeklinde olup kesinlikle karşılıksız yardım niteliğindedir. İşte bu yardımdan yararlanmak için Belediyeler gerekli yardım ve çabayı göstermelidir. Bunun için ciddi bir planlama ve etkin program hazırlanmalıdır. Bu planlama ve program doğrultusunda elde edilecek yardımlar çevre projelerinde kullanılmalıdır.

Bu yazımızda da çevre konusunda iki tavsiyemi Belediye Yöneticilerine sundum. Umarım uygulamada dikkate alınır.


Ahmet SANDAL
Çevre Gönüllüsü

 

10- KAHRAMANMARAŞ TEBESSÜM DERNEĞİNİN ÇEVRE DUYARLILIĞ

      Ülkemiz genelinde ve Kahramanmaraş’ımız özelinde gönüllü olarak “fikir üreten, proje geliştiren” insanlara ihtiyacımız var. Herkes her şey, Devlet’ten beklerse, gönüllülük esasına göre kendisini bir çalışma eri, iş eri olarak görmezse, o toplumda istenen gelişme ve kalkınma sağlanamaz. Gelişme ve kalkınma sağlanamadığı gibi, o toplumda mutsuzluk ve umutsuzluk da yaygınlaşır. Çünkü, çalışmak, üretmek, proje ve fikir geliştirmek başta huzur ve mutluluk kaynağıdır. Çalışan mutludur. Çalışmayan mutsuzdur. Kesinlikle, “çalışmakla mutluluk” arasında birebir sebep-sonuç ilişkisi vardır. Bizler, “boş duranın yüzü gülmez, koşturanın hızı dinmez” felsefe ve anlayışını yüreğimizde hissetmeliyiz. Boş durmak ne Dinimizde var, ne de örf ve âdetimizde var. Kur’an-ı Kerim’de, İnşirah Suresi 7. ayette “bir işi bitirdiğinde, diğerine başla” diye açık bir emir vardır. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) “iki günü birbirine eşit olan ziyandadır” buyurmaktadır. Müslüman’a âtalet, boş durma, tembellik yakışmaz. Müslüman hayırlı işlere öncülük eden, fikir ve proje üreten insandır. Etrafındaki olumsuzlukları görüp de olumluya çevirendir Müslüman.

İşte yukarıdaki tanıma uygun düşen bir örnek, Kahramanmaraş’ımızda kurulu bulunan Tebessüm Eğitim, Kültür, Çevre ve Dayanışma Derneği Yöneticilerince gerçekleştirildi. Ülkemizin birçok yerinde mevcut olan, çevrenin bilinçsizce kirletilmesi ve çöplerin gelişigüzel yerlere atılması sorunu –maalesef- İlimiz için de sözkonusudur. Bu sorunu belirlenmiş mahallerde çözmek üzere, Tebessüm Der tarafından “Elindeki çöpü atma, geleceğimizi karartma” adlı bir proje geliştirilerek, bu projeye Avrupa Birliği Hibe Yardımı Bütçesinden finansman sağlanmıştır. Proje kapsamında, Kahramanmaraş İli Merkez İlçe, Doğukent Mahallesinde yaşayan insanların bilgilendirilmesi, bilinçlendirilmesi, çevre ve hayat kalitesinin artırılması hedeflenmektedir. Projenin uygulanması için 9.993,80 Avro tutarında hibe alınmıştır. Projenin uygulanması sonrasında çevre konusunda daha şuurlu fertler yetiştirilmesi mümkün olacaktır. Projenin iştirakçileri olarak Kahramanmaraş İl Çevre ve Orman Müdürlüğü, Kahramanmaraş Belediyesi ve Yazarlar ve Eğitimciler Derneği de bu çalışma da katkı ve destek sağlayacaktır. Proje sahibi Tebessüm Eğitim, Kültür, Çevre ve Dayanışma Derneği Yöneticileri ve tüm çalışanları başta olmak üzere, projede görev alan herkesi şimdiden tebrik ediyor ve başarılar diliyorum.

Bu projenin yeni projeler açısından örnek olması ve İlimizde ister çevre, ister eğitim, isterse başka faydalı alanlarda fikir ve projelerin geliştirilmesini diliyor ve bekliyorum. Ankara’da Çevre ve Orman konularıyla uğraşan bir Hemşehriniz olarak, çevre üzerine proje ve fikir üreten Hemşehrilerimize, memnuniyetle yardımda bulunabileceğimi buradan ifade ediyorum.
Bu vesile ile çevre konusundaki çalışma ve çabalarda gönüllülüğün başka konulara göre daha fazla önem arzettiğini belirtmek istiyorum. Çevre sorunları en basitinden en karmaşığına kadar çok çeşitlidir. Bu sorunlarının çözümünü yalnızca Belediye’den ya da yalnızca Çevre ve Orman Müdürlüklerinden beklemeyelim. Herkes bu hususta kendisini sanki bir Devlet Görevlisi gibi görmelidir. Zaten, Anayasamızın 56. maddesi de, Sağlık Hizmetleri ve Çevrenin Korunması başlığı altında, “herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir” şeklinde bir düzenleme getirerek vatandaşlara da görev yüklemiştir.
Netice itibariyle, Ülkemizde yaşanan bunca çevre sorunu vatandaşların aktif katılımı ve gönüllü katkıları ile daha kolay çözülebilecektir. Çevre sorunlarını çözmek üzere, herkes elini taşın altına sokmalıdır. Tebessüm Eğitim, Kültür, Çevre ve Dayanışma Derneği’nin çevre üzerine yaptığı çalışmalar bunun müşahhas ve güzel bir örneğidir.

Ahmet SANDAL
Çevre Gönüllüsü

 

11- DOĞA KORUMACILIKTA AİLE VE OKULUN ÖNEMİ

    
Ecdadımızın özlü sözleri ve güzel veciz ifadeleri bize hayatımızın her anında ışık tutmalı ve yol göstermelidir. Ecdad “ağaç yaşken eğilir” sözünü büyük bir hakikati ifade etme babında söylemiştir. O da şudur: Bir çocuk daha ilk yaşlarında, tüm hayatına yöne verecek iyi, güzel ve doğru hasletlere kavuşturulmalıdır. Bir çocuğun ilk yaşları dediğimizde, kastımız on yaşına kadar olan dönemdir. Zaten, konunun uzmanları bunu şöyle ifade ediyorlar. Bir çocuğunun karakterinin oluşumunda ilk altı yaş önemlidir. Çocuk ne öğrenirse, ne alırsa asıl olarak bu altı yaşına kadar alır diyorlar. Ecdad da bu hususta, “yedisinde ne ise yetmişinde o” sözünü boşa söylememiştir. Bu söz de aynı yukarıda belirttiğimiz veciz söz ile aynı manayı ifade etmektedir.

Bu sözleri niye sarfettim. Bu yazı kapsamında asıl söylemek istediğim doğayı korumak üzerinedir. Doğayı korumak iyi, güzel ve doğru bir davranış da, bunun yöntemi ve en kestirme yolu, yukarıdaki ilk paragraftaki hakikatten geçer. O hakikat de şudur; “doğayı korumanın yolu çocukları iyi yetiştirmekten geçer.”

Çocukları iyi yetiştirmenin yolu nerden geçer; “o da başta aileden ve ardından okuldan geçer.” Bu hususta hemen bir anımı anlatarak söylemek istediklerimi ve bu tezimi desteklemek istiyorum.

Geçen gün beş yaşındaki Oğlum Abdurrahman Taha ile evden yola çıktık, bir alışveriş merkezine doğru yürüyoruz. Yürüme mesafesi yaklaşık 1 km kadar bir uzaklıkta. Arabaya sahip olmamanın iyi taraflarından birisi de bu, insan yürümeye ve sohbete daha fazla zaman buluyor. Oğlum ile konuşmaya başladık. Bu arada, etrafta yeşillikler fazlalaşmış, toprak yeşillendirilmiş, ağaçlara çiçek açtırılmış. Bir ilahi emirle hepsi de uyanışa geçmişler. Böyle bir güzellik içinde yürürken, kendisine çiçekleri, kuşları gösterdim. “Bak ne güzel kuşlar ağaç dalları üzerine konmuşlar” falan filan derken, onun bana karşılığı şu oldu: “Baba doğayı korumalıyız.” Yani ben daha o noktaya gelmeden, kendisi bu sözü söyledi. Hatta yol boyunca sık sık “doğayı korumalıyız” sözünü tekrarladı. Bu sözleri söylerken ağaç, toprak, çiçek ve böcekten bahsetti. Durumu hemen anladım. Ana Sınıfı Öğretmeni doğa korumaya dikkat çekmiş ve bu hususu çocuklara anlatmış dedim. Bu vesile ile Ana Sınıfı Öğretmenine içten teşekkür ettim. Gerçekten de çocuğumun zihninde doğa koruma hususu yer etmişti. Bu okulun bir katkısı idi. Bu katkı yanında aile katkısı daha da önemlidir. Ben de birkaç gün önce, Ana Okulundan eve dönerken, oturduğumuz sitenin bahçesindeki yeni açmış bir sarı çiçeği, Oğluma göstermiş, “bak ne güzel bir çiçek, daha yeni açmış, onun yeri burası, bu çiçeklerin de aynı bizim gibi canları var” dedim. O da benim bu sözüm üzerine çiçeği sevdi. Bu söz de onun zihninde yer etmiş olacak ki, yukarıda bahsettiğim o yürüyüşümüzde Oğlumun tabiattaki değerlere karşı oldukça ilgili olduğunu müşahede ettim.

Evet, doğa korumacılıkta aile ve okul, asli vazifeleri olan iki müessesedir. Bunun yanında doğa koruma kurumları ve sivil toplum kuruluşları da büyük vazifelere sahiptir. Öyleyse, doğa korumacılıkta dört odak mevcuttur. Bu odakların ilk ikisi çocuğun on-onbeşli yaşlara kadar olan dönemde, yani ergenliğe ulaşmadan önceki dönemde müessir olan korumlardır. Bundan sonra doğa koruma kurumları ve sivil toplum kuruluşları devreye girer.

Öyleyse bu yazımızda belirtmek istediğimiz hususları özetlemek gerekirse; “doğa korumacılıkta gerekli şuur aile ve okulda oluşturulduktan, bu şuurun devamlı canlı ve devamlı aktif tutulması için doğa koruma kurumları ile doğayı korumak konusunda çalışan sivil toplum kuruluşlarına (gönüllü çevre vakıf ve dernekleri gibi oluşumlara) büyük vazife düşmektedir.” Bu dört odaktan ilk ikisi (aile ve okul) vazifesini yerine getirmemiş ise diğer ikisinin (doğa koruma kurumları ile ilgili sivil toplum kuruluşlarının) çalışmaları yeterli olmayacaktır. Bu tespit esasında, tüm sosyal konular için de geçerlidir. Mesela, bir çocuk ailede ve okulda gerekli terbiye ve eğitimi almamışsa, bunu ileriki yaşlarda başka bir kurumun eğitmesi ve yetiştirmesi mümkün değildir. Resmi kurumlar ve sivil toplum kuruluşlarının, ailede ve okulda iyi yetişen bir çocuğun, ileriki yaşlarda da bu terbiye ve eğitimi sürdürmesine katkı sağlama noktasında fonksiyonları olabilir. Daha veciz bir şekilde ifade edecek olursak; “temeli atılmamış bir binayı yükseltmek mümkün müdür?” Elbette ki, hayır. “Temeli atılmamış bir binanın duvarı olur mu?” Elbette ki, olmaz. Öyleyse, “önce temel, sonra duvar” diyerek, doğa korumacılıkta aile ve okulun önemine dikkat çekiyorum.

 

Ahmet Sandal

 

 

12- YEŞİL YOLLAR


Sizi bilmem… Ben ulaşım vasıtası olarak, öncelikle treni, mümkün olmaması hâlinde uçak ya da otobüsü ve en son otomobili tercih ederim. Bu tercihimle birlikte, bir de seyahate gündüz çıkmaya gayret ederim. Treni tercih etmemin nedeni, güvenlik, konfor ve ucuzluk iken, seyahatlerimi gündüze denk getirmemin nedeni Güzel Anadolu’muzu temaşa imkânı yakalamaktır.

Gerçekten de, gündüz yapılan seyahatlerde Anadolu’muzun dağlarını, ovalarını, kırlarını temaşa eylersiniz. Trendesiniz ya da otobüstesiniz, koltuğunuza yaslanmışsınız, pencereden dışarıyı seyrediyorsunuz. Nazlı nazlı akan dereleri, acelesi varmış gibi coşan nehirleri izliyorsunuz. Bir köyün içinden geçiyorsunuz, harman yerinde mahsûllerini kaldırma telaşındaki köylüleri görüyorsunuz. Kimisi yeni usullerle, kimisi hâlâ eski usullerle çalışıyor. Bu size hem bir seyir hem de bir müşahede imkânı veriyor. Bir sahil kasabasından geçiyorsunuz, dalgaların denizi yara yara sahile doğru gelişini an be an tanık oluyorsunuz. Pencereyi açıyorsunuz ve burnunuza denizin kokusu geliyor. Denizin tuzlu suyunu sanki genzinizde hissediyorsunuz. Bu arada, rıhtımda gezen tatilcilerden, tatil sezonun nasıl geçtiğine, yoğunluğuna dair kısa bir fikir ediniyorsunuz. Bu size hem seyir hem de düşünme imkânı tanıyor. Seyahat ettiğiniz aracın camından karşı yamaçlara dikkatle bakıyor ve topraktaki erozyon sorununu müşahede ediyorsunuz. Dağın yamaçlarındaki beyazlıklar ve kaymalar size bu fikri veriyor. Böylece hem seyrediyor, hem de sorunları yerinde görüyorsunuz.

Yalnızca, bu sorunlar mı? Gündüz yapılan yolculuklarda nice nice sorunlara biranda şahit olursunuz.

Evet, gündüze denk gelen yolculuklarda, Anadolu’muzun güzelliklerini temaşa edebilirsiniz. Bazı sorunları yerinde görebilirsiniz. Gerçekten de, gündüz yapılan her yolculuk aslında bir müşahede, bir gözlem, bir izlemedir. Gören için, düşünen için, gözlemleyebilen için bu böyledir.

Belki de çevreci bir gözle baktığımdan, birçok seyahatimde, karayolları kenarlarının ağaçsız olması ve köy yolları ile girişlerinin yemyeşil bir görüntüden yoksun olması hep dikkatimi çekmiştir. İşte bu dikkatten sonra, insan sormadan edemiyor. Niçin, karayollarımızın kenarları ve birçok köy yolu ve hatta bir çok köy girişi ağaçsız? Neden, özellikle İç Anadolu’muzda karayollarımız yemyeşil, güpgüzel bir görüntüden yoksun?

Karayollarımızın ağaçsız olmasını zihnimizi zorlayarak anlasak bile, köy yolları ve köy girişlerinin kuru bir görüntüde olmasını anlayamıyoruz. Çünkü, köy yolları denilince, şehirdeki insanın aklına, önce yemyeşil bir görüntü, sonra asırlık ağaçlar, en sonra da sıra sıra serviler gelir. Ne var ki, seyahatlerimde müşahede ettiğim üzere, Anadolu’muzun birçok köyünde, bu güzel görüntüler –maalesef- yoktur. Görünen manzara şudur: Köyün girişinde ağaçsız, yeşilsiz, kupkuru bir manzara. (Gerçi, bu özellikleri taşımayan ve yemyeşil yolları, yemyeşil girişi olan köylerimiz yok değil. Bu özellikteki köylerimiz, maalesef azınlıkta.) Aynı durum karayollarımız için de geçerli. Birçok karayolumuzda yukarıdaki manzara sözkonusu. Bu durum insana gerçekten rahatsızlık veriyor.

Bu rahatsız edici görüntülerden kurtulmak zor bir iş değil. Kapsamlı bir proje başlatılması elbet mümkün. Ülkemizdeki tüm karayolları için geçerli olan kapsamlı bir ağaçlandırma projesi günümüz itibariyle sözkonusu değil. Ancak, aşağıda size aktaracağım bazı münferit projelere tanık oldum. Fakat bunlar yeterli değil, kapsamlı projelere ihtiyaç var.

Ankara-Konya arasında gerçekleştirdiğim bir otobüs yolculuğunda, karayolu kenarlarının yeni ağaçlandırıldığını gözlemledim. Ankara’dan itibaren neredeyse 100 km mesafeye (Kulu yol ayrımına) kadar karayolu kenarlarına fidan dikilmişti. Buradan sonra da, yani Kulu-Konya karayolunda da Konya Şeker Fabrikasının başlattığı ağaçlandırma çalışması dikkatimi çekti. Kısacası, Ankara-Konya arasında yolun bir başından ta öbür başına kadar, yeni dikilmiş, boyları 2-3 metre uzunluğunda ağaç fidanları gördükçe sevindim, mutlu oldum. Bu projenin benzer şekilde, Konya-Karaman karayolunda da gerçekleştirildiğini bir başka seyahatimde görmüştüm.

Bir başka firma tarafından gerçekleştirilen projeyi de, Kahramanmaraş-Ankara arasındaki otobüs yolculuğumda fark ettim. Kayseri’yi geçtikten sonra, (yolda gördüğüm bir tabelada yazılanlara göre) bir petrol firmasının TEMA ile işbirliği içinde Yeşil Yol isimli bir projesine tanık oldum. Fakat, ağaçlandırılan yol şeridi, Şeker Fabrikası kadar uzun ve kapsamlı değildi. Sanki, ilgili petrol istasyonları civarını kapsıyor gibiydi.

Bu projeleri başlatanları, uygulamaya sokanları buradan tebrik ediyorum. Dilerim ki, bu uygulama Ülkemizdeki tüm karayolları için de örnek olur. (Dilerim, Ülkemizdeki diğer büyük sanayi tesisleri de, Konya Şeker Fabrikasının bu projesini örnek alır. Hatta, bu işe sırf sanayi firmaları değil, otobüs firmaları başta olmak üzere diğer özel sektör firmaları da dahil olmalıdır.)

Karayolları kenarlarında münferit de olsa, bazı ağaçlandırma faaliyetleri mevcut. Aynı çaba ve çalışmaların, köy yolları ve köy girişleri için de geçerli olmasını dilerim. Planlı ve kapsamlı bir çalışma başlatılarak köy yolları ve köy girişleri de ağaçlandırılmasını temenni ederim. Böylece, hayalîni kurduğumuz, o yemyeşil bir çizgi hâlindeki köy yollarına, her iki tarafında sıra sıra serviler bulunan köy girişlerine kavuşuruz. Böylece, her köy, düşlerdeki gibi şipşirin, her köy, hayallerdeki gibi yemyeşil olur.

 

Ahmet Sandal

 

 

13- YİNE GELDİ YAZ AYLARI YİNE GÜRLEYECEK BİRİLERİ


      Yaz ayları geldiğinde insan, genel bir sevinç içinde oluyor. Hayatında hiçbir şey değişmese bile bizzat yaz ayları dolaysıyla neşe ve sevinç içinde oluyor. Bu mevsimsel sevincin birçok nedeni olabilir. Birkaç neden sıralayacak olursak; odun-kömür, doğalgaz vb gibi masraflardan kurtulmak, mevsim dolayısıyla bol bol bulunan ve ucuzlayan sebze ve meyveleri rahatça tüketmek, günlerin uzaması nedeniyle gezmeye-ziyarete daha fazla zaman ayırmak bile başlı başına bir sevinç nedeni olsa gerek. Yaz ayları geldiğinde neşe ve sevinç katsayımız bizatihi artsa bile, bu sevince bazı kaygılar gölge düşürmüyor değil. Hangi kaygılar mı? Mesela, yaz mevsiminde artan gürültü kirliliği gibi. İşte bu yazıda, bu kaygımdan bahsetmek istedim.

Bu kaygımdan dolayı, “yine geldi yaz ayları, yine gürleyecek birileri” diye başlık attım. Gürleyecek derken, Ülkemizin çeşitli köşelerinde “…magandanın biri, bir piknik yerinde müzik dinlerken, radyosunun ya da teybinin ses ayarını sonuna kadar getirip etrafını rahatsız edecek, …düğün yapıyorum diye mahallenin ortasına orkestralar kurulacak ve vur patlasın-çal oynasın, sanki Kanunlarda düğün yapanlar etrafı rahatsız edebilir şeklinde bir izin varmış gibi, büyük bir vurdumduymazlık sergilenecek, …düğünlerde davul zurnanın sesi yetmezmiş gibi, ateşli silahlarla güm güm havaya ateş edilecek, …sokaklarda arabalar hız yapacak, gençler babasından kaptığı arabasıyla fiyaka satacağım diye bilmem kaç beygir motorunun sesiyle ve ayrıca, muhtemelen aşık olduğu kızın dikkatini çekmek için aşk kokan şarkı, türküler ile sokakları inletecek, …sokak aralarında satış yapan seyyar satıcılar elindeki hoparlörlerle ya da önceden hazırladıkları ses kasedi ile ürünlerinin isimlerini yüksek sesle bağıracak, …Ve… bütün bunlar sergilenirken komşunun çocuğu hasta mı, işçi Mehmet Efendi vardiyadan yeni döndü evinde uyuyor mu, annesi bebeğini yeni uyuttu mu diye düşünülmeyecek.” Kısacası tam bir düşüncesizlik hâli sergilenecek. Burada ekmek parası için sokak aralarında seyyar satıcılık yaparken etrafı rahatsız edenleri bir nebzecik anlıyorum. Çünkü, geçim derdi zor. Gerçi geçim derdi bile etraftaki insanları rahatsız etmek için bir hak olarak görülemez. Geçim derdi ile etrafı rahatsız edenler dahi maruz görülemezken, sırf keyfi için etrafı rahatsız edenlere ne demeli peki!? Onlara denilecek söz çok açık: Keyfi ve zevki uğruna etrafı rahatsız edenlere zaten “maganda” deniyor.

Gürültü kirliliğinin Ülkemizdeki genel görünümü, genel tablosu yukarıdaki gibi. Bu kirliliğin bazı şehirlerimiz için özel görünümü dahi var. Örneğin, İlimiz Kahramanmaraş'ta (İl ve İlçe Merkezlerinde) yoğun bir şekilde sepetli motorsiklet kullanımı var. Egzozundan oldukça fazla ses çıkararak trafikte seyreden sepetli motosikletlere de katlanmak oldukça zor.

Gürültü sorunundan, özelikle yaz günleri muzdaribiz. Kanunlarımız bu soruna yol açanları cezalandırıyor. Bu kirliliğe neden olanlara 2872 sayılı Çevre Kanunu ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu uyarınca yüksek tutarlarda para cezası uygulamak mümkün. Kabahatler Kanununun 36. maddesine göre, Başkalarının huzur ve sükununu bozacak şekilde gürültüye neden olan kişiye, elli Türk Lirası idarî para cezası, bu fiilin bir ticarî işletmenin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde işletme sahibi gerçek veya tüzel kişiye bin Türk Lirasından beşbin Türk Lirasına kadar idarî para cezası verileceği hükme bağlanmıştır. Bu kabahat dolayısıyla idarî para cezasına kolluk veya belediye zabıta görevlileri karar verir. Gürültü konusunda, bu cezadan daha ağır cezaya 2872 sayılı Çevre Kanununda rastlıyoruz. Anılan Kanunun, 14 üncü maddesine göre çıkarılan yönetmelikle belirlenen önlemleri almayan veya standartlara aykırı şekilde gürültü ve titreşime neden olanlara, konutlar için 400 Türk Lirası, ulaşım araçları için 1.200 Türk Lirası, işyerleri ve atölyeler için 4.000 Türk Lirası, fabrika, şantiye ve eğlence gürültüsü için 12.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir. Bu idari para cezasını ise İl Çevre ve Orman Müdürlüğü verebilir.

Bu Kanunî tedbirler yanında, gürültü kirliliği yaparak başkalarının hakkına tecavüz edenler, başkasının huzur ve sükununu bozanlar bilmelidir ki, konunun “kul hakkı” boyutu vardır ve daha önemlidir. Kul hakkına riayet edilmemesi durumlarında uhrevi sorumluluklarının büyük olduğu unutulmamalıdır. Bir insanın, gürültü yaparak komşusunu rahatsız etmesinin kul hakkını ihlâle girdiği Hocalarımız tarafından üstüne basa basa her fırsatta anlatılmalıdır.

Yazımızın sonunda, gürültü konusuyla alakalı olduğunu düşündüğüm iki ayet vereceğim. Allah (cc), Lokman Suresi 19. ayette; “Yürüyüşünde tabii ol. Sesini alçalt. Çünkü seslerin en çirkini herhalde eşeklerin sesidir.” Ayrıca, Hucurat Suresi 2. ayette; ”Ey iman edenler! Seslerinizi, Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın, yoksa siz farkına varmadan işledikleriniz boşa gider.” buyrulmaktadır.

Herkese huzur ve sükun dolu günler ve gürültüden uzak bir yaz mevsimi dilerim.

 

Ahmet Sandal

 

 

 

14- ORMAN YANGINLARI KAÇINILMAZ MI?


      Küresel ısınma, kuraklık, çölleşme başımızda büyük bela olarak durmakta. İnsanoğlu olarak kendi düşüncesizliğimiz ve vurdumduymazlığımızla bu noktalara geldik. Bu noktaya geldiğimizde daha iyi anlıyoruz ki, çevre değerleri iyi korunmalı, onlara gözbebeğimiz gibi bakmalıyız. Gözbebeğimiz gibi bakmamız gereken çevre değerlerinin başında ormanlar gelir. Dünyamızın akciğerleri olan ve gözbebeğimiz gibi bakmak zorunluluğumuz bulunan ormanlarımızın çeşitli düşmanı var. Hepimizin bildiği “su uyur, düşman uyumaz” misâlinde olduğu gibi, ormanlarımız da yılın 365 günü düşman tehdidi altında. Düşman dedik de yanlış anlaşılmasın, konunun önemine binaen bu sözcüğü seçtim. İnsanlar, kış gelir, soğuktan dolayı ormana saldırır. Yaz gelir, sıcaktan dolayı ormana saldırır. Görüntünün özeti şu: Ormana hücum. İnsanlar, kışın odun derdiyle, yazın serinleme derdiyle ormana girer. Girer de, elinde baltayla alçakça-düşüncesizce geleceğimizi yok eder. Girer de, piknik ateşini söndürmeden gider. Bu düşüncesizliğiyle bir büyük faciaya neden olur. Ya şu çiftçilere ne demeli? Tarlasında yaz hasadını alır. Hasattan sonra, anızını düşüncesizce yakar, yanan anız ormana sıçrar. Bir faciaya neden olur. Çiftçinin davranışına bilinçsizlik de, bencillik de. Ne dersen de.

Evet, ormanlar için en büyük tehdit insanlardır. Bu tehdit ve tehlikeden en büyüğü, yaz günlerinde meydana gelen orman yangınlarıdır. Diğer tehdit ve tehlike ( yani kış günlerinde yakacak odun temini için ormanlara yönelik tehdit ve tehlike) her geçen gün azalmaktadır. Çünkü, teknoloji geliştikçe ve köylülerimiz ekonomik olarak refaha kavuştukça kışlık yakıt ihtiyacı için ormanlara fazla ihtiyaç duyulmamaktadır. Gerçekten de, kömürle ısınma, elektrikle ısınma vb ısınma şekli yangınlaştıkça ormanlarımız kurtulmaktadır. Buna rağmen, yaz günleri ormanlarımıza yönelik tehdit ve tehlikeye çare bulunamamaktadır. Ormanlar, oksijen kaynaklarımızdır. Ormanlarımız akciğerlerimizdir. Yine de yaz günleri çaresizce yanışını, yokoluşunu izlemek durumunda kalıyoruz.

İşte bu durumdan dolayı, orman yangınları kaçınılmaz mı diye sordum. Gelin bu soru üzerinde biraz düşünelim. Önce, bu soru üzerinde düşünmemizde bize kolaylık sağlayacak bazı rakam ve oranları dikkatine sunayım.

Bu kapsamda, Orman Genel Müdürlüğü’nün 2006 yılı verilerine göre orman yangınları istatistiklerine bir bakalım. Ülkemize geçen yıl meydana gelen toplam orman yangını sayısı 2227’dir. Bunun 1235’i (%55’i) ihmal ve dikkatsizlikten, 421’i (%19’u) belirlenemeyen (fail-i meçhul) nedenlerden, 330’u (%15’i) doğal (yıldırım düşmesi vb) sebeblerden ve 241’i (%11’i) ise kasıttan (yani bilerek, isteyerek orman yangını çıkarmaktan) kaynaklanmaktadır. Bu rakamlardan çıkan sonuç şu hususu açıkça beyan ediyor: Orman yangınlarının en az %90’ı insan unsuruna dayanmaktadır. Gerçi bu oranı %98’lere çıkaranlar da yok değil. Öyle de olsa böyle de olsa orman yangınları kahir ekseriyetle insandan kaynaklanmaktadır.

Gelin bu miktar ve oranlar hakkında fikir jimnastiği yapalım ve bazı sorular soralım.

Orman yangınlarının %19’unun nedenini bilemiyoruz. İlginç değil mi? Orman yangınlarında fail-i meçhullerin bu denli çok olması ve sıralamada ikinci sıraya yerleşmesi ilginç. Orman yangınlarında fail-i meçhuller çok olduğu sürece, bu yangınları önlemek mümkün mü? Çünkü, failini bulup da etkisiz hâle getirmemişiz. Gelelim başka bir nedene. Yıldırım düşmesi vb gibi nedenlere bağlanan orman yangınlarının sayısı da fazla. Bir Ülkede orman yangınlarının %15’i doğal olarak meydana geliyorsa, (yani yıldırım düşmesi, aşırı sıcaklar, orman alanlarındaki kuru, nemsiz ortam orman yangınına bu kadar bir oranda neden oluyorsa), orman yangınlarını önlemek mümkün mü? Bu noktada, yıldırım düşmesi gibi doğal nedenlerle meydana gelen orman yangınlarını bir tarafa bırakırsak, Ülke olarak Akdeniz Kuşağında olduğumuzdan dolayı kaçınılmaz olarak meydana gelen orman yangınlarının çok büyük yekun oluşturmayacağını ve ekosistemin normal dengesi içinde bu yangınların etkisinin kolayca giderilebileceğini düşünüyorum.

Orman yangınları içinde en büyük yekunu oluşturan ihmal ve dikkatsizlik konusuna geldiğimizde, işin rengi değişiyor. İşin içine eğitim, bilinçlendirme girdiği gibi, mevcut gen yapımız bile giriyor. Biz niye bu kadar dikkatsiziz? Neden ihmâl ve savsaklama içindeyiz? Asıl sorumlu kim? Bizi eğitmeyen eğitmenlerimiz mi? Bu Ülkede çocukları üzerine titiz olarak eğilmeyen ve “saldım çayıra, Mevlam kayıra” anlayışı içinde olan ailelerin oranı niye bu kadar fazla? Bu ailelerin fazla olmasıyla, ihmâl ve dikkatsizlikten kaynaklanan orman yangınlarının fazla olması arasında birebir, doğrudan bir ilişki vardır. Eğitmenleri ve aileleri eğitmeden, orman yangınlarının engellenebileceğini düşünmek safça ve boşuna bir çabadır. Orman yangınları konusundaki eğitim metodumuz kapsamlı ve köklü mü, yoksa göstermelik mi? İşte bunlar üzerinde kafa yorulmalıdır.

Ya şu kasten çıkarılan orman yangınlarına ne demeli? Önce, bu yangını çıkaranların “ne kadar insan” oldukları tartışılmalıdır. Kasten orman yangını çıkaranlar, gözünü hırs bürümüş bu insanlar, yaktığı ormandan geriye kalan alana sahipleneceğini düşünüyorlar. Bu düşüncedeki insanlar, yanan orman alanlarının kanunen mülk edinilemeyeceğini bilmiyor mu? Bu alanların kanunen tekrar ağaçlandırılacağını hiç aklına getirmiyor mu? Yoksa bütün bunları biliyorlar da, bazı yerel yöneticilerden destekle ya da kanunlardaki bazı boşluklardan da yararlanarak rant sağlayacaklarını mı hesap ediyorlar? Kısacası, arazi/alan kazanmak amacıyla kasten orman yangını çıkaranlar “ya çok salak, ya çok akıllı”!!! Bunun ikisi arasında bir yerde olmaları mümkün değil. İşte, bu “ya çok salak ya da çok akıllı mahluklarla” kapsamlı bir mücadele edilmeden, orman yangınlarını önlemek mümkün değildir.

Evet, yukarıda özet olarak ortaya koyduğumuz bu sorular, bu sorunlar üzerinde enine-boyuna tartışılmalıdır. Bu hususlar üzerinde enine-boyuna bir çalışma yapılmazsa, gerekli çabalar gösterilmezse orman yangınları her zaman kaçınılmaz olarak meydana gelecektir.

 

Ahmet Sandal

 

15- KIRLARDAKİ BARIŞ VE MEDENİYET

      Geçen Pazar, çoluk-çocuk kırdaydık. O gün çoluk-çocuk toza-toprağa bulandık. Adeta, şehirdeki sözde medeniyetten kaçış tablosu sergiledik. Tabiatla iç içe olmanın hazzını an be an ve doyasıya yaşamak için, ne tertemiz ve yeni giydiğimiz elbise dinledik, ne de kırmızdan siyaha yeni yüz tutmuş böğürtlenin dikenleri batacak diye korktuk. Sanki gerçek huzuru, sanki gerçek coşkuyu bulmuştuk. Kırlardaki gerçek barış ve medeniyete kavuşmuştuk. Tabiatın o içten ve şen şakrak havasını, tabiattaki o eşsiz cümbüşü yakalamıştık. Bırakmak istemiyorduk. Bırakmak istemiyorduk ama şehre tekrar döneceğimizin bilincindeydik.

Şehir insanında, özellikle pazar günleri kır hayatının çekiciliği, cazibesi depreşir. Şehir insanı sözde medeniyetten özde medeniyete kaçmak ister. Adeta doğa, toprak çeker kendine. Belli ki şehirden, belli ki sözde medeniyetten uzaklaşmak isteriz. Günümüzde şehir, özlenen ve istenen mânâda şehir olmadığı için, medeniyet dedikleri de yalnızca sözden ibaret olduğu için, özgürlüğün yaşandığı, samimiyetin an be an vuku bulduğu ve gerçek dostluğun, gerçek huzurun, gerçek medeniyet ve barışın kendini gösterdiği kırlara koşarız.

Medeniyet demek barış ve kardeşlik içinde yaşamak demektir. Öyleyse barış ve kardeşlik örneklerini gelin kırlardan alalım ve şehirlerde uygulayalım. Arapçada medine (şehir) kelimesi ile medenî kelimesinin kökü aynıdır. Bu açıdan şehir demek medeniyet demektir. Kırlar, şehirlerin (medeniyetin) tam zıttıdır. Kır şehrin tam zıttı amma, öze inildiğinde asıl medeniyet kırda. Yine tekrar ediyorum. Ben asıl medeniyetin kırlarda olduğuna inanıyorum. Çünkü, yamaçta sıra sıra dizilmiş meşelerin, bağın içinde dalları yere sarkmış armut, kiraz, badem ağaçlarının, dere kenarındaki masum çiçeklerin, köşe kapmaca oynar gibi uçuşan çekirgelerin, telaşlı telaşlı giden karıncaların, çiçekten çiçeğe konan arıların, daldan dala uçuşan kuşların, nazlı nazlı yaylıma giden koyunların, şırıl şırıl akan ve insanların ve hayvanların kana kana içtiği suların, hepsinin birbiriyle kardeşçe, medeni bir şekilde ve barış içinde anlaştıklarına tanık oldum. Aralarında zerre miktar bir ihtilaf yoktu. Zaten olamazdı da. Çünkü, Yaratıcı(cc)nın iradesi bu yöndeydi. Evet, tabiatta muazzam bir denge kurulmuş, zıtlıklar içinde büyük bir ahenk gizlenmiş, canlı-cansız varlıklar birbirleriyle yardımlaşma ve dayanışma içine girmişler.

Kırlardaki o eşsiz ahengi, kırlardaki coşkuyu uzun uzun anlatmaya lüzum var mı? Ağaçların başı dik, ama bir o kadar da hoşgörülü ve mütevazı olduğunu belirtmeye lüzum var mı? Çiçeklerin nazik, kibar, çıtkırıldım, ama bir o kadar da vahşi ve başına buyruk, özgürlük yanlısı olduğunu tarif etmeye gerek var mı? Vadiden aşağıya doğru şırıl şırıl akan suyun gönüllere huzur verirken, bir yandan da insanları derin düşüncelere daldırdığını ve akan zamanı çağrıştırdığını belirtmeye ihtiyaç var mı? Tepeler arasından doğup ve yine tepeler arasından batan güneşin, tüm nebatat için verim ve berekete vesile olduğunu, hayatı ve canlılığı anlattığını, bu hayat ve canlılık içinde Allah’ın muazzam kudretinin gizli olduğunu anlatmaya bilmem lüzum var mı?

Kırlardaki bu ahengi, bu dayanışmayı, bu barış ve medeniyeti gözler görüyor, akıllar biliyor, diller söylüyor. İnsanoğlu olarak, bu ahenge müdahale etmeseydik, tabiattaki bu eşsiz ekolojik denge kıyamete kadar devam edecekti. Doğada bir uyumsuzluk meydana gelmişse medeni olduğunu iddia eden insanın hatasıdır, insanın hırsının eseridir.


Kırlarda gördüğüm bu barış, bu ahenk ve bu medeniyeti üzerine kısaca size anlattım. Ancak, burada şu hususu da belirtmek isterim. Şehir düşmanlığı yapmıyorum. Ben gerçek mânâdaki şehirlerin, insanın dünyasına güven unsurunu katacağına inanıyorum. Gerçek şehirlerde insanlar, canına ve malına zarar gelmesi, şeref ve namusuna el ve dil uzatılması gibi korkulardan emin olurlar. Gel gör ki, şimdiki şehirler adeta ıssız dağlar gibi güvensiz oldu. Gel gör ki, şimdiki şehirleri eşkıyalar bastı. Burada kapkaçları, gaspları, soygunları, güpegündüz gerçekleşen her çeşit saldırıları, şehirlerde komşuluk ilişkilerinin son bulduğunu, gürültü ve velvelenin arttığını uzun uzun anlatmaya bilmem lüzum var mı!!!

Sözün açıkçası, artık medeniyeti kırlarda buluyorum. Onun için de şehirden uzaklaşmak istiyorum. Onun için kırlara koşuyorum. Her zaman fırsat bulamıyorum. Pazar günleri fırsat bulduğumuzda çoluk-çocuk kırlara koşuyor ve sözde medeniyetin olduğu şehirleri terk ediyoruz.

 

Ahmet Sandal

 

16- KURBAN BAYRAMINDA ÇEVREMİZİ GÖZETİYOR MUYUZ?

        Bu yıl, Kurban Bayramı’nın ilk günü 31 Aralık 2006 tarihine, son üç günü de, 1, 2, 3 Ocak 2007 tarihine denk gelmekte. Böylece bir bayrama, bir yılda başlayıp izleyen yılda da devam etmekteyiz. Bu durum, 35 ya da 36 yılda bir yaşanacak güzel bir tevafuk. Allah hayırlı eylesin. Başta Kahramanmaraşlı Hemşehrilerim olmak üzere, tüm vatandaşlarımızın Kurban Bayramlarını en kâlbi duygularımla tebrik eylerim. İnşallah Bayramımız gerçek bayram olsun, birliğe, dirliğe vesile olsun. Her bayram, sevginin dalga dalga yayıldığı, kardeşlik duygularının ruhlara dolduğu, akrabalık bağlarının sağlamlaştırıldığı, fakirlerin gözetildiği ve şu su gibi akan zamana manevi anlam yüklendiği müstesna günlerdir. Bayram’lar olmasa, Ramazan’lar olmasa, Kandil’ler olmasa, hayat ne kadar anlamsız, zaman ne kadar tekdüze olurdu. Varın siz düşünün.



Bayram günleri yaklaştıkça, dimağlarımıza bitmez-tükenmez kadr-û kıymeti, kâlbimize de sonsuz uzanan manevi anlamı girmektedir. Bayram denilince, kendisi gelmeden günler öncesinden, heyecanı gelmektedir. Bu heyecan onbeş asırdır aratarak devam ediyor. Ancak, son yıllarda Bayram denilince, bu heyecanlar yanında, bazı kaygılar da akla gelmeye başladı. Öncelikle trafik kazaları, hem Ramazan, hem de Kurban Bayramı için kaygı duyduğumuz konuların başında gelmektedir. Allah, tüm mü’minleri kaza-beladan korusun. Kurban Bayramı yaklaştıkça, kaygısı duyulan bir başka konu ise çevre temizliğidir.



Şurası bir gerçek ki, Kurban Bayramı’nda çevre ve sağlık kurallarına, hijyenik şartlara pek fazla riayet etmeyen oldukça fazla vatandaşımız var. Kurbanını sokak ortasında kesen, kesilen hayvanın kanını yol boyunca akıtan, işkembesinden çıkan yemek kalıntılarını orta yere atan, bağırsaklarını ağaç dallarına asan ve bunun gibi kötü görüntülere yol açan, nahoş tablolar çizen vatandaşlarımız eskiden beri vardı. Şimdi de var. Ancak, nüfusumuz arttıkça bu tür tablolar yaygınlaştı ve basının gayretkeş tavırlarıyla bu tablolar gözler önüne daha fazla serilmeye başlandı. Bundan dolayı, son yıllarda Kurban Bayramı denilince çevre temizliği hemen akla gelmektedir.



Bu bağlamda, konunun yoğun olarak gündeme getirilmesinden dolayı Devletin çeşitli kurumlarının koordinasyon içinde işbirliğine girdiğini de belirtmeliyim. Bu husustaki Kurban Hizmetlerinin Diyanet İşleri Başkanlığınca Yürütülmesine Dair Yönetmelik’te de belirtildiği üzere, başta Belediyeler olmak üzere, İl Çevre ve Orman, Sağlık, Tarım Müdürlükleri Kurban Bayramlarında, çevre ve sağlık temizliği konularında özel olarak görev ve yetkilidir. Bu görev ve yetkililere yardımcı olmak ve çevre-sağlık ile hijyen kurallarına azami riayet etmek gerekir.



Öyleyse, Kurban Bayramı’nda çevre’yi gözetmeli yani temiz tutmalıyız. Türkçemizde “çevre” denildiğinde bir başka anlam daha akla gelir. Akraba, eş-dost, konu-komşu kastedilirken de “çevre” deriz. Bu noktada, Kurban Bayramları’nda özellikle fakir-fukara konu-komşu, fakir-fukara akraba, fakir-fukara eş-dost da gözetilmelidir.



Bu durumda, “Kurban Bayramında çevremizi gözetiyor muyuz” diye konunun iki anlamıyla birlikte sormak ve öncelikle siz Kahraman Hemşehrilerimden ve tüm vatandaşlarımızdan “evet” cevabını almak isterim.

 

Ahmet Sandal

 

17- ÇOCUK VE AĞAÇ *

Çocuk, uzattı ellerini yalnız ağaca,
Sordu, “derdi, kederi neydi acaba”.
Niçin böyle üzgün ve durgunsun,
Betin benzin solmuş, yorgunsun? '

Ellerinden tutarak, ağladı ağaç,
“Bu bedenim korunmaya muhtaç,
Bak, arkadaşlarımı aldılar bir bir,
Bilir misin sen, yalnızlık nedir? ”

Çocuk, bağrına bastı ağacı sararak,
Tir tir titreyen kâlp atışlarını duyarak.
Çok hazin bir tabloydu bu yaşanan,
Yağmur gibi gözyaşıydı boşanan.

Çocuğu aldı derin bir düşünce,
Ne yapılacaktı en son ağaç bitince.
Anlamsızdı, niçin kesmişlerdi ağaçları,
Elsiz, ayaksız ağaçların neydi suçları.

Gözyaşlarını silerek tekrar sarıldı,
Ağaçları hiçe sayanlara darıldı.
Bencillerin hırsı yüzündendi bunlar,
“Dur” deyin bunlara, vicdanlı insanlar.

Çocuk ağaca, daha kuvvetli sarıldı,
Öyle bir haykırdı, sanki gök yarıldı:
“Yeryüzündeki her ağaç, her ağaç,
Hepsi de, hepsi de korunmaya muhtaç.”

Ahmet SANDAL


Not: *Bu şiirin yazılmasına Oğlum Abdurrahman Taha’nın, daha iki yaşında iken Orman Lojmanları bahçesindeki bir ağaç fidanının gövdesine sarılarak sanki onu koruyormuş gibi tutunması vesile olmuştur. Oğlum ağaç fidanına iki eliyle sarılmış haldeyken resmini çektim. Daha sonra o resme bakarak bu şiiri yazdım.

 

18- ÜLKEMİZDEKİ ZENGİN BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK VE DOĞAL HAYAT

Ülkemiz üç önemli biyo-coğrafik bölge üzerinde, Asya, Afrika ve Avrupa kıtaları arasında yer almakta olup biyoçeşitlilik yönünden oldukça zengindir

Avrupa-Sibirya, İran-Turan ve Akdeniz biyo-coğrafik bölgesinde bulunan Ülkemizde Hem karasal hem de deniz iklimi özellikleri mevcuttur. Birbirine paralel uzanan kuzeydeki Kuzey Anadolu Dağları ile güneydeki Toros Dağları ormanlardan, bozkırlardan, sulak alanlardan ve ayrıca kıyı ve deniz ekosistemlerinden oluşmaktadır. Türkiye zengin bir bitki örtüsü ve hayvan varlığına, yüksek miktarda endemik (nadir bulunan) tür sayısına ve geniş ekosistem çeşitliliğine sahiptir.

Bu durumu araştırma sonuçlarına ve raporlara dayanarak açıklamak gerekirse, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) 2008 yılında hazırladığı “Çevresel Performans İncelemeleri: Türkiye” başlıklı bir raporuna göre; Ülkemizde flora (ağaç-bitki varlığı) ve fauna (hayvan varlığı) durumunun genel görünümü şöyledir: 90.000’in üzerinde bitki ve hayvan türü mevcuttur. Bu türler arasında yaklaşık 9.500 damarlı (vasküler) bitki, 4.000 otsu bitkiler, 60 ile 80.000 omurgasız ve 1.440 omurgalı hayvan türü yer almaktadır. 9.500 damarlı bitki türünün yaklaşık üçte biri endemiktir, yani nadir rastlanan türlerdendir. Avrupa’da var olan tüm bitki türlerinin dörtte üçü aynı zamanda Ülkemizde de yetişmektedir. Türkiye aynı zamanda pek çok süs bitkisinin de ana vatanıdır. Ülkemizde 500’ün üzerinde soğanlı bitki yaşamaktadır. Anadolu faunası, çoğu omurgasız (bunların yalnızca 5.727’si bilinmektedir) olmak üzere yaklaşık 60 ile 80.000 türü bünyesinde barındırmaktadır. Omurgalı türlerin sayısı da yüksektir. Anadolu, boz ayı, kurt ve pars, çakal, sırtlan ve ceylan gibi dünyadaki nadir türlerden bazılarına ev sahipliği yapmaktadır. Türkiye aynı zamanda açık kahverengi geyik, sülün ve vaşak gibi başka pek çok büyük memelinin de anavatanıdır. Türkiye aralarında fokların, balinaların, tırtak (Delphinus delphis), afalina (Tursiops truncates) ve mutur balığının (Phocoena phocoena) bulunduğu yaklaşık 20 deniz memelisine ev sahipliği yapmaktadır. Batı Palearktik Bölgedeki en önemli kuş göç yollarından ikisi Anadolu’dan geçerek, bu bölgeyi yılın çeşitli zamanlarında pek çok farklı kuş türünün evi haline getirmektedir. Türkiye’deki kuş türlerinin yarısı göçmen türlerdir. Türkiye aynı zamanda çok çeşitli balık türlerine sahiptir. Yaklaşık 450 tuzlu su ve 127 tatlı su balığı türü bulunmaktadır. Türkiye’deki göllerde halen çok sayıda endemik tür bulunmaktadır. Örneğin, alabalığın çok sayıda alt türü ve tekir balığının bir endemik türü olan inci kefali Van Gölünde bulunmaktadır. Orman ve diğer ormanlık alanların yüzölçümü, ülke topraklarımızın %27.2’sine ulaşmıştır Türkiye sulak alanlar bakımından zengindir ve 1 milyon ha’nın yani ülke toplam yüzölçümü alanının %1,6’sının üzerinde 250’den fazla sayıda sulak alana sahiptir. Ramsar sınıflandırmasına göre bunların 135’i Uluslar arası Öneme Sahip Sulak Alanlar olarak sınıflandırılmaktadır. Sulak alanlar, özellikle göçmen su kuşları için önemlidir.

Ülkemiz zengin biyolojik çeşitlilik ve bozulmamış doğal hayat yapısı bakımından Avrupa’ya kıyasla çok önemli bir konuma sahiptir. Ülkemizde geniş biyolojik çeşitlilik, zengin doğal hayat ve sayısız tabi nimet mevcut olmakla birlikte bunların büyük kısmı tehdit altındadır ve gelecekte daha büyük bir baskıyla karşılaşacaktır. Bunun ana nedeni, yanlış turizm, çarpık ve düzensiz kentleşme, bilinçsiz sanayileşme ve kırsal alanlarda düşüncesizce gerçekleştirilen bazı altyapı projeleri ve ekonomik faaliyetlerdir.

Evet, bu yazıda özellikle dikkat çekmek istenilen husus şudur: Ülkemizdeki bu zengin doğal hayatın ve geniş biyolojik çeşitliliğin korunması ve geliştirilmesi bir gerekliliktir. Bu gereklilik hem gelecek nesiller adına bir görevimiz, hem de kendi sağlıklı ve huzurlu yaşayışımız için elzem olan bir husustur.

Evimizde bunaldığımız zaman nereye çıkıyoruz? Elbette dışarıya. Şehirde bunaldığımız zaman nereye kaçıyoruz? Kırlara, ovalara ve ıssız dağlara. Bu değerleri korumazsak nasıl mutlu olacağız? Elbette olamayız. Öyleyse, zengin doğal hayatımızı ve geniş biyolojik çeşitliliği korumak ve gelecek nesillere bırakmak gereklidir. Bunun için başta ilgili kamu kurum ve kuruluşları olmak üzere herkese görev düşmektedir. Bu görevlerin yerine getirilmesinde, vatandaşlar ve sivil toplum kuruluşları da ilgili kurum ve kuruluşlara yardımcı olmalıdır.

Bu yazı boyunca insan şunu da ayrıca idrak ediyor. Zengin biyolojik çeşitlilik aynı zamanda sayısız nimet ve varlık demektir. Dikkat edilirse, hem bitki hem de hayvan türlerinin sayısı bile belli değildir. Yaklaşık rakamlarla ifade edilmektedir. Öyleyse, bu kadar nimeti var edeni ve bizlere sunanı görmemek ve inkar etmek de sanırım en büyük nankörlüktür. Bu husus da bir sonraki yazımızın konusu olacaktır İnşaallah. O yazıda, Rabbimizin (cc) bunca ve sayısız nimetlerini yalanlamak hiç mümkün müdür? diye soracağız ve “elbette mümkün değildir” diyeceğiz.

 

Ahmet Sandal

 

19-ANKARA – ANTALYA ARASINDAKİ BİR SEYAHATTE TEMAŞA EYLEDİKLERİM

Bu yazıyı bir dizüstü bilgisayarla, bir seyahat sırasında, bir otobüs içerisinde yazıyorum

Otobüsümüz seyir alıyor Ankara’dan Antalya’ya doğru. Ankara’dan itibaren, Maaşallah dedim. Yemyeşildi topraklar. Toprağın durumu genel olarak böyleydi. Hava durumuna gelince, bulutlu ama yağmur yok. Ne sıcak, ne soğuk derler ya! Aynen öyle. Şimdi biraz güneş çıktı. Bu arada otobüsümüz yük götürmekte olan iki kamyonu geçti. Ankara, Sivrihisar, Emirdağ yol ayrımından geçtikten sonra Afyon’a vardık. Otobüsümüz Sandıklı civarında bir yerde mola vermişti. Namazımızı Afyon Otogarı’ndaki mescitte eda ettik. Yemeği de Sandıklı İlçesindeki o mola yerinde yedik. Çok şükür. Hem namazı eda ettik, hem yemek yedik. Hem ruhumuzu doyurduk, hem bedenimizi. İkisi için Yüce Rabbime (cc) sonsuz şükrederim.

Otobüsümüz seyir halinde. Sağ tarafta sazlık, bataklık türünden küçük bir alan var. Otobüs geniş bir virajdan sonra Eldere Mevkiinden şimdi geçiyor. Karşı şeritten TIR’lar geliyor. Bu arada yol kenarlarının ağaçlandırılması beni oldukça mutlu etti. Bu çok güzel ve çok hayırlı bir hizmet. Çevre ve Orman Bakanlığı İl Müdürlükleri özellikle otoyol kenarları olmak üzere yollarımızı sağlı-sollu ağaçlarla donatıyorlar. Ankara’dan itibaren bunu bizzat müşahede ettik. Sivrihisar’dan sonra Afyon’a kadar yol boyunca kimisi boylu, kimisi boysuz yeni dikilmiş nice fidan gördük. Öyle sevindim ki, bu fidanlar yakında 10-15 metreyi bulacak dedim. Karşıda bir tepede Şanlı Türk Bayrağımız dalgalanmakta. Kasabanın girişinde, “İncesu Beldesine hoş geldiniz” yazmaktadır. Şu an güneş tekrar bulutların arasına girdi. Karşı dağın yamaçları da yemyeşil. Yamaçlara varmadan aradaki ova da yemyeşil. Ekinler kimi yerde 25-30, kimi yerde daha fazla büyüklüğe ulaşmış. Otobüsün içinden öyle görünüyor. Yakına gelsek belki daha farklıdır boyları.
Seyahat ettiğimiz yola gelince. Çift yol. Yol oldukça bakımlı. Buna da maşallah dedim. Yolun çift yönlü olması ve bakımlı olması güvenlik ve konfor için çok önemlidir. Şimdi gözüme yanı başımızda uzanan demiryolları takıldı. Demiryolları da bir Ülkenin refahı ve gelişmesi için büyük önem taşır. TCDD 150. Yıl hatıra ormanı yazan levhayı okudum. Hatıra ormanı kurmuşlar. Bu da güzel. Sanırım uzakta bir yerleşim yeri var. Neresi acaba? Şimdi anlarız. Girişinde bir tanıtım levhası elbette vardır. Evet, şimdi gördüm levhayı. Burası Keçiborlu’ymuş. Otobüsümüz Keçiborlu İlçesine girmeden kenarından geçiyor. Demek ki, Afyon İl sınırlarını geçmişiz. Burası Isparta İlimize bağlı şirin ve küçük bir yer. Sağımızda bir Camii var. Camii’nin yaklaşık 20-25 m yanında bir Lise var. Çok Programlı Lise diye okul levhasını okuyorum. Camii ve Okul’un önemini anlatmaya izah var mı? Her ikisi de elzemdir. Her ikisi de gençlerimiz başta olmak üzere tüm İnsanımızı eğiten ilim-irfan yerleridir. Burdur tarafına doğru döndü otobüsümüz. Çok uzaktan Burdur Ovası ve Gölü gözükmekte şimdi. Yine maşallah diyorum. Çünkü Burdur Ovası da yemyeşil. Yeşillik toprağa ne de güzel yakışıyor. Nasıl ki, kadına ziynet eşyası yakışıyorsa, toprağa da yeşillik yakışıyor.
Çok uzakta başları karlı dağlar görülmekte. Sanırım bu sıra dağlar Toroslar olacak. İşte o Torosların arkasında Akdeniz var. İşte O Torosların arkasında Akdeniz’in İncisi Antalya var. Antalya’ya “inci” dedim, ancak, beton yığını olması da bir gerçek. İnci sözünü şundan dolayı söyledim. Ülkemizin turizminde önemli bir yere sahip olduğu için “incidir.” Bir de beton yığınları olmasa, daha da iyi olacaktı ya!
Şu an Isparta – Burdur Kavşağındayız. Yanımdaki kişi buranın adının Baladız Kavşağı olduğunu söylüyor. Tepemizde küme küme bulutlar, bir yerlere doğru yığılmakta. Yağmur yakındır sanırım. Tam kavşakta terk edilmiş bir taşocağı alanı var. Çok çirkin bir görüntü oluşturuyor. Sanki dağı oymuşlar gibi büyük bir boşluk halinde duruyor.
Evet otobüsümüz ilerliyor. Allah nasip eylerse yarım saate kalmadan, 15-20 dakika içerisinde Burdur’da oluruz. Sonra da iki saat sürmez Antalya’ya varırız İnşaallah. Burdur Gölü de şu an net olarak ovada görünüyor. İşte bu Gölü de korumak gerek. Burdur’da askerlik yaptığım aklıma geldi. Tamı tamına aradan 18 yıl geçmiş. Sene 1993, bu şehirde askerdim. Tevafuktur, askerliğim de bir Nisan ayında başladı. Bu yolculuğum da Nisan ayında gerçekleşiyor.
Evet, otobüs içerisinde seyahat halindeyken yazdığımı bu yazımı burada bitiriyorum. Bir köşe yazısı hacminde yazdım. Fazla uzatıp da sizi yormak istemem. Bu yazı boyunca özellikle Ülkemizin güzelliklerine ve yeşil tabiatına dikkat çektim. Bu yazdıklarımdan sonra şu iki hususta kâlplerde bir kıpırdama ve zihinlerde bir uyanma olursa kendimi bahtiyar hissederim. 1- Ülkemiz çok güzel yeşiliyle, havasıyla, suyuyla eşsiz güzelliktedir. Bunu idrak etmek değerini bilmek ve Vatanımızı çok sevmek gerek. 2- Bunca nimetleri ve bunca güzellikleri bize bahşeden Allah’a sonsuz kere şükretmek gerek. Burdur Şehir Tabelasında nüfusun 78 bin küsurat yazan tabelayı gördüm ve yazımı noktaladım. (Dizüstü bilgisayarımın şarzının bitmesine de 39 dakika kalmış. Şimdi yazımı otobüs içerisinden internetten göndermek üzereyim. Bu teknolojiyi yaşamak da çok güzel ve bu da ayrı bir şükür gerektirir)
Tarih:21.04.2011, Ankara-Antalya arasında seyahatte

 

Ahmet Sandal

 

20-EKOLOJİ Mİ EKONOMİ Mİ?

Çevre koruma ve geliştirme konusuyla bilfiil iştigal ettiğim 20 yıldan beri, en çok karşılaştığım söz işte budur: “Ekoloji mi, ekonomi mi?” “Çevre mi, sanayi mi?” Birileri sanki, “ekoloji ve ekonomi”, “çevre ile sanayi” birbirine rakipmiş gibi düşünüyor. Ya da öyle gösteriyor. Birileri insanı “ekoloji ve ekonomi” arasında tercihe zorluyor. Buna hiç gerek yok.

Bu durum şuna benziyor. “Su mu, ekmek mi?” “Ruh mu, beden mi?” “Yâr mı, ser mi?” “Devlet mi, Millet mi?” “Dünya mı, ahiret mi?” Bunun gibi birçok misal vermek mümkündür. Bu karşılaştırmaların pratikte hiçbir faydası yoktur. Bu sözlerde insan düşünmeye mi çağrılıyor, yoksa tercihe mi çağrılıyor? Eğer düşünmeye çağrılıyorsa bir mahzuru yoktur, ancak tercihe çağrılıyorsa, bunda bir mantık olmadığı çok açıktır. Çünkü, “ruhla beden, devletle millet, dünya ile ahiret, su ile ekmek, ekoloji ile ekonomi” birbirinin alternatifleri değildir.
Yukarıdaki misallerde sunulan her iki tercih de, insan için “olmazsa olmaz” önemdedir. Her ikisi de hayat için gereklidir. Hiçbirinden vazgeçilemez. Bir hayat bunlarsız düşünülemez. İnsanın insan olması için ikisi de gereklidir. İkisinden birisi diğerine tercih edilemez. Her ikisi de lazımdır ve üstelik birbirlerine rakip ve alternatif de değildir bunlar.
Bu yazıdaki konumuz itibariyle, “ekoloji mi, ekonomi mi” dediğimizde bunlar da insan için mutlak öneme sahiptirler. Her ikisinden de vazgeçilemez. Her ikisi de hayat için gereklidir. İnsanların mutlu, huzurlu ve müreffeh hayat sürmeleri için hem ekoloji yani çevre ve tabiat gereklidir, hem de sanayi, ticaret, imar ve inşaat faaliyetleri gereklidir.
Ekoloji ruh ise, ekonomi bedendir. “Ruh ve beden, her ikisi de insanı insan edendir.” “Ekoloji ve ekonomi bir Ülkeyi huzurlu ve müreffeh kılandır.” Güzel bir söz vardır: Ne yârdan vazgeçerim, ne serden. Aynı bunun gibi biz de ne çevreden vazgeçmeliyiz, ne de sanayiden.
Bu açık gerçeğe rağmen, bu iki gerekli hususu birbirine rakip ve alternatif göstermek, çevre korunacak diye tüm ekonomik faaliyetlere karşı olmak ya da illa da ekonomik faaliyet gerçekleştirilecek diye çevre değerlerine ve tabiat varlıklarına ehemmiyet vermemek mantıkla ve iyi niyetle bağdaşmaz.
Ekonomik faaliyetler az ya da çok çevre değerlerine, suya, havaya, toprağa, ormana, denize, ovalara, ağaçlara ve diğer çevre değerlerine etkide bulunacaktır. Bu kaçınılmazdır. Burada önemli olan “sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma” kavramı doğrultusunda hareket etmektir.   
Ekolojik değerler aynı zamanda ekonomik faaliyetlerin gerçekleştirildiği bir kaynaktır. Bu kaynağın hor kullanılması ve gelecek nesillerin haklarının gözardı edilmesi telafisi imkansız zararlara neden olabilir. Öyleyse, ekoloji ve ekonomi birbiriyle aynı düzlemde buluştuğunda, daha açıkçası bir ekonomik faaliyet için, mesela bir fabrika yapımı için, toprak, su ve hava gibi değerlere etkide bulunulacaksa “sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma” gündeme gelmelidir. Bu iki kavramın ne manaya geldiği, 2872 sayılı Çevre Kanununda şöyle tarif edilmiştir. Sürdürülebilir çevre: Gelecek nesillerin ihtiyaç duyacağı kaynakların varlığını ve kalitesini tehlikeye atmadan, hem bugünün hem de gelecek nesillerin çevresini oluşturan tüm çevresel değerlerin her alanda (sosyal, ekonomik, fizikî vb.) ıslahı, korunması ve geliştirilmesi sürecini ifade der. Sürdürülebilir kalkınma: Bugünkü ve gelecek nesillerin, sağlıklı bir çevrede yaşamasını güvence altına alan çevresel, ekonomik ve sosyal hedefler arasında denge kurulması esasına dayalı kalkınma ve gelişmeyi anlatır.
İşte “ekoloji ve ekonomi” aynı düzlemde buluştuğunda gösterilmesi gereken hareket tarzı “sürdürebilirlik” noktasında kendisini göstermektedir.
Yazımızı şu netice ve değerlendirme ile bitirelim: “Ekoloji ve ekonomi birbirine rakip ve alternatif değildir. Her ikisi de elzemdir. Ekoloji ve çevre sağlıklı ve huzurlu bir hayat için şarttır. Ekonomik çıkarlar için ekoloji feda edilemez. Bilinçli ve dengeli bir kalkınma, başta ekolojik değerlere saygıyı gerektirir.”

 

Ahmet Sandal

 

21- BELEDİYELERE BİR ÖNERİ: ÇEVRE ŞUURU İÇİN DÜŞÜNDÜRÜCÜ SÖZLER

Şehirlerde yaşayan insanların muzdarip olduğu çeşitli meseleler vardır. Bu meseleler hayat pahalılığından tutun da, eğitim, sağlık ve benzeri alanlarda kendini gösterir.

Bu meselelerin yanında çevre meseleleri vardır ki, bu da şehirli insanı oldukça menfi bir şekilde etkiler. Öyle etkiler ki, su, hava, gürültü, görüntü, katı atıklar, çöpler, yeşil alanların azlığı, tarım topraklarının betonlaşması ve benzeri çevre meseleleri şehirli insanın huzuru ve sükununu bozar ve hayattan aldığı lezzeti azaltır. Bu meselelerin önlenmesi için herkese görev düşmektedir. Çevre meseleleri çok kapsamlı olduğu için görev yalnızca kamu kurumlarından beklenmemelidir. Sivil toplum kuruluşları bu hususta, çözüm noktasında öncü olmalıdır. Çevre meselelerinin bir diğer özelliği de yerel düzeyde ortaya çıkmasıdır. İşte yerel düzeyde ortaya çıkan bu meselenin çözümü de yerelde olmalı ve belediye yönetimleri çevre meselelerinin çözümünde aktif davranmalıdır.
Çevre meselelerinin çözümünde aktif olması gereken belediyelerin yapmaları gereken ilk iş, çevre konusunda vatandaşları şuurlandırmak olmalıdır. Vatandaşlar ne kadar şuurlu olursa, çevre meseleleri o kadar az olur. Vatandaşlar çevre konusunda şuurlandıkça, mesele kaynağında önlenir. Çevre meselelerinin çözümü konusunda yetkili ve görevli idareler (başta belediyeler) işte bu noktadan hareket ederek, şehirde yaşayan vatandaşlarda çevre şuuru oluşturmaya azami gayret göstermelidir.
Bu hususta, belediye yönetimlerinin yanında, çevre şuurunun oluşturulmasında başta ailelere büyük sorumluluklar düşmektedir. Ayrıca, örgün ve yaygın eğitim kurumlarının da görev ve yükümlülükleri vardır. Basın-yayın ve kitle iletişim araçlarının yöneticileri de bu hususta üzerine düşeni yapmalıdır. Gönüllü çevre kuruluşlarının çevre bilinçlendirmesinde büyük rolleri vardır. Belediye yönetimleri de bu sayılan kitle ile irtibata geçerek çevre şuuru için çalışma gerçekleştirebilir.
Peki, belediye yönetimleri şehirde yaşayan vatandaşlarda çevre şuuru oluşturmak için başka neler yapmalıdır? Çevre şuuru konusunda neler yapılabilir diye düşündüğümüzde, “akılda kalacak sözlerin” şehrin muhtelif yerlerine, özellikle trafiğin yoğun olduğu ana caddelerdeki duvarlara asılması, hatta gerekirse ışıklı reklam ve tanıtım panolarında kısa ve veciz sözlerin sabah-akşam gösterilmesi fayda sağlar.
Mesela, aşağıdaki sözlerin bu hususta dikkat çekici olduğunu düşünüyorum. Bu sözler, şehir insanını çevre üzerine düşündürmeye sevkedebilir. Burada şunu belirtmekte fayda var. Yılda bir kez ve özellikle 5 Haziran Dünya Çevre Günü dolayısıyla asılan pankart ve afişler çok fazla etkili olmuyor. Yılda bir kez, birkaç gün asılan sözler mutad ve adetten sözler gibi okunup geçiliyor. Halbuki bu sözler gerekirse aylarca, yıllarca asılması ve şehir insanının dikkatine sunulması gerekir.
Bu yazıyı hazırlarken bir anda aklıma gelen çevre üzerine düşündürücü bu sözleri belediye yönetimlerine şehrin muhtelif yerlerine asmaları için tavsiye ediyorum. Bu sözler aşağıda yer almaktadır. Belediye yönetimleri illa da, bu sözleri asmak ve şehrin insanına sunmak zorunda değildir. Kendileri de bu noktada çalışma yapabilir, hatta bir yarışma düzenleyebilir ve yarışmada dereceye giren sözleri de şehrin işlek caddelerinde sergileyebilir. Burada önemli olan çevre üzerine düşündürecek sözlerin akılda kalacak ve dikkat çekecek özellikte olmasıdır. Hatta şiddetli bir şekilde uyaracak özellikte olmalıdır.

İşte, belediye yönetimlerine şehrin işlek caddelerinde duvar ve panolara asmaları için birkaç uyarıcı söz:
1-"Sen çevreyi pis edersen, çevre de gün gelir pes eder."
2-"Çevre için zahmete katlanmayan, gün gelir felakete katlanır."
3-“Çevre sana ait değil, sen çevreye aitsin.”
4-“Toprağa, dağa, ovaya atarsan plastik, alarm saati geri sayar tık, tık, tık.”
5-“Çevreyi korumak için çekmezsen çile, kavuşamazsın çiçeğe, güle.”
6-“Çevre sorununu düşünmeyenler, kendi sonunu da düşünmüyor demektir.”
7-“Çevreye karşı davranışın kaliteni gösterir. Çevreyi korursan medenisin, korumazsan yabanisin.”
8-“Bu dünya, bu tabiat yalnızca bir nimet değil, aynı zamanda bir emanettir. Emanete hain olma.”
9-“Çevreyi gözün gibi koru, ondan sonra gözün bayram etsin.”
10-“Hava, su, toprak, orman ve ağaç, hepsi de korunmaya muhtaç. Sen muhtaçlara yardım edersen, Allah da sana yardım eder.”

 

Ahmet Sandal

 

22- YİNE GELDİ HASAT MEVSİMİ YİNE ANIZ YAKACAK BAZI ÇİFTÇİLER

Ülkemiz genelinin ve özellikle de Kahramanmaraş’ımızın yaz aylarında karşılaştığı önemli çevre sorunlarından birisi de cahil çiftçilerin yaktıkları ve binlerce böcek, kertenkele, kelebek, çekirge ve benzeri hayvanların ölümüne sebeb oldukları anız yangınlarıdır. Bu anız yangınları yalnızca hayvanların ölümüne mi sebeb olmaktadır. Elbette hayır!

Anız yangınları “toprağın mineral yapısını ve dengesini” de bozmaktadır. Anız yangınları biyoçeşitliliği tahrip etmektedir. Anız yangınları “orman yangınlarına” da neden olmaktadır. Anız yangınları “ekolojik denge” için büyük bir tehdittir. Anız yangınları “trafik kazalarına” dahi neden olabilmektedir.

Anız yangınlarının bunca tehdit ve tehlikelerine rağmen, her hasat mevsiminde, bölgeden bölgeye değişen aylar içerisinde kendisini hissettirmektedir. Bu sorun bazı bölgelerde, örneğin, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde Haziran-Temmuz döneminde, Doğu Anadolu Bölgesinde ise Temmuz-Ağustos döneminde yoğun bir şekilde kendisini göstermektedir.

Kahramanmaraş’ımız Akdeniz bölgesinde yer almakta olup buğday, nohut, mercimek gibi ürünler Haziran-Temmuz döneminde hasat edilmektedir. Memleketimizde bu ürünlerin hasadı başladı. Bu hasat başladığına göre anız yangını mevsimi de başlamış demektir. Gerçekten de İlimizde mevsimin ilk anız yangını haberi geldi. Haber46.com.tr sitemizin dünkü (14.06.2010) haberine göre, “Kahramanmaraş-Kayseri karayolu üzerindeki yaklaşık 200 dönümlük tarlada çıkan anız yangını, trafikteki sürücülere zor anlar yaşattı.”

Bu büyük sorunun nasıl giderileceği sorusuna cevabı vermeden önce yazımın başlığına dikkat çekerim. Yazımın başlığı ne? “Yine geldi hasat mevsimi, yine anız yakacak “bazı” çiftçiler.” Evet, burada tırnak içerisinde yazdığım yazı başlığı içerisindeki “bazı” kelimesinin muhtevasını açıkça belirtmeliyim. Bazı çiftçiler derken, “cahil çiftçiler”i kastediyorum. İşin çözümü bu iki kelime içerisinde saklı. Bu husustaki cehaleti gidermek gerekir. Çiftçileri eğitmek gerek. Çiftçiler atadan-dededen-babadan gördükleri yöntemlerle bu anız yakma işinin “toprak için yararlı olduklarını” sanıyorlar. Bu büyük bir cehalettir. İşte çiftçilerdeki bu cahilliği gidermek için eğitim gerekir. Anız yangınları toprağa zarardır. Bunu anlatmak gerekir.

Bu cehaletin giderilmesi yanında, çiftçilere şu hususta da eğitim ve bilinçlendirme sağlanmalıdır. Anız yangını sırasında, “ateş içerisinde kalan, kertenkeleden çekirgeye, karıncadan kelebeğe kadar binlerce hayvanı düşünmesi gerektikleri” ve “bu hayvanların ölümlerinden sorumlu oldukları” noktasında vicdanlarına hitap edilmesi gerekir. Bence bu hususta, üç kurum ve kuruluş işbirliği etmelidir. Birinci olarak Tarım Bakanlığı çiftçileri yoğun bir şekilde eğitmelidir. İkinci olarak Çevre ve Orman Bakanlığınca bu hususta, ekolojik dengenin korunması için gerekli takip ve denetim çalışmaları üst seviyede sağlanmalıdır. Ayrıca, Diyanet İşleri Başkanlığı, anız yangınlarının zararları konusunda ve bunun büyük bir vebal olduğu konusunda imamları aktif bir şekilde yönlendirmeli ve imamlar da çiftçileri bu hususta uyarmalıdır.

Çok önemli bir görev de Milli Eğitim Bakanlığına da düşüyor. Anız yangınlarının ciddiyet ve önemi çocuklara derslerde aktif ve yoğun bir şekilde, özel olarak anlatılmalı ve çocuklar da babalarını ve büyüklerine bu hususta uyarmalıdır.
Tarım ve Köyişleri Bakanlığına anız yangınlarının önlenmesi konusunda başka bir görev daha düşüyor. O da şudur:

Biçerdöverlerin ekin sapını köke oldukça en yakın yerden biçmesini sağlayan ekipmanların geliştirilmesi ve bu ekipmanların kullanılmasının zorunlu hâle getirilmesi gerekir. Bu da anız yakan çiftçiler için caydırıcı bir önlem olacaktır.
Bu hususta son olarak şunu belirtmek istiyorum. Anız yakmak 2872 sayılı Çevre Kanununa ve diğer ilgili Kanunlara göre, zaten yasak olan bir eylemdir. Bu hususta, yani anız yangınlarının önlenmesi hususunda, Çevre ve Orman Bakanlığınca ve Tarım ve Köy İşleri Bakanlığınca takip ve denetimler mevzuat dahilinde yapılmaktadır. Ancak, buna rağmen sorun bir türlü giderilemiyor. Neden? Bu noktada şu soru önem kazanıyor. Anız yangınlarının önlenmesi konusunda, mevzuat ve ilgili hukuki düzenlemeler acaba yeterli midir? Elbette değildir. İşte bu hususta hukuki bir boşluk. İşte bu hususta uygulamada görülen bir zaafiyet. Bilinmektedir ki, “anız yangınlarının sorumluları çoğunlukla tespit edilemiyor.” Bunun sebebi de, çiftçi kimsenin görmediği bir vakitte kibriti çakıyor ve anızı tutuşturuyor. Ondan sonra çekip evine gidiyor. “Sorumluyu bul bulabilirsen.” Anız yangınları konusundaki takibatlar yetersiz kalıyor. Bu şekildeki bir çaresizlikten kurtulmak için, şu önlemin faydalı olabileceğini düşünüyorum. Tarlasında anız yangını vuku bulan çiftçiye, bu yangını en kısa süre içerisinde (mesela 15 gün içerisinde) Tarım ve Köyişleri Bakanlığına ya da Çevre ve Orman Bakanlığı taşra teşkilatına “bildirimde bulunma zorunluluğu” getirilebilir. Bu durumda, çiftçiyi şu iki husus düşündürecek ve anız yangını konusunda caydırıcı olacaktır. 1- Anız yangının toprağı işleyen çiftçi tarafından çıkartıldığı tespit edilemezse bile, çiftçiye anız yangınını bildirmediğinden dolayı ceza verilebilecektir. (Anız yangınına neden olan çiftçiler büyük ihtimalle gidip de “tarlamda anız yangını olmuştur” diye bildirimde bulunmayacaktır) 2- Anız yangınını bildirimde bulunacağının farkında olan çiftçiler kolay kolay o anızı yakmaya da cesaret edemez.

Bu önerimle birlikte yazımı sonlandırıyorum. Dilerim anız yangınları konusunda etkili tedbirler getirilir de, bundan sonra bu sorun gündemi bu kadar fazla işgal etmez.

 

Ahmet Sandal

 

 

23-KAHRAMANMARAŞ İLİ’NİN ÇEVRE SORUNLARI AÇISINDAN GENEL GÖRÜNÜMÜ

 

Sırtını Ahır Dağı’na dayamış, ellerini bereketli Maraş Ovası’na uzatmış, bağrında Maraş’ın yiğit insanını yetiştirmiş ve yüzünü İslâm’ın Kutsal Mekanlarına çevirmiş Şirin Kent Maraş’ımızın güzellikleri saymakla bitmez. Tarihte “arslanlar şehri” olarak adlandırılan Maraş’ımızın geçmişi Hititlere kadar uzanmakta, Romalılar, Bizanslılar’ın yönetiminden sonra bu topraklar Hz. Ömer zamanında İslâm Devleti’ne katılmıştır. 14. yüzyılda Dulkadir Beyliği 200 yıl kadar Maraş ve çevresine hakim olmuştur. Bu beyliğin hakimiyetinden sonra, Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlı Devletine bağlanmıştır. Maraş tarihindeki altın sayfalardan birini 1. Cihan Harbinden sonra yazdırmış ve “Kahramanlık” unvanına hak kazanmıştır. Birinci Cihan Harbinden sonra Osmanlı Devletini parçalamak için iştahlanan Batılı Zorba Devletler, Yurdumuzun çeşitli yerlerini işgal etmişler, bu işgaller sırasında, Fransızlar güzel Maraş’ımızı Ermenilerle birlikte talan etmeye, yakıp yıkmaya çalışmış, ancak, bunda muvaffak olamamış, Sütçü İmam’ın ateşlediği bağımsızlık ve kurtuluş kıvılcımı ile düşmanlarını, el ve gönül birliğiyle yenmeyi başarmış ve Kahraman olarak anılmaya başlanmıştır.

Şirin Maraş’ımız hakkında kısaca bilgi verdikten sonra, konumuzu (yani Kahramanmaraş İli ve Çevre Sorunlarını) siz değerli Kentmaraş sitesi ziyaretçilerine sunalım. Önce Kahramanmaraş’ın çevre zenginliklerine göz atalım.

 KAHRAMANMARAŞ’IN ÇEVRE ZENGİNLİKLERİ

Kahramanmaraş İli Çevre değerleri açısından oldukça zengindir. İlimizin topraklarının büyük kısmı Akdeniz bölgesinde yer almasına rağmen, kuzey kesiminde Doğu Anadolu Bölgesi, güneyinde ise Güneydoğu Anadolu Bölgesi iklim ve coğrafya şartları geçerlidir. Üç bölgenin özelliklerini taşıması çevre açısından oldukça güzellikler ve zengin değerler sağlamaktadır. Kahramanmaraş’ın doğal zenginlikleri olarak bir çırpıda, ormancılık, akarsular, yeraltı suları, tarım potansiyelini sayabiliriz. Bu potansiyeli heba etmeden yararlı ekonomik faaliyetlere çevirmek, sanayileşmek, ancak, tüm bunların yanında çevreyi geliştirmek, korumak ve çevre kirliliğini önlemek her Maraşlı’nın hedefi olmalı, bu amaç doğrultusunda çalışılmalıdır.

Amaç, bu olumlu özelliklerine karşın, Kahramanmaraş’ımızın çevre değerlerini bozan, güzelim havasını, suyunu bozan, kentin sükunetini ortadan kaldıran ve şehri çirkinleştiren bazı faaliyetler yok değil. Kahramanmaraş’ın ekonomik yapısının gelişmesi, özellikle sanayi sektörünün atılım yapmasının bazı çevre değerleri üzerinde tesir yapması normal görülmeli, ancak çevre konusunda gereken tedbirler gecikmeksizin alınmalıdır. Zira, iş işten geçtiğinde, ya eski çevre değerlerine, temiz hava, bol suya, sakin ortama tekrar kavuşmak mümkün olmayacak, ya da bu değerleri elde etmek için büyük parasal kaynaklar ve çabalar gerecektir. Bu nedenle, çevre konusunda gerekli çalışmalar ihmal edilmemelidir.

 KAHRAMANMARAŞ’IN ÇEVRE SORUNLARI

İl Merkezi başta olmak üzere, İlimiz dahilinde çeşitli çevre sorunları yaşanmaktadır. Bunları aşağıda görmeden önce, Çevre Bakanlığının yayınlamış olduğu, “Çevreyi Öncelikle Etkileyen Bazı Sanayiler ve Temel Sektör Faaliyetleri” kitabındaki bilgilere göre, İlimizin genel durumunu ele alalım:

Bu kitaptaki listeye göre, Kahramanmaraş İl genelinde, çevreyi öncelikle etkileyen 10 adet sanayi tesisi bulunmaktadır. Bu tesisleri sıralayacak olursak; 1 adet Kağıt-Karton Fabrikası, 1 adet termik santral, 1 adet şeker fabrikası ve 7 adet mezbaha. Bu tesislere ilave etmek gerekecektir. Zira, Kahramanmaraş’taki Tekstil Endüstrisi, yalnızca ipliği ve ham pamuğun işlenmesine dayalı olmaktan çıkıp tekstil boya endüstrisi de gelişmektedir. Bu da önemli kirlilik çeşididir.

1 - Hava Kirliliği: İlimizin birinci öncelikli çevre sorununun şehir merkezindeki, özellikle kış aylarında görülen yoğun hava kirliliği olduğunu söyleyebiliriz. Gerçekten de, kış aylarında, sabah vakitlerinde şehrin üzerine çöken kesif sis ile birlikte atmosferdeki kirliliği (Kükürtdioksit SO2, askıdaki katı maddeyi PM) gözlemek mümkündür. Zaten, hava kirliliği konusunda yayınlanan Bakanlık (Çevre Bakanlığı, Enerji Bakanlığı) genelgelerinde Kahramanmaraş’ın hava kirliliğinde birinci öncelikli iller arasında yeraldığı görülmektedir. (Ancak, son yıllarda kömür denetimlerinin yaygınlaşması ve ithal kömür kullanımının artmasıyla Kahramanmaraş İl Merkezi ve genelinde hava kirliliğine yol açan SO2 ve PM’nin düştüğü söylenebilir.) Son yıllarda kirliliğin artmasında, İl’deki sanayi faaliyetlerinin gelişmesi kadar, kentin yerleşik konumunun da etkili olduğu açıktır. Zira, İl Merkezi Ahır Dağının eteklerinde kurulu olup hava akımı bakımından da kuzey kısmının kapalı olması, şehrin rüzgara açık yerlerinde de plansız bir biçimde bazı binaların yapılmış olması, bu binaların arasında hava akımını sağlayacak aralıkların olmaması hava kirliliğini artırıcı etkendir. Ayrıca, İl’de hava kirliliğine yol açan bir başka etken de, konutların ısıtılmasından (yakma sistemi ve yakıtlardan) ve motorlu taşıt trafiğinden kaynaklanmaktadır. Bu konuda da, ciddi denetim uygulanıp egzoz gazı ölçümlerinin yapılması gerekir.

2 - Gürültü Kirliliği: Bu kirlilik kapsamında, şehir merkezinde egzozundan oldukça fazla ses çıkararak trafikte seyreden sepetli motosikletleri ve denetimsiz olarak sokak ortalarında yapılan düğün, nişan töreni gibi eğlenceleri, sokak aralarında satış yapan seyyar satıcıları sayabiliriz. Gürültü kirliliğini azaltmak üzere, şehrin ana arterlerine sepetli motorsikletlerin girmesi yasaklandığında bu sorunun bir nebze çözüme kavuşacağı söylenebilir.

3 - Su Kirliliği: Su kirliliği bakımından da, sanayi atıklarına muhatap olan Erkenez Çayı ve Aksu Irmağı hergeçen gün kirlenmektedir. Öte yandan yüzeysel su kaynakları (Sır, Menzelet, Kartalkaya, Ayvalı, Barajları gibi) bakımından oldukça zengin olan, hatta bu kaynakların bazılarının (Kartalkaya Barajı gibi)şehir içme suyu olarak da kullanıldığı dikkate alınarak, bu değerlerin şehir kanalizasyon atıklarına, sanayi atıklarına maruz bırakılmaması gerekir.

4 - Tarım Topraklarının Azalması: Şehir merkezinde önemli bir kirlilik türü de, 1. sınıf tarım topraklarının sanayiye açılmasıdır. Bu konuda ciddi tedbir alınarak şehir sanayisinin çorak araziye kaydırılması icap eder.

5 - İl ve İlçe Merkezlerinde Yeşil Alanların Az Olması: İl genelinde yeşil-ormanlık alanların miktarının iyi düzeyde olmasında karşın, il ve ilçe merkezlerinde yoğun ve dinlendirici yeşil alanları, parkları ve bahçeleri görmek mümkün olamamaktadır. Örneğin, Kahramanmaraş şehir merkezinde park ve bahçe sayısının istenen ve özlenen düzeyde olmadığı söylenebilir. Bu durum Kahramanmaraş İline bağlı ilçe merkezlerinin birçoğu için de geçerlidir.

6 – Katı Atıklar:İl genelinde katı atıkların depolanması ve düzenli çöp alanların oluşturulması noktasında büyük sorunlar yaşanmaktadır. Bu kapsamda, Kahramanmaraş Şehir Merkezi’nin çöplerinin Erkenez Çayı civarına düzensiz olarak döküldüğü, Pazarcık İlçe Merkezi’nin çöplerinin ise Malatya yolu üzerinde ağaçlık alana döküldüğü belirtilebilir. Bu tür depolama şekli vahşi depolama olarak adlandırılmakta olup bu soruna acil çözüm bulunması gerekir.

7 – Anız Yangınları:Ülkemizin birçok ilinde sorun olarak varlığını özellikle hasat mevsiminde hissettiren bu sorun, biyoçeşitliliğin tahribine ve tarım toprağının özelliğinin bozulmasına neden olmaktadır. Buna rağmen, Kahramanmaraş İli’nde, özellikle Temmuz-Ağustos döneminde anız yangınları görülmektedir. Bu sorunun giderilmesi için çiftçilerin eğitilmesi ve biçerdöverlerin ekin sapını köke oldukça en yakın yerden biçmesini sağlayan ekipmanların geliştirilmesi gerekir.

8 – Başka Çevre Sorunları:Bunların dışında caddelere gelişigüzel atılan çöpleri, bilinçsiz vatandaşların yollara tiksindirici bir biçimde tükürmeleri çevre sorunu olarak belirtilebilir.

KAHRAMANMARAŞ’IN ÇEVRE SORUNLARINA
ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

1 – Kararlı ve gecikmeksizin yapılan denetimler: Hem Valilik ve hem de Belediye Yönetimleri çevre konusuna özel önem vererek denetim yapmalıdır.

2 – Şehir merkezlerinin atıksu arıtma tesislerine kavuşturulması: Bilindiği kadarıyla Kahramanmaraş merkez ilçe başta olmak üzere kanalizasyon atıkları doğrudan doğruya alıcı ortama verilmekte, herhangi bir arıtma işlemine tabi tutulmamaktadır. Bu durumda, akarsu ve çayların kirlenmesi gündeme gelmektedir. Bunun için, özellikle İller Bankası kaynakları ve Çevre ve Orman Bakanlığının teknik desteği sağlanarak su kirliliği bakımından kurulması gereken altyapı tesisleri biran önce kurulmalıdır.

3 – Ağaçlandırma çalışmaları: Şehir etrafında yeşil kuşak oluşturulmalıdır. Böylece, huzurlu ve sakin ortam sağlanmalıdır. Bu konuda özellikle Belediyelere ve vatandaşlara büyük görev düşmektedir.

4 – Halkın bilinçlendirilmesi için eğitim ve yayın faaliyetleri: Çevre konusunda halkın bilinçlendirilmesinin önemi büyüktür. Bu nedenle eğitim ve yayın faaliyetlerine ağırlık verilmelidir. Bu hususta da halkla birebir diyalogları olan belediye yönetimlerine büyük görevler düşmektedir.

SONUÇ:Kahramanmaraş’ın çevre değerlerinin bozulmaması, zengin çevre varlıklarının hergün artması dileğimizdir. Bunun için herkese görev düşmektedir. Zira, çevre konusu herkesi ve her vatandaşı ilgilendirmektedir. Yaşamı derinden etkilemektedir. Bunun için hem Kamu’nun hem de özel sektörün duyarlı olup, konuya bilinçli yaklaşması gerekir.

Ahmet Sandal

24-PAZARCIK İLÇE MERKEZİNDE VE KÖYLERİNDE KATI ATIK SORUNU ÇÖZÜLMELİDİR

Ülkemizin genelinde katı atık sorunu mevcuttur. Katı atıklar çoğunlukla gelişigüzel ve vahşi depolama şeklinde tabiata bırakılmaktadır.

Katı atık sorunu Ülkemiz genelinde mevcut olduğu gibi Pazarcık İlçe merkezi ve köylerinde de mevcuttur. Bu sorun üzerine herkes üzerine düşen görevi yapmalı ve çözümü için çaba göstermelidir. Sorunu çözmek için onu tanımak gerek. Gelin sorunu önce tanıyalım. Katı atık nedir? Katı Atıkların Kontrolü Yönetmeliğinde katı atık şöyle tanımlanmaktadır. Katı atık, üreticisi tarafından atılmak istenen ve toplumun huzuru ile özellikle çevrenin korunması bakımından, düzenli bir şekilde bertaraf edilmesi gereken katı maddelerdir.



Ülkemizde günlük kişi başına ortalama 1 kg katı atık oluşmaktadır. Pazarcık İlçe merkezinin nüfusu 30000 civarında olduğuna göre, İlçe merkezinde günlük 30 ton civarında atık oluştuğu söylenebilir. (Yaz aylarında gurbetçilerle birlikte Pazarcık İlçe Merkezinin nüfusu daha da artmaktadır. Buna rağmen bu 30 ton rakamını ortalama miktar olarak almaktayız) Pazarcık İlçe merkezinde Bu 30 ton evsel atık nere gitmektedir. Hemen söyleyeyim: Pazarcık İlçesi Bağdını Sağir Mahallesi Aksu Yolu civarındaki tarlalara gelişigüzel dökülmektedir. Bu 30 ton evsel atığın içinde, yalnızca tehlikesiz atıklar olsa, belki de bu kadar olayı büyütmeyiz ve düzenli depolama sahası yok, Belediye de kendisine göre bir çözüm bulmuş deriz geçiştiririz. (Esasında, bir İlçede düzenli depolama sahası olmasa dahi, katı atıklar bu kadar başıboş bir vaziyette bu şekilde dökülemez) Evet, Pazarcık İlçesindeki katı atıkların gelişigüzel bir şekilde tabiata bırakılması geçiştirilecek bir konu değildir. Üzülerek ifade etmek gerekir ki, Pazarcık’taki bu 30 ton katı atığın içerisinde pili var, plastiği var ve başka zararlı atıklar da var. Şunu da üzülerek ifade etmeliyim ki, Pazarcık İlçesinde tıbbi atıkların nere döküldüğü ya da kurallara uygun bir şekilde bertaraf edildiği konusunda bile netlik yoktur! Pazarcık İlçesinin tıbbi atıkları nasıl ve ne şekilde bertaraf edilmektedir? İşte sorum bu. Bu hususta yetkililer bir açıklama gönderirse bu köşede o açıklamaya yer veririm.



Herkes şunu bilmelidir. Başta tüm yetkililer ve Belediye Yöneticileri bilmelidir ki, katı atıkların, üretici veya taşıyanları tarafından denizlere, göllere ve benzeri alıcı ortamlara, caddelere, ormanlara ve çevrenin olumsuz yönde etkilenmesine sebep olacak yerlere, tabiata gelişigüzel dökülmesi yasaktır. Hele tıbbi atıkların gelişigüzel dökülmesi daha büyük bir sorun ve büyük bir tehlikedir. Gel gör ki, bu yasağı ve bu tehlikeyi kim dinlemektedir!

Pazarcık İlçe Merkezinde katı atıkların tabiata gelişigüzel bırakılması noktasında büyük bir sorun vardır. Bu sorun yıllardır devam ede gelen bir sorundur. Bu sorunun çözümü için öncelikle Katı Atık Düzenli Depolama Tesisinin inşa edilmesi gerekir. Bu tesisin inşasına kadar da, Pazarcık Belediyesinin, Kahramanmaraş İl Çevre ve Orman Müdürlüğü ile işbirliği ve koordinasyon içerisinde çalışma yapması ve ilgili Müdürlüğün izni ve bilgisi içerisinde katı atıkları bir alana depolaması gerekir.

Sorun burada bitmiyor. Katı atık sorununun Pazarcık İlçesine dahil bazı köylerde de mevcut olduğuna, geçen gün şahit oldum. Birkaç köyü bu noktada gözlemleme durumunda kaldım. İlgili köylerin muhtelif noktalarında adeta plastikten ve çöplerden öbek öbek alanlar oluşmuştu. Plastik pet şişeler başta olmak üzere, plastik atıklar köyün deresine, vadisine çirkince dökülmüştü. Bu manzara insanın moralini ve huzurunu bozacak cinstendi. Bir plastik atığın tabiatta en az 400 sene bozulmadan öylece kaldığını düşündüğümüzde konunun vahameti daha net olarak anlaşılır. Bu sorunun çözümü için en kestirme ve en basit yol, bu atıkların dere, vadilere gelişigüzel atılmaması ve özel olarak plastik atıkları için tahsis edilecek bir konteynır içerisinde bekletildikten sonra, 15 günlük sürelerde, geri dönüşüm merkezilerine gönderilmesidir. (Bu yöntem, Pazarcık İlçe Merkezindeki plastik atıklar için de elbette uygulanabilir.) Şu ana kadar köylerde oluşan plastik atıklarının tabiattan tekrar uzaklaştırılması için de, bir kampanya düzenlenerek hepsi de toplanıp uzaklaştırılabilir. Bunun için Muhtarlarla işbirliği içinde bir kampanya gereklidir.

Pazarcık İlçe Merkezi ve Köylerindeki katı atık sorununun bir an çözümlenmesini dilerim.

 

Ahmet Sandal

 

25- AĞAÇ VE ORMAN MADDİ BİR DEĞER DEĞİLDİR

Ülkemizde, yıllardan beri, 21 Mart tarihinde başlayan hafta Orman Haftası, bu hafta içindeki bir gün de Ağaç Bayramı olarak kutlanmaktadır.

Ağaç ve ormana değil bir hafta, değil bir ay, bir yıl, bütün ömrümüzü versek azdır. Çünkü, ağaç ve orman hayati öneme sahip bir husus ve aynı zamanda manevi özellikleri olan bir konudur. Kimse ağacı ve ormanı yalnızca maddi bir varlık olarak görmesin. Ağaç ve orman maddi bir varlık olsaydı, Yüce Peygamberimiz (sav) “Kıyamet kopması anında bile elinde bir ağaç fidanı bulunan kimse onu dikmeye imkan bulursa diksin” diye Bizlere bir emir ferman buyurur muydu? Gerçekten de, bu çok önemli bir emirdir. Ağaç ve orman Bizim gördüğümüzden daha yüce bir değere sahiptir. Hatta bu nedenle, bana ağaçların, fidanların alınıp satılması bile hep garip gelmiştir. Çünkü, ben ağacı, ormanı bir maddi değer olarak göremiyorum. Bu sebebten olacak, “ağacı, ormanı satmayı değil de yaşatmayı kendime hep ilke bellemişimdir.”

Tabi bu görüşüme karşı şunlar da söylenecektir: “Ağacın, ormanın ekolojik değeri olduğu gibi elbette ekonomik değeri de vardır. Ömrünü dolduran orman ağacı kesilmesin ve odun hâline getirilmesin de ne yapılsın? Boş yere çürüsün mü?” Bu şekilde söz söyleyenlere şöyle cevap veriyorum: “Ağacın, ormanın ekonomik değeri bir ise, ekolojik değeri bindir. Bir, binin yanında ne değer taşıyabilir ki. Üstelik o bir ekonomik değer, bin ekolojik değer karşısında, baştan kaybeder. Çünkü, birisi maddi, diğeri manevidir. Manevi değerler, her zaman maddi değerlerden üstündür. Benzetme yapacak olursak, insanın ruhi yapısı, beden yapısıyla kıyaslandığında, beden yapısının değeri 1 ise, ruhi yapısının değeri 1000’dir. Burada da aynısı geçerli ve 1, 1000’in yanında çok küçük kalmaktadır.

Ağacın, ormanların dünya hayatında ekolojik dengede taşıdığı önem ve insanların sağlığı noktasında sahip olduğu değer, gün geçtikçe Bilim Adamlarının araştırmalarıyla daha fazla ortaya çıkmaktadır. Ağacın, ormanların, erozyonu önlemekten temiz hava sağlamaya, insanların gözüne, kulağına, ruhuna hitap etmesinden yağışları kendisine düzenli bir şekilde çekmesine, hayvanlara yuva ve mesken olmasından ekolojik çeşitliliğin muhafazasına kadar sayılamayacak çok manevi faydaları vardır. Bütün bunları bir araya getirdiğimizde ağaç ve ormanın maddi bir değer olmadığı çok açık bir şekilde açığa çıkmaktadır.

Bu nokta itibariyle, ağaç ve orman ruhumuzdur, canımızdır, nefesimizdir. Kim ruhunu, canını ve nefesini satabilir ki! Bu durumda, kim ağacı, ormanı satabilir ki!    

Şimdi, bu açıklamalar ışığında rahatlıkla söyleyebiliriz ki, ağaç ve orman kesinlikle ekonomik değer için yetiştirilmez, ancak, son noktada ağacın, ormanın ekonomisinden de yararlanılabilir. Ağacın, ormanın yetiştirilmesinden maksat ekolojiktir. Ağaç ve ormandaki son noktada tabi olarak ortaya çıkan parasal değer, bir hedef ve bir maksat değil, bir sonuçtur.

Ağaçlandırma Haftası dolayısıyla görüşümü böyle kısaca açıkladıktan sonra, sözü nesirden sonra nazıma bırakalım. Ağaç ve orman konusunda bir şiirle seslenelim.    

HERŞEY SENİN ELİNDE

Betonlaştırdık toprağı ev, apartman, yazlık,
Elden gitti nice orman, ağaçlık ve sazlık,
Neden bu açgözlük, neden bu aymazlık?

Her şey senin elinde, kapılma dünya malına,
Yemyeşil bir dünya bırak sen de torununa.

Denizi, toprağı, havayı sardı bunca fesat,
İşte bundan dolayı gitti bütün işler kesat,
Dünyamızda ne zevk kaldı, ne de bir tat.

Her şey senin elinde, son ver artık yanlışına,
Yemyeşil bir dünya bırak sen de torununa.

Her ağaç bir çekirdektir, her çekirdek bir ağaç,
Doldur eteğine çekirdekleri, yağmur gibi saç,
Eğer ekip dikmezsen olacak bu topraklar kıraç.

Her şey senin elinde, bakma sağına-soluna,
Yemyeşil bir dünya bırak sen de torununa.

Kuraklık, çölleşme dedikleri en büyük felaket,
Geç kalma artık, bu tehlikeyi sen de fark et,
Ne olur, aklını başına al da, yanlıştan çark et.

Her şey senin elinde, haydi sahip çık yarınına,
Yemyeşil bir dünya bırak sen de torununa.

Suyu en büyük nimet bildi senin ecdadın,
Toprağı en sadık dost bildi senin ecdadın,
Havaya da büyük kıymet verdi senin ecdadın.

Her şey senin elinde, haydi sahip çık yurduna,
Yemyeşil bir dünya bırak sen de torununa.

Bu şiirimle de böylece seslendikten sonra, “Ağaçlandırma Haftasını kutlar ve çevrenin, ağacın, ormanların, bitkilerin ve hayvanların gereği şekilde korunmasını ve gelecek nesillere daha güzel bir dünya bırakılmasını dilerim.”

 

Ahmet Sandal

 

26-KURBAN BAYRAMINDA ÇEVREMİZİ GÖZETELİM

Bayram günleri yaklaştıkça, dimağlarımıza bitmez-tükenmez kadr-û kıymeti, kâlbimize de sonsuz uzanan manevi anlamı girmektedir.

Bayram denilince, kendisi gelmeden günler öncesinden, heyecanı gelmektedir. Her bayram, sevginin dalga dalga yayıldığı, kardeşlik duygularının ruhlara dolduğu, akrabalık bağlarının sağlamlaştırıldığı, fakirlerin gözetildiği ve şu su gibi akan zamana manevi anlam yüklendiği müstesna günlerdir. Bayram’lar olmasa, Ramazan’lar olmasa, Kandil’ler olmasa, hayat ne kadar anlamsız, zaman ne kadar tekdüze olurdu. Varın siz düşünün. Bu günler özeldir, bu günler güzeldir.

İşte bu özel ve güzel günlerden birisine daha yaklaşmaktayız. 27 Kasım 2009 Cuma gününden itibaren, İnşaallah, Mübarek Kurban Bayramı’nı idrak edeceğiz.

Kurban Bayramı dolayısıyla bazı tavsiyelerim olacak. Bu tavsiyelerim de, önce trafik, daha sonra da çevre konusuna yönelik olacak.

Biliyorsunuz, son yıllarda Bayram denilince, yukarıda belirttiğim heyecanlar yanında, bazı kaygılar da akla gelmeye başladı. Bu kaygıların başında trafik kazaları gelmektedir. İnsanların sıla-ı rahim yapmak maksadıyla Bayramları vesile yaparak aynı anda, aynı günlerde yola çıkmaları ister istemez, yollarda yoğunluk meydana getiriyor. Bu yoğunlukta –maalesef- trafik kazaları olabilmektedir. Allah, tüm mü’minleri, tüm insanları kaza-beladan korusun.

Kurban Bayramı’nda, trafik kazalarından ayrı olarak, başka bir kaygı daha zihinleri meşgul etmektedir. Bu konu, kurban atıklarıyla çevrenin kirletilmesi konusudur. temizliğidir.

Evet, şurası bir gerçek ki, Kurban Bayramı’nda çevre ve sağlık kurallarına, hijyenik şartlara pek fazla riayet etmeyen oldukça fazla vatandaşımız var. Kurbanını sokak ortasında kesen, kesilen hayvanın kanını yol boyunca akıtan, işkembesinden çıkan yemek kalıntılarını orta yere atan, bağırsaklarını ağaç dallarına asan ve bunun gibi kötü görüntülere yol açan, nahoş tablolar çizen vatandaşlarımız eskiden beri vardı. Şimdi de var. Ancak, nüfusumuz arttıkça bu tür tablolar yaygınlaştı ve basının gayretkeş tavırlarıyla bu tablolar gözler önüne daha fazla serilmeye başlandı. Bundan dolayı, son yıllarda Kurban Bayramı denilince çevre temizliği hemen akla gelmektedir.

Konunun yoğun olarak bu şekilde gündeme getirilmesinden dolayı Devletin çeşitli kurumlarının koordinasyon içinde işbirliğine girdiğini de belirtmeliyim. Bu husustaki Kurban Hizmetlerinin Diyanet İşleri Başkanlığınca Yürütülmesine Dair Yönetmelik’te de belirtildiği üzere, başta Belediyeler olmak üzere, İl Çevre ve Orman, Sağlık, Tarım Müdürlükleri Kurban Bayramlarında, çevre ve sağlık temizliği konularında özel olarak görev ve yetkilidir. Bu görev ve yetkililere yardımcı olmak ve çevre-sağlık ile hijyen kurallarına azami riayet etmek gerekir.

Öyleyse, Kurban Bayramı’nda çevre’yi gözetmeli yani temiz tutmalıyız.

Türkçemizde “çevre” denildiğinde bir başka anlam daha akla gelir. Akraba, eş-dost, konu-komşu kastedilirken de “çevre” deriz. Bu noktada, Kurban Bayramları’nda özellikle fakir-fukara konu-komşu, fakir-fukara akraba, fakir-fukara eş-dost da gözetilmelidir.

Bu durumda, “Kurban Bayramında çevremizi iki mânâda da gözetmeliyiz. Çevremizi temiz tutmalı ve akraba-dostu Bayram dolayısıyla daha fazla gözetmeli ve ziyaret etmeliyiz. Özellikle Kurban Bayramında fakir ve gurebayı ziyaret ederek, kurban etlerinden bol miktarda verelim. Fakirleri, garipleri sevindirelim, İnşaallah.

Bu yazı vesilesiyle, başta Kahramanmaraş’lı Hemşehrilerimiz olmak üzere, tüm vatandaşlarımızın Kurban Bayramlarını en kâlbi duygularımla tebrik eylerim. İnşallah Bayramımız gerçek bayram olsun, birliğe, dirliğe vesile olsun. Selamlar ve saygılarla.

 

Ahmet Sandal

 

27-HAYVAN HAKLARI GÜNÜNDE EY İNSANLIK NERDESİN?



Bugün 4 Ekim. Bugün 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü. Hayvanları Koruma Günü elbette önemlidir.

Dünyada mevcut tüm hayvanlar hepsi de birer emanettir ve korunmalıdır. Hayvanlar yalnızca bir günde değil her zaman hatırlanmalıdır. Her zaman korunmalıdır. Bunlara bir diyeceğim yok da, gel gör ki, içim hüzün ve tasa dolu. Gel gör ki, Hayvanları Koruma Gününde, yaşadığımız bu çağda insanlık adına kaygılı ve düşünceliyim. Hayvanları Koruma Gününde hayvanlardan çok insanları düşünmek durumunda kaldım. Çünkü, tarihin hiçbir devrinde insanlık bu kadar canavarlaştırılmamış ve hiç bu kadar yamyamlaştırılmamıştır. Bu düşünceden dolayı, Hayvan Hakları Gününde Ey İnsanlık Nerdesin diye sormak durumunda kaldım.

Öyle bir zaman diliminde yaşıyoruz ki, Kapitalizm, Materyalizm ve Pozitivizm üçgeninde, çağdaşlık diye diye İnsanlık hızla canavarlaştırılıyor. Bu çağdaş canavarların arasında kendimi güvende hissetmiyorum. İnsanlar kendisini güvende hissetmezse, hayvanlar için güvenli bir Dünya sözkonusu olur mu? İnsana acımayan hayvana hiç acır mı?

Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, Kapitalizm, Materyalizm ve Pozitivizm üçgeninde, çağdaşlık diye diye İnsanlık hızla yamyamlaştırılıyor. Bu çağdaş yamyamların arasında kendimi güvende hissetmiyorum. Teşbihte hata olmasın, nasıl Afrika Efsanelerinde, içinde insan dolu kaynayan bir kazanın etrafında yamyamlar resmedilmişse, insanı tüketim çılgınlığına sürükleyen Kapitalistler, insanı sömüren tefeciler-bankacılar, insanı dinden-imandan uzaklaştıran Pozitivistler, insanı yalnızca maddeye yönelten Materyalistler hepsi de birer yamyamdır. Onlar Afrika’daki Yamyam, bunlar Çağdaş Yamyam. Afrika’daki yamyamlar     –efsaneye göre- insanı kaynayan kazanlara sokarmış, çağdaş yamyamlar ise, banka-faiz, enflasyon-devalüasyon, borsa-spekülasyon, düşük ücret-aşırı kâr, adaletsiz nizam-keyfi yönetim cenderesine sokuyor. Ne fark var?!

Parayı, maddeyi, Dünya nimetlerini ilah edinen ve bunları kullanarak insanları köleleştiren herkes ve her sistem canavardır, yamyamdır.

Çağdaş yamyamların ve çağdaş canavarların sisteminin geçerli olduğu bu Dünyada, Dünyanın her köşesinden her gün facia, her gün katliam haberleri geliyor ve korkarım gelmeye devam edecek. İnsanlar birbirlerini koyun keser gibi boğazlıyor, insanlar birbirini dağda hayvan avlar gibi avlıyor. Bu ortamda Hayvan Hakları Günü’nü kutluyoruz. Ne anlam ifade eder?

Önemli olan insanı gerçek insan hâline getirmektir. Bunun için de Kapitalizm, Materyalizm ve Pozitivizm üçgeninden kurtarmak gerekir. Bu üçgenden kurtulan insan, gerçek insan olur ve insanları da korur, hayvanları da korur, bitkileri de korur.

Öyleyse, insana şu bilinç ve anlayış verilmelidir. Dünya insanın malı-mülkü değildir. Tüm yeryüzü ve gökyüzü Allah’ındır. Tüm mülk, Allah’ındır. Kapitalistler, Materyalistler ve Pozitivistler hoplasa da patlasa da “Mülk Allah’ındır.” İnsan kendisinde bir sahiplenme hissetmeyecektir. Hissetmemelidir. Kendisinde bir sahiplenme ve büyüklenme hissetmeyen insan, Yunus gibidir, Mevlana gibidir.

İşte tüm canlıları gereği gibi korumak için insana bu anlayışı kazandırmak gerekir. Yoksa, bir tarafta Kapitalizm, bir tarafta Materyalizm, bir tarafta Pozitivizm aşılayacaksın insana, daha doğduğu ilk günden beri, sonra da, “koru bakalım insanları, hayvanları, bitkileri” diyeceksin. Bu hiç mümkün müdür?

Hayvan Hakları Gününde, yaşadığımız bu Dünyadaki sorunlar ve insanlık dışı binlerce gelişme ve hadise karşısında, “Ey İnsanlık Nerdesin” diye soruyor ve tüm insanlığı Yunus ve Mevlana gibi olmaya ve “yaratılmış her şeyi Allah için sevmeye ve korumaya” çağırıyorum.

 

Ahmet Sandal

 

28- Çevre korumacılıkta önemli hakikatler



Dünya’da yaklaşık 20-25 yıldır 5 Haziran günleri Dünya Çevre Günü olarak kutlanır. Bu günde, çevre şuurunun geliştirilmesi bakımından çeşitli faaliyetler icra edilir. Resmi kuruluşlarca ya gönüllü teşekküllerce törenler yapılır. Çevre korumaya, çevre kirl

Birinci hakikat, “çevre zorla korunmaz, çevre sevgiyle korunur.” Birçok parkta ya da ormanlık alan kenarlarında, uyarı levhaları üzerinde yazan o meşhur ibareyi siz de görmüşsünüzdür. “Ağacı, yeşili bekçi değil sevgi korur.” Bu ibare basitmiş gibi görünse de içerisinde büyük bir hakikati saklar. Evet, gerçek şu ki, çevre zorla korunmaz, çevre sevgiyle korunur. Çevre korumacılıkta birinci basit hakikat budur.

Bunu böylece belirledikten sonra, ikinci hakikate geçebiliriz. “Çevre bir emanettir”. Kimin emanetidir? Kime emanettir? Çevre yani, yani toprak, hava, su, ağaç, orman, nehirler, dağlar ve diğer varlıklar hepsi de Allah’ın insanlara bir emanetidir. Bu husus, Kuran-ı Kerim’de, “O sizi yeryüzünün halifeleri kıldı ve size verdikleriyle sizi denemek için kiminizi kiminize göre derecelerle yükseltti” şeklinde beyan edilmektedir. (Enam Suresi, 165. ayet) Halife kelimesinin lügat mânâsına baktığımızda, “öncekinin yerine geçen”, “şer'î hükümlerin tatbik ve icrası için Peygamber'e (A.S.M.) vekil olan zât”, “imam” şeklindeki açıklamalarla karşılaşırız. Bu açıklamalardan çok açık bir şekilde anlaşılacağı üzere, “halife”, bir konuyu, bir görevi ya da bir idareyi yüklenen mânâsındadır. Geniş ve farklı mânâları bulunan bu kelimeye konumuz açısından baktığımızda, “yeryüzünün insanlara emanet olarak bırakıldığı hakikatiyle” karşılaşıyoruz. Çünkü, yeryüzünün halifesi kılındığımıza göre, bir bütün olarak çevre emanetini yüklenmiş bulunuyoruz ve emaneti gereği şekilde muhafaza etmekle mükellefiz. Bu emaneti, gelecek kuşaklara, bizden sonraki nesillere en güzel ve en uygun bir şekilde devretmek zorundayız. Esasında, bu hakikat içinde bir başka hakikat daha vardır. O hakikat de şudur: “Mülk Allah’ındır”. Bu husus, Kur’an-ı Kerim’de şöyle açıklanmaktadır: “Göklerin ve yerin mülkü Allah’a aittir.” (Furkan, 2) Öyleyse, hiçbir kimse, tabiattaki nimetlere, yani toprağa, havaya, suya, ağaca ve diğer varlıklara kendi malı, mülkü gözüyle bakamaz.

Üçüncü hakikat, çevre meselelerinin kaynağında, “insanın açgözlülüğü, nimetlere karşı nankörlüğü, yalnızca bugünün düşünüp istikbalini göz ardı etmesi, çevresine karşı kayıtsız kalması” yatmaktadır. Esasında, insanın açgözlülüğü, nimetlere karşı nankörlüğü, geleceğini ciddi mânâda düşünmemesi çevre açısından yanlış olduğu gibi, her açıdan yanlış ve hatalıdır. Bu durumda, çok açık ve altını çizecek şekilde, “nankörlük, açgözlük, düşüncesizlik çevre konusunda yanlış ve hatalı olduğu gibi, her zaman kötüdür” diyerek, bu hata ve yanlıştan uzak durmalıyız.

Dördüncü hakikat, “çok tasarruf ederek, az tüketerek hem cebimizi ve hem de çevremizi koruruz”. Bu hakikati, kapitalizmin alışveriş çılgınlığına kapılanlar, “nereden bulursan bul, harca, nerede olursan ol, tüket” mantığına sahip olanlar pek anlayamazlarsa da, çevre korumacılıkta geçerli en temel hususlardan birisi “tasarruftur”. Tasarrufun bu cephesi bilhassa gençlerimize anlatılmalıdır. Bu noktada, Kuran-ı Kerim’de belirtilen “israfın haram olduğu” gerçeği tüm zihinlere nakşedilmelidir. Kuran-ı Kerim’de belirtilen bu hususu çevre korumacılıkta ehemmiyetine binaen burada hatırlatıyorum: “Ey Âdemoğulları! Her mescitte ziynetinizi takının (güzel ve temiz giyinin). Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez”. (Araf, 31)

Çevre korumacılıkta beşinci basit hakikat şudur: “Her canlının korunması gereken bir hakkı vardır”. İster nebat, ister hayvanat olsun herkesin korunması gereken bir hakkı mevcuttur. Bu hakkı tanımak ve ona saygı göstermek gerekmektedir.     

Çevre meselelerinin yoğun olarak yaşandığı günümüzde, “çevre korumacılık” lük değil, bilakis hayati bir konudur. Kimse çevre konusuna bigane kalamaz. Bizler de kalmamalıyız. Bu konuyu mutlak surette devamlı ön planda tutmalı ve yaşadığımız dünyada çevre korumacılık alanındaki mesuliyetlerimizin farkında olmalıyız. Çevre korumacılık dediğimizde, sanki çok karmaşık ve içinden çıkılmaz bir konu anlaşılmasın, esasında çevre korumacılık çok basit hakikatlere dayanır. Bu hakikatleri yukarıda sıraladık. Önemli olan, bu hakikatleri gönüllere ve zihinlere yerleştirmektir.

 

Ahmet Sandal

 
 
  Bugün 8 ziyaretçi (10 klik) kişi burdaydı!  
 
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol