İNSAN VE DÜNYA ÜZERİNE GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELERİM
  7-TOPLUM SAĞLIK VE KÜLTÜR
 

TOPLUM SAĞLIK VE KÜLTÜR ÜZERİNE GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELERİM


1- VATANDAŞLARIMIZ HASTA HAKLARINA SAHİPTİR

      Yazıma, sağlık konusunda, zihinlerimizde çok etkili bir şekilde yer etmiş veciz bir söz ile başlamak istiyorum. Bu söz, Cihan Padişahı Kanuni Sultan Süleyman’a aittir. “Halk içinde muteber bir nesne yok Devlet gibi, olmaya Devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi”.

Sultan Süleyman’a ait bu veciz sözün gerçek ve hak olduğunu hepimiz biliriz de doğruluğunu en çok da, hasta olduğumuzda idrak ederiz. Çünkü hasta olduğumuzda dünya gözümüzde beş para etmez. Sağlımız bozuksa neye yarar, dünya, neye yarar para-pul, mal-mülk. Sağlık, her şeyin başıdır. Sağlık olmadan ne olabilir ki! Hiçbir şey olmaz. Mutluluk da, servet de, mal mülk de, hatta Devlet de, hep sağlıkla olur.

Sağlık önemli, fakat, hastalıklar da bir gerçektir. Çağımızda hastalığın nerdeyse bin türlüsü var. Teknolojik gelişmeler bazı hastalıklara çare olurken, yeni yeni hastalıklara da sebep oluyor. İşte, fabrikalardan kaynaklanan hava kirliliği ve neticesinde ortaya çıkan nefes problemleri, işte, trafikteki motorlu araçların gürültüsünden meydana gelen psikolojik sorunlar, işte plastik ve metal maddelerin neden olduğu çeşitli sağlık problemleri. Bu arada metal deyince aklıma geldi. Geçenlerde bir Yaşlı Amca, “ah, bakır kaplar ah”, diyordu. “Kalaylı bakır kaplar gitti, hastalıkların bin türlüsü geldi” diyordu. Yaşlı Amcamız. Yanlış mı söylüyor! Teflon tavaların kansere yol açtığı Bilim Adamlarınca geçen günlerde açıklandı. Hangi maddeden yapıldığı belli olmayan tencerelerde, kimyevi maddeler de ihtiva eden tavalarda yemek yapılıyor ve sonra da “buyurun yeyin” deniyor.

İşte hastalıkların bin türlüsünün meydana geldiği bu çağda, yediğimiz-içtiğimiz gıdalar ve içecekler hakkında bilgi sahibi olmalıyız. Buna rağmen hasta olduğumuzda, (Allah korusun) hasta hakları konusunda bilgi sahibi olmalıyız ki, sağlığımıza daha kısa zamanda kavuşabilelim.

Hasta Hakları’nı şöyle tanımlayabiliriz. Hasta Hakları, “hasta durumunda olan ve bu durumundan dolayı sağlık hizmetlerinden öncelikle faydalanması gereken kişilerin, Anayasa’dan başlayıp en alt düzeydeki ilgili mevzuat kadar sahip oldukları haklara hasta hakları” denir.

Ülkemizde Hasta Hakları Yönetmeliği 01.08.1998 tarih ve 23420 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu Yönetmelik toplam 51 maddeden müteşekkildir. Bu Yönetmeliğin 1. maddesi aynen şöyledir: Bu Yönetmelik; temel insan haklarının sağlık hizmetleri sahasındaki yansıması olan ve başta Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda, diğer mevzuatta ve milletlerarası hukuki metinlerde kabul edilen "hasta hakları"nı somut olarak göstermek ve sağlık hizmeti verilen bütün kurum ve kuruluşlarda ve sağlık kurum ve kuruluşları dışında sağlık hizmeti verilen hallerde, insan haysiyetine yakışır şekilde herkesin "hasta hakları"ndan faydalanabilmesine, hak ihlallerinden korunabilmesine ve gerektiğinde hukuki korunma yollarını fiilen kullanabilmesine dair usül ve esasları düzenlemek amacı ile hazırlanmıştır.

Burada şu soru hemen akla gelmektedir. Bu Yönetmelik, kamu, özel, üniversite, askeri hastanelerinin hepsinde geçerli midir? Bu sorunun cevabını Yönetmeliğin 2. maddesinde bulmaktayız. Bu Yönetmelik; sağlık hizmeti verilen resmi ve özel bütün kurum ve kuruluşları, bu kurum ve kuruluşlarda veya bunların dışında hizmete katılan her kademedeki ve unvandaki ilgilileri ve hizmetten faydalanma hakkını haiz olan bütün fertleri kapsar. Buna göre Hasta Hakları Yönetmeliği tüm Hastanelerde geçerlidir.

Her Hastanın Sahip Olduğu Haklar:

1- Her hasta sağlık hizmetlerinden faydalanma Hakkına sahiptir.

2- Her hasta, bu Haktan, adalet ve hakkaniyete uygun olarak faydalandırılmalıdır.

3- Her hasta, hastalığının seyri ve gidişatı hakkında her aşamada bilgi isteme Hakkına sahiptir.

4- Her hasta, teşhis ve tedavi göreceği sağlık kuruluşunu seçme ve değiştirme Hakkına sahiptir.

5- Her hasta, teşhis ve tedavi gördüğü sağlık kuruluşunda personeli tanıma, seçme ve değiştirme Hakkına sahiptir.

6- Her hasta, sağlık kuruluşundan hizmet alırken öncelik sırasının belirlenmesini isteme Hakkına sahiptir.

7- Her hasta, modern tıbbın gereklerine uygun teşhis, tedavi ve bakım görme Hakkına sahiptir.

8- Hastalara tıbbi gereklilikler dışında müdahale yapılamaz.

9- Hastaların tıbbi gereklerden bahisle veya her ne suretle olursa olsun, hayat hakkından vazgeçilemez.

10-Sağlık personeli, hastanın durumunun gerektirdiği tıbbi özeni göstermek zorundadır.

11- Her hasta, sağlık durumu ile ilgili detaylı bilgi alma Hakkına sahiptir.

12- Hastalar sağlık durumu ile ilgili bilgiler bulunan dosyayı ve kayıtları, doğrudan veya vekili veya kanuni temsilcisi vasıtası ile inceleyebilir ve bir suretini alabilir.

13- Hastalar sağlık kurum ve kuruluşları nezdinde bulunan kayıtlarında eksik, belirsiz ve hatalı tıbbi ve şahsi bilgilerin tamamlanmasını, açıklanmasını, düzeltilmesini ve nihai sağlık durumu ve şahsi durumuna uygun hale getirilmesini isteyebilir.

14- Hastanın, mahremiyetine saygı gösterilmesi esastır.

15- Hastalar rızaları olmaksızın tıbbi ameliyeye tabi tutulamazlar.

16- Sağlık hizmetinin verilmesi sebebiyle edinilen bilgiler, kanun ile müsaade edilen haller dışında, hiçbir şekilde açıklanamaz.

17- Tıbbi müdahalelerde hastanın rızası gerekir.

18- Hastalar kanunen zorunlu olan haller dışında ve doğabilecek olumsuz sonuçların sorumluluğu kendilerine ait olmak üzere; uygulanması planlanan veya uygulanmakta olan tedaviyi reddetmek veya durdurulmasını istemek hakkına sahiptir.

19- 18 yaşından küçük ve mümeyyiz olmayanlardan organ ve doku alınamaz.

20- İlgilinin rızası mevcut olsun veya olmasın, Bakanlık tarafından tespit edilmiş olanlar dışındaki ilaç ve araçlar, aile planlaması hizmetlerinde kullanılamaz.

21- Hiç kimse; Bakanlığın izni ve kendi rızası bulunmaksızın, tecrübe, araştırma veya eğitim amaçlı hiçbir tıbbi müdahale konusu yapılamaz.

22- Herkesin, sağlık kurum ve kuruluşlarında güvenlik içinde olmayı bekleme ve bunu isteme Hakları vardır.

23- Sağlık kurum ve kuruluşlarında imkanları ölçüsünde hastaların dini vecibelerini serbestçe yerine getirebilmeleri için gereken tedbirler alınır.

24- Hastalar kişilik değerlerine uygun bir şekilde ve ortamda sağlık hizmetlerinden faydalanma Hakkına sahiptir.

25- Muayene ve tedavi sırasında hastaya yardımcı olmak üzere; mevzuatın ve kurum imkanlarının elverdiği ve hastanın sağlık durumunun gerektirdiği ölçüde, tedaviden sorumlu olan tabibin uygun görmesine bağlı olarak, refakatçi bulundurulması istenebilir.

26- Hastalar, koruyucu sağlık hizmetleri, tıbbi sebeplerden dolayı sağlık kuruluşuna bizzat gidilemeyen veya götürülemeyen haller ve tabii afetler gibi olağanüstü durumlarda hizmetleri sağlık kuruluşu dışında da alabilirler.

27- Hastaların ve hasta ile ilgili bulunanların, hasta haklarının ihlali halinde, mevzuat çerçevesinde her türlü müracaat, şikayet ve dava Hakları vardır.

28- Hasta haklarının ihlali halinde, personeli istihdam eden kurum ve kuruluş aleyhine maddi veya manevi veyahut hem maddi ve hem de manevi tazminat davası açılabilir.

İşte yukarıda 28 madde ile sahip olduğunuz hasta haklarından herhangi birinden mahrum kalmış iseniz, hastanelerde oluşturulmuş Hasta Hakları Birimine müracaat etmeniz gerekmektedir. Sorununuz burada çözülemezse, yine hastanelerde kurulmuş olan ve resmi görevliler ile sivil toplum kuruluşlarının temsilcilerinden oluşan sekiz kişilik hasta hakları kurulu devreye girmektedir. Bu kurul müracaatınız inceleyerek sağlık personelinin “kusuru var” ya da “kusuru yok” şeklinde karar vermektedir.

Şimdi yazımın bu noktasında başlıktaki soruyu soruyorum. Vatandaşlarımız, sahip oldukları hasta haklarını biliyorlar mı? Çok açık yüreklilikle söylemek durumundayım. Ne hasta haklarında yeterince bilinçli ve eğitimli olduğumuz söylenebilir, ne de hasta hakları konusunda çalışan derneklere yeterince katkı verdiğimiz söylenebilir. Maalesef, toplum olarak kötü bir özelliğimiz var. Bir sorunla karşılaşırsak, “ancak söyleniriz, ancak ilgili mercilere söylemeyiz”. Esasında, “söylenmemeli ve söylemeliyiz”. Bir hastaneye gitmişiz, bir sorunla karşılaşmışız ve “kendi kendimize söylenmişiz” neye faydası var. Halbuki, bu durumlarda başvurulacak yol bellidir. Hastanelerde hasta hakları birimleri var. Buraya sözlü müracaat edip hakkımızı ararız. Sorun çözülmezse, yazılı olarak başvurur yine hakkımızı ararız. Hangi konuda olursa olsun, hak aramak en büyük vatandaşlık görevidir. Eğer hakkımızı gerekli ve etkili bir şekilde aramıyorsak, yan gelip yatıyorsak, bize vatandaş değil, belki de “yatandaş” demek gerekir.

Yazımın sonunda çok bilinen bir sözü tekrarlıyorum: Allah (cc) doktora ve hastaneye muhtaç etmesin ve bu ikisinin eksikliğini de vermesin. Amin.

Tüm vatandaşlarımıza, sağlık ve huzur içerisinde, doktor ve hastaneye ihtiyaç hissetmedikleri nice nice güzel günler dilerim.

 

Ahmet Sandal

 

2- ÇALIŞMAK SAĞLIKTIR ÇALIŞMAK MUTLULUKTUR

“Çalışmak, çalışmak ve çalışmak”. Hayatın içinde, mutlu ve sağlıklı kalmanın en kestirme ve en açık formülü bu. Biz, çalışmadan ve emek harcanmadan da para kazanılacağı ve bu kazanılan parayla mutlu olunacağının zihinlere habire pompalandığı zavallı bir toplumda büyüdük. Biz derken sanmayın ki, yalnızca kendimi ve kendi kuşağımı kastediyorum. Biz dediğim 70 milyon insan. Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan insanlar olarak bizlere kolaycılık, bedava kazanç, şans oyunları, kumar ve benzeri haksız kazançlar örnek olarak sunulmadı mı, anlı-şanlı gazetelerde, kanalizasyon misali TV’lerde. Evet, maalesef bu bir gerçek. Milli piyango, kazı kazan, iddaa falan filan şans oyunları revaçta. Hayalci toplumun parayla uyuşturulmuş fertleri, emek harcamadan kazanacağı parayla mutlu olacağını sanıyor. Acıyorum ve hayıflanıyorum böyle düşünenlere. Para dediğin nesne olmadığı zaman değerlidir. Olduğu zaman seni geçici süreyle mutlu eder. Fakat başka mutluluklar ararsın. Bedavadan gelen para çok olunca, seni hayata bağlayan ve didinip çalışmanı gerektiren bir ortam da ortadan kalktığı için, havai, envai türdeki eğlenceden de kısa bir hâz alırsın. Bir müddet sonra, kafanı yastığa koyduğunda uyuyamazsın, yediğin yemekten tat alamazsın, yaşadığın hayatta mânâ bulamazsın. Onun için, formül açık, mutluluk ve sağlık formülümüz, “çalışmak, çalışmak ve çalışmaktır.”

Kur’an-ı Kerim’de nice hikmetler, ince sırlar var. Okuyup da tefekkür edene ve tefekkürden sonra kendisine çeki düzen verene ne mutlu. İnşirah Suresi 8 ayet. İnsanın içini açan bir sure. Zaten, Fatiha’dan başlayarak tüm sure ve ayetler mü’minin içini açar ve genişletir Allah’ın izniyle. Fatiha da açma, genişleme, ferahlama anlamına gelir, İnşirah da öyle. İnşirah Suresi sekiz ayet. Sekiz rakamını çok severim. Sekizde ferahlama ve açılma olduğunu düşünürüm. Genelde insanların çoğu yedi rakamına bayılır. Ben nedense, hep sekiz rakamını çok yakın ve uygun gördüm kendime. Aynen 19’u değil de 17 rakamını yakın ve uygun gördüğüm gibi. Neyse asıl konumuz bu rakamlardaki hikmetler değil. Asıl konumuz, Kur’an’dan çalışmanın ve yorulmanın ferahlama getireceğine dair işaretlerdir. İnşirah Suresi’nde Yüce Rabb(cc)imiz, “1.(Ey Muhammed!) Biz, senin göğsünü yarıp-genişletmedik mi? 2.Ve yükünü indirip-atmadık mı? 3.Ki o, senin belini bükmüştü; 4.Senin zikrini (şanını) yüceltmedik mi? 5.Şüphesiz, zorlukla beraber bir kolaylık vardır. 6.Gerçekten güçlükle beraber bir kolaylık vardır. 7. Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul. 8.Ve yalnızca Rabbine rağbet et.” İşte hayattaki sağlık ve mutluluk formülü bu ayette sıralanmış. Rabbim (cc) ne güzel ayan beyan açıklamış.

Bir işi bitirdiğinde, boş durma başka işe koyul. Sakın ha boş durma. Boşluk insanı ya cinnete ya dehşete götürür. Boş adam ya delirir ya da kendisine, çevresine, başkasına bela olur. Allah saklasın ve korusun. Gazete haberlerinde genelde üçüncü sayfada yeralan cinayet, cinnet, dehşet haberlerini okuduğunuzda yüzde doksan dokuzu boş adamlardan kaynaklandığını anlarsınız.

Bu satırları yazmamın nedeni, iznimi kullanırken Pazarcık’taki evimizde her sabah müşahede ettiğim bir güzel gözlemdir. Babam her sabah daha saat altı yedi iken ve insanlar büyük ekseriyeti uykuda iken, evimizin yan tarafında bulunan küçük tezgahının başına geçiyor ve ahşaptan küçük ev ihtiyaç malzemeleri üretmek üzere, çekiçle çivisini çakıyor, bıçkıyla tahtasını kesiyordu. Yaşı 70’den fazla olan Babamın mesleği marangozluktu. Artık Bağ-Kur’dan emekli olduğu ve Kardeşim Hacı dışındaki çocuklarının hepsi de büyüyüp iş-güç sahibi olduklarından parasal anlamda çalışmaya ihtiyacı yoktu. Ancak, buna rağmen her sabah erkenden başlıyordu çalışmaya. Birden kafam dank etti. O çalışma para için değildi. Hayata bağlanmak içindi. Boş durmamak içindi. Çünkü, Kur’an-ı Kerim’de de beyan edildiği üzere, bir işi bitirince hemen diğerine koyulmalıydı. Her zorluğun içinde mutlaka kolaylık vardı. Evet, bunları düşündüm. Ve Babamı takdir ettim. Allah ondan razı olsun. En güzel hayat hikayesini bizzat hâliyle, yaşantısıyla çevresindekilere hergün anlatıyordu. Tabi anlayanlara.

Sözün özü, çalışmak mutluluktur, çalışmak sağlıktır. Helalinden üretmek ve kazanmak, bu kazandıklarıyla çevresindekilere yardımcı olmak Dünya’daki en güzel mutluluk, Dünya’daki en güzel hususiyettir.


Ahmet SANDAL

 

 3- SEYAHATE Mİ ÇIKIYORSUNUZ TATİLE Mİ GİDİYORSUNUZ

Seyahate mi çıkıyorsunuz, tatile mi gidiyorsunuz sorusu ilk bakışta aynı manayı ifade ediyormuş gibi gelebilir. Ancak detaylı düşünüldüğünde seyahat ayrıdır, tatil ayrıdır. İslam’da seyahat, gezme ve görmeye yer varken, tatillere, sırf dinlenme maksatlı boş boş oturmalara ve maksatsız gezilere yer yoktur.

İslam’da seyahat, gezme-görme emredilmiştir. Bu hususa ilişkin olarak buraya iki adet ayet yazmakla iktifa edelim. İşte buna ilişkin iki ayet-i kerime: “De ki: Yeryüzünde gezin de Allah'ın mahlûkatı ilk önce nasıl yarattığını görün. Sonra Allah onları ikinci bir inşa ile tekrar yaratır. Çünkü Allah'ın gücü herşeye yeter.” (Ankebût, 20. Ayet) “De ki: “Yeryüzünde dolaşın da önceki milletlerin sonlarının nasıl olduğuna bakın. Onların çoğu Allah’a ortak koşan kimselerdi.” (Rum Suresi, 42. Ayet) Bu ayetlerin yanında, hepimizde bilmekteyiz ki; “seyahat edin, sıhhat bulun” şeklinde Hadis-i Şerif vardır. Öyleyse, seyahat ve gezme-görme İslam’da emredilmiştir. Ancak, İslam’da tatil anlayışı yoktur.

İslam’da çalışma ile dinlenme iç içe tam bir bütün olarak görmektedir. İşte İnşirah Suresi’nde buna ilişkin o ayetler: “(Ey Muhammed!) Senin göğsünü açıp genişletmedik mi? Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı? Senin şânını yükseltmedik mi? Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul. Ancak Rabbine yönel ve yalvar.” Bu ayette Yüce Rabbimiz (cc) şöyle emrediyor: “Bir işi bitirdiğinde, diğerine başla.” Bu ayetten neyi anlıyoruz? Şunu anlıyoruz; “bir işi bitirdiğinde sakın uyuşukluk gösterme, boş durma ve tekrar çalış.” Surenin içerisindeki iki ayette tekrarlanarak “şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır” buyrulmaktadır ki, buradan da şunu anlıyoruz; “çalışmanın içerisinde zaten dinlenme vardır, kolaylık vardır.” Bu durumda Müslüman çalışırken zaten dinlenir ve huzur bulur. Müslüman güçlüğün içerisinde rahatı ve huzuru bulur. Müslüman yoğunluğun ve yorgunluğun içinde bile dinçliği bulur. Öyleyse, uzun uzun dinlenmeye ve tatile ihtiyaç kalır mı? Elbette kalmaz.

Şimdi bazıları dinlenmenin illa da gerekli olduğunu iddia edebilirler. Bunu iddia edenlere şunu söyleyebiliriz. Allah-û Teala Hazretleri, geceyi ve uykuyu zaten bu maksatla halketmiştir. “Bu husustaki ayetlerden birkaçını hatırlamak gerekirse; “O, geceyi size bir örtü, uykuyu istirahat zamanı ve gündüzü de hareket ve çalışma vakti yapandır” (Furkan Suresi, Ayet 47), “O, karanlığı yarıp sabahı çıkarandır. Geceyi dinlenme zamanı, güneşi ve ayı da ince birer hesap ölçüsü kıldı. Bütün bunlar mutlak güç sahibinin, hakkıyla bilenin takdiridir.” (En’am Suresi, Ayet 96) Evet, geceler insanlar için, hatta hayvanlar için de bir dinlenme vaktidir. Geceler gerçekten de bir rahmettir. Gelin tefekkür edelim; “hiç gece olmasaydı ve hep gündüz olsaydı, nasıl dinlenecektik?” Gerçek şu ki, “gece ve uyku” çok önemli bir nimettir. Bu nimetin farkına, geceleri uykusunu kaybeden hastalar ve psikolojik sorunlu kişiler daha çok varıyor.

Halen bu sözlerimden sonra illa da tatil, illa da dinlenme diyen Müslüman Kardeşlerime, “Sevgili Peygamber Efendimiz (sav)in ve Sahabelerin hayatında hiç tatil yapıp yapmadıklarını” sormak istiyorum. Bunu bir düşünsünler bakalım. Ben hiçbir kaynakta, ne hadis kitaplarında, ne siyer kitaplarında buna ilişkin bir kayda, yani Peygamberimizin ve Sahabelerinin, bulunduğu iş ve çalışma ortamından uzaklaşıp da kısa bir müddet dahi olsa tatil yaptıklarına dair bir kayda rastlamadım. Bu hususta bir kayda rastlamadığım gibi hiçbir yerde de duymadım. Böyle bir durum olsaydı elbette kaydını görür ya da duyardık. Bu son ölçüt bile bize başlı başına bir fikir vermeye yeter.

Yukarıda açıkladığım bu birkaç tefekkürden sonra, “İslam’da tatil anlayışının olmadığını” açık ve net bir şekilde ifade edebiliriz. Tatil yok, ancak seyahat var, gezme, görme ve ibret alma var. Bunun için de dağları, dereleri, yaylaları gezmek, eski tarihi mekânları dolaşmak ve camii gibi ihtişamlı eserleri bizzat yerinde görmek elbette fayda sağlayacaktır.

Şimdi bu kadar sözden sonra, “ben iş ortamından ve her zamanki bulunduğum mekânlardan kısa süreli ayrılmaları, bir tatil yerinde boş boş oturmayı sağılığım ve huzurum için, zihnimin açılması için faydalı görüyorum” diyenler elbet olacaktır. Bu sözü söyleyenlere de ben şunu söylüyorum: “Dinlendiğinizi sanıyorsunuz, esasında dinlenmiyorsunuz. Birazcık iş ortamından kaçıyorsunuz ya da kaçtığınızı sanıyorsunuz, kaçtığınız o günlerde dahi aklınız fikriniz işinizde oluyor. Hepsi bu kadar.”

Yazımın sonunda, “seyahat’e evet, tatil’e hayır” diyorum. Çünkü, “gezme-görme, tefekkür etme, öğrenme ve ibret alma maksadıyla yapılan seyahatler insana huzur veriyor, bunun dışındaki tatiller, daha açıkçası, bol eğlenceli, bol yemekli ve bol gürültülü yerlerde geçirilen zamanlar ise görünüşte dinlenme gibi görülse de, esasta insana sıkıntı ve huzursuzluk veriyor.”

Sözümü, “seyahate, gezme-görmeye, ibret almaya, tefekküre evet, bol eğlenceli, bol gürültülü, bol yemekli manasız tatillere hayır” diyerek bitiyorum.

 

Ahmet Sandal

 

4-    EN BÜYÜK ZENGİN SENSİN

İnsanoğlunun bariz özellikleri vardır. Bu özelliklerinden başta geleni ve ayan-beyan çok açıkta olanı, “Dünya malına karşı olan sevgisidir.” Bu sevgi o kadar fazla ki, bitmek bilmez. Sonsuz bir sevdayla bağlanmıştır İnsanoğlu mala ve mülke. Bir dünya dolusu altın versen, ikincisini ister. İnsanoğlunun gözünü ancak toprak doyurur. Bu minvalde Sevgili Peygamber Efendimizin (sav) bir hadisi mevcuttur. O hadis mealen şöyledir: “Âdemoğlunun bir vadi dolusu atını olsaydı, iki vadi dolusu altını isterdi. İki vadi dolusu altını olsaydı muhakkak üçüncü bir vadi dolusu altın daha isterdi. Âdemoğlunun istekleri bitmez, onun gözünü ancak toprak doyurur.” (Buhari, Müslim) Bu Hadis-i Şerif bize yeterli bir bilgi ve tefekkür ufku açmaktadır. Bunu aklımıza bir yazalım. Bu Hadis-i Şerif’ten esinlenerek başka bir kıssa anlatalım.

Esasında bir kıssa değil, bir temsil bu: Padişah bir gün vezirleriyle deniz kenarına gezmeye çıkmıştır. Bu sırada balık avlayan yaşlı bir adam görür ve adama şöyle seslenir: ’Baba çek oltanı, ne yakaladıysan sana onun ağırlığınca hazineden altın vereceğim. Yaşlı adam oltayı heyecanla çeker. O da ne! Oltanın ucunda küçük bir kemik parçası. Adam çok üzülür. Çıka çıka on-on beş gram ağırlığında bir küçük kemik parçası bu diye içinden söylenir. Ama mecburen talihine razı olur ve padişahın adamlarıyla birlikte hazineye giderler. Hazine görevlisi kemiği terazinin bir kefesine koyar ve diğer kefesine de en az on adet altın koyarlar. O da ne! Kemik altınlardan ağır gelir. Herkes şaşırmıştır buna. Görevli on adet altın daha atar ama kemik yine ağır gelir. On adet altın daha atar, ama kemik yine ağır gelir. Bu iş sürdükçe sürer ve bir türlü kemikten daha ağır gelecek şekilde altını denk getiremezler. Hatta hazinede altın kalmaz, yine de kemik parçası ağır gelir. Bu işe oradaki vezirler şaşırmıştır. Hikmetini anlayamazlar. Padişahın bilge vezirini çağırırlar ve durumu anlatırlar. Bilge Vezir kemiği eline alır biraz inceler ve der ki: ’Eğer Dünyadaki tüm padişahların hazinesini de koysanız, bu kemik yine onlardan ağır gelir. Çünkü bu kemik insanın göz çukurunun kemiğidir. Onu ancak bir avuç toprak doyurur” der. Yerden bir avuç toprak alır ve kemiğin bulunduğu kefenin karşısındaki kefeye koyar, kemiğin bulunduğu kefe birden havalanır. İşte bir avuç toprak dünyadaki tüm altınlardan daha ağır gelmiştir.

Bunu hepimiz yakınen biliriz. Çünkü insanız. Aynı duygu ve düşünceleri içimizde an be an yaşıyoruz. Arife tarif gerekmez. İnsana bu yönüyle tarif gerekmez, ancak nasihat gerekir. İnsanoğlu hırslıdır. Dünya malına ve makamına karşı çok hırslıdır. Halbuki bir düşünse en büyük zenginlik kendisinde saklıdır. İnsanın bizzat sahip olduğu değere güç yeter mi? Akıl dediğimiz nimet en büyük sermaye değil mi? Göz dediğimiz en büyük Nur ve en büyük aydınlık bir cevherdir ki, hangi elmas, hangi yakut onun yerini alabilir. Buna rağmen, Allah’ın bizlere verdiği göz nimetini, akıl nimetini unuturuz da, niye zengin olmadık, niye altınımız ve pusatımız yok diye hayıflanırız, üzülürüz. Yalnızca akıl ve göz mü bizim sahip olduğumuz nimetler. Kâlbimizin yerini ne alabilir ki? İçimizde bulunan organları saymıyorum. El, ayak, burun, kulak, kaş, kirpik, yüz, saç, güzellik ve daha bunlar gibi paha biçilmez ve emsali bulunmaz uzuvlara sahibiz. Tüm bunlara şükretmeliyiz. Bunları tefekkür etmeliyiz.

Allah’ın verdiği beden ve sağlık nimetinin şükrünü eda etmek için, “Elhamdülillah” demek ve tefekkür etmek zorundayız. Bu tefekkür de şöyle olur: İnsan kendisini her an zengin hissedecektir. İşte bu nedenle yazımın başlığını “En büyük zengin sensin” diye seçtim. Gerçekten bu söz mecazi yani manevi anlamda doğru olduğu gibi maddi anlamda da doğrudur. Yani manen zenginiz çünkü üzerimizde Allah’ın nimetleri var. Maddi olarak da bir kâlbe, bir göze, bir kulağa, bir buruna ve diğerlerine güç yeter mi? Hangi para bu uzuvların karşılığı olabilir ki? Böyle bir para yok dünyada ve olamaz da.

Bütün bunları yazdık da işin en önemli kısmını sona sakladık. Bir insan kendi zenginliğinin farkına nasıl varır? İman ile varır. Öyleyse, işin özü şudur; “bir insan sağlam bir iman taşıyorsa kâlbinde bu yeterlidir. Çünkü bu iman, insanı huzurlu ve mutlu edecektir. Huzurlu ve mutlu insan da ne sultanlık ister ne de saltanat ister. Zaten o en büyük zenginliği bulmuştur.”

Ahmet SANDAL


5-      ATASÖZÜ DİYE YUTTURULMAYA ÇALIŞILAN BAZI SÖZLER ÜZERİNE

Dilimize kasıtlı bir şekilde yerleştirilen ve atasözü ya da veciz söz gibi gösterilen bazı deyimler vardır. Bu deyimler sözde basitmiş gibi görünse de özde büyük bir tehlike ve büyük bir nifak barındırmaktadır. Evet, söz deyip de geçmeyelim. Hindistan’ın Milli Lideri Mahatma Gandhi’ye atfedilen bir ifade vardır: “Sözlerinize dikkat edin, düşüncelerinize dönüşür. Düşüncelerinize dikkat edin, duygularınıza dönüşür. Duygularınıza dikkat edin, davranışlarınıza dönüşür. Davranışlarınıza dikkat edin, alışkanlıklarınıza dönüşür. Alışkanlıklarınıza dikkat edin, kişiliğinize dönüşür. Kişiliğinize dikkat edin, kaderinize dönüşür.” Netice itibariyle bu ifadeden şunu anlıyoruz. “Söz önemlidir.”

Söz önemli olduğu gibi atasözü de önemlidir. Evet, umumca kabullenilen ve adına atasözü denilen deyimler var ki, işte bu sözlerde bir yanlışlık ve kasıt varsa, maazallah tüm toplumu uyuşukluğa, bozguna, yanlışlığa götürür.

Mesela, “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.” “Her koyun kendi bacağından asılır.” “Bana değmeyen yılan bin yaşasın.” “Gemisini kurtaran kaptan”. “Kıl beşi, kurtar başı.” “Bu iş inşaallahla, maşallahla olmaz.” “Dünyada mekan, ahirette iman” Bu ve buna benzer deyimler büyük tehlike ve nifak içermektedir. Hata bu deyimlerden bir kısmı, bilinçli olarak söylenmişse, Allah korusun, insanı dinden ve imandan da çıkarır. Ne demek, “bu iş inşaallahla, maşallahla olmaz” sözü. Her Müslüman mutlaka iman eder ki: “Her şey inşallah ile olmaktadır.” Kur’an-ı Kerim’de; “Hiçbir şey hakkında sakın “yarın şunu yapacağım” deme! Ancak, “Allah dilerse yapacağım” (İnşaallah) de. Unuttuğun zaman Rabbini an ve “Umarım Rabbim beni, bundan daha doğru olana ulaştırır” de” buyrulmaktadır. (Kehf Suresi, 23, 24. ayetler) Bu açık hakikat karşısında, Müslüman bir insan; “bu iş inşaallahla, maşallahla olmaz” diye bir deyim kullanabilir mi? Elbet kullanamaz. Ancak, dilimize böyle bir deyim sokulmuş. Bu deyimlerden uzak durmak gerekmektedir.

Başka bir yanlış söz de şudur: “Dünyada mekan, ahirette iman”. Bu nasıl saçma sapan bir sözdür? Atasözü olarak görmek de mümkün değildir.

İman ahirette değil, bu dünyada lazımdır. Öyleyse, bu söz şöyle olmalıdır: “Dünyada iman, ahirette mekan”. Gerçekten de, bizim bu dünyada sahip olacağımız mekan nedir ki, en fazla 100 yıl işimize yarar. Hatta çoğunluk için, bu süre daha da azdır. Yüz yıl yaşayan kim ki! İnsan ömrü ortalama 60-70 yıl ise, dünyada mekan dediğin bu kadarlık bir önemdedir. Bu 60-70 yılın, 20-30 yılı baba evinde geçse, geriye 40-50 yıl kalıyor. Şimdi bu 40-50 yılı sanki sonsuz bir süreymiş gibi gösterip de dünyada mekan, ahirette iman demenin ne anlamı var? Asıl şunu demeliyiz: “Sonsuz hayat ahiret hayatıdır. Bu hayatta iki mekandan birisi bizi beklemektedir. Ya Cennet, ya Cehennem.” İşte bu mekanlar önemlidir.

Ahirette iman lazım değil, mekan lazımdır. Bu dünyada ise başta iman lazımdır. Öyleyse, “ebedi mekanı Cennet olana ne mutlu. Ebedi mekanı Cehennem olana veyl üstüne veyl” diyelim.

Dini hassasiyet bakımından ele almamız gereken başka yanlış bir söz de; “kıl beşi, kurtar başı”. Şimdi bu söz insanda şöyle bir düşünce ve davranışa neden oluyor: “Namazını kıl, etliye sütlüye karışma. Namazını kıl, toplumda ne oluyorsa olsun, sen ilgilenme. Kimseye yardım etme.” Bu tür anlayışa neden olan “kıl beşi kurtar başı” deyimi de yanlıştır. Namaz önemlidir ancak, zekat, oruç, hac, sadaka, kul hakkına riayet elbette namaz kadar önemlidir.

Yukarıda ele aldığımız sözler yanında, “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar,” “Her koyun kendi bacağından asılır,” “Bana değmeyen yılan bin yaşasın,” “Gemisini kurtaran kaptan” ve benzeri sözler de toplumda nemelazımcılığa, vurdumduymazlığa, pısırıklığa ve bencilliğe kapı aralayan ve bu tür olumsuz özellikleri yaygınlaştırmaya vesile olan sözlerdir.

Sözü uzatmaya gerek yok. Toplumdaki fertlerde uyuşukluk, nemelazımcılık, bencillik ve pısırıklık oluşturacak türdeki sözler, ata sözü falan değildir. Bu sözler olsa olsa bilinçli bir şekilde uydurulup toplumdaki fertlerin zihinlerine yerleştirilen kasıtlı sözlerdir.

Yazımın başında, Mahatma Gandhi’nin bir sözüne yer vermiştim. Şimdi bu sözü şu şekle dönüştürmek mümkündür: “Kasıtlı olarak uydurulan ve topluma atasözü diye yutturulmaya çalışılan sözlere dikkat edin, fertleri uyuşukluğa, nemelazımcılığa, pısırıklığa ve bencilliğe dönüştürür. Uyuşukluk, nemelazımcılık, pısırıklık ve bencilliğe dikkat edin, toplumdaki fertleri duygusuzlaştırır. Duygusuzluğa dikkat edin, toplumdaki fertleri ilkesizleştirir. İlkesiz fertlerin çoğunlukta olduğu topluma dikkat edin, yönetilmeleri kolaydır.”

Sözün özü şu: Toplumdaki fertlerin zihinlerine yerleştirilmeye çalışılan atasözleri ve veciz ifadelerin bazıları yukarıda belirttiğim maksada hizmet eden ve kasıtlı olarak uydurulan sözlerdir. Bu sözlerden uzak duralım ve inanmayalım. Vesselam.


Ahmet SANDAL
Şair Yazar

 

6-    İYİ MÜZİK RUHUN GIDASI, KÖTÜ MÜZİK RUHUN BELASIDIR

Çocukluğumuzda, bazı bilgiler ya da bazı genellemeler doğruluğu yanlışlığı hiçbir şekilde tartışmaya açılmadan, sanki mutlak doğru gibi kafamıza, sistemli bir şekilde, eğitim gördüğümüz Kurumlarda sokulmuştur. Bunlardan birisi “Demokrasi insanlığın ulaştığı en son aşamadır” diye yapılan ve mutlak doğru şeklinde sunulan bir genellemedir. Halbuki sormak gerek, “hangi demokrasi?” Erdemli demokrasi var, bir de göstermelik demokrasi var. Hangisi? Kafalarımıza zorla yerleştirilen bir yanlış bilgi de, müzik ruhun gıdasıdır” şeklindeki sözdür. Yine sormak gerek, hangi müzik? İnsanın süfli hislerini ayaklandıran ve yanlışa sürükleyen Batı’nın pop, caz, rap adı altındaki rezil müziği mi, yoksa, insanın ulvi duygularını harekete geçiren ve insanı dinlendiren sanat musikisi, halk müziği mi? Hangisi?

Müzikten müziğe çok çok fark var. Zararlı müzik var, yararlı müzik var. Hepsi aynı kefeye konulamaz. Bazı müzik ruhu karartırken, bazısı ruhu aydınlatır. Bazısı insanın ruhunu çirkinleştirirken bazısı güzelleştirir. Müzik, sırf ruha mı tesir yapıyor. Sular bile müzikten etkileniyor.

Bilimsel araştırma sonuçlarıyla ortaya konmuştur ki, su kristallerinin çekilen resimleri inanılmaz farklılıktadır. Japon Bilim Adamı Dr. Masaru EMOTO, su kristallerinin resimlerini güçlü bir mikroskop ve çok yüksek hızlı fotoğraf çekimiyle tespit etmiştir. Bu resimlerden görüldüğü üzere, kendilerine güzel sözler, sevgi sözcükleri söylenen ve hoş müzik çalınan ortamdaki su kristallerinin şekilleri oldukça güzel ve parlak iken, bunun zıttında, yani kötü sözler ve pop müzik gibi zararlı müzik çalınan ortamdaki suyun kristalleri oldukça karanlık ve çirkin bir görünümdedir. Bu farklılığın kaynağı, dışarıdan kendisine yöneltilen etkenlerdir.

Suya böyle tesir eden müzik ruhumuza tesir etmez mi? Elbette tesir eder. Çünkü, ruhumuz dış etkenlere sudan daha fazla açıktır. Bu durumda yukarıdaki tespitler ışığında rahatlıkla söyleyebiliriz ki, pop, caz, rap dedikleri esasta manasız tekerlemelerden oluşan teneke sesi gibi insanları rahatsız eden müzik dinleyenlerin ruhları oldukça kapkaradır. Hemen altını çizerek belirteyim. Bu müziği dinleyenlerin ruhları kapkaradır demiyorum. Bu müzik dinlendikten sonra ruhları kararır ve bu müzik ruhlara zarar verir.

Türk sanat müziği, Türk halk müziği, mehter, marş gibi musikileri dinleyenlerin ruhları ise elbette apaydınlık ve çok hoş bir duruma gelir. Yani bu tür musiki kişiyi huzura erdirir. Bunlardan ayrı olarak, ilahi dediğimiz öyle güzel hoş sözler, öyle ulvi sesler var ki, insan ilahi dinlerken sanki başka bir âleme geçiyor. İşte bu güzel ve hoş musiki ile hiç pop, caz, rap dediğimiz müzik bir olur mu? Olmaz elbet.

Evet, altını çizerek tekrar belirtiyorum. Su kristallerinin resmini çeken Japon Bilim Doktor EMOTO’nun tespitleri, yani su kristallerinin şekillerinin dinlenen müzik ile bağlantılı olarak değişik görünümler alması, bizlere, dinlenen müzik ile bağlantılı olarak ruh yapımızın görünümlerinin değişeceği sonucuna götürmelidir. Çünkü, ruh yapımız aynı su gibidir (hatta sudan daha fazla dış tesirlere açıktır) ve dışarıdan gelen tesirlere yüzde yüz açıktır

Bu tespitler açıkça göstermektedir ki, müzik ruhumuza tesir yapmaktadır. Suya tesir yapan müzik ruhumuza da aynı tesiri yapmaktadır. İyi müzik iyi tesir yapar kötü müzik de kötü tesir yapar. Öyleyse, bazı zavallı kafaların bize empoze ettikleri gibi doğrudan doğruya “müzik ruhun gıdasıdır” diye kestirip atmayalım. Seçici davranalım ve "iyi müzik ruhun gıdası kötü müzik ise ruhun belasıdır" diyelim. Pop, caz, rap gibi zararlı müzikten uzak duralım, ruhumuzu koruyalım.

Yazımı, birkaç gün önce bir tarihi bir mekânda (lokal haline getirilen bir mekânda) dinlediğim, kaval sesinden nasıl etkilendiğimi anlatarak bitireceğim. Sanatçı kavalını öyle çaldı, öyle mest etti ki, bizi, kendimizi bir yaylada, şırıl şırıl akan bir dere kenarında ve cıvıl cıvıl uçuşan kuşlar arasında ve rüzgarla hışır hışır esen ağaçlar arasında zannettik. İşte, faydalı bir müzik insanda böyle düşünceler ve ruhunda böyle yüksek çağrışımlar oluşturuyor. O kavalın sesinde, o kavalın özünde bu düşünceler yüklü olduğu için, ruhumuzu alıp oralara götürüyor.

Sözü uzatmaya gerek yok; "iyi müzik ruhun gıdası kötü müzik ise ruhun belasıdır".


Ahmet SANDAL

 

7- BİR MÜSLÜMAN’IN KAPİTALİZME TARAFTAR OLMASI MÜMKÜN MÜ

Kapitalizm, temelinde hırs, rekabet ve acımasızlık bulunan, “kazan da nasıl kazanırsan kazan” mantığını esas alan, paranın ve servetin önünde hiçbir engel tanımayan bir sistemin adıdır.
Kapitalistler, ekonomik faaliyetlerde ve piyasadaki alışverişlerde sonsuz ve sınırsız hürriyeti savunurlar. Kapitalizmin meşhur ilkesi iktisat kitaplarında “laissez-faire-laissez-passer” diye yazılır. Bunun Türkçe karşılığı şudur: “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.” Yani, kapitalistlere hiçbir engel çıkarmayın, kapıları açın, adamları başıboş serbest bırakın. Herkes yesin, içsin. Üretim ve tüketim ihtiyaca göre planlanmasın. Peki, neye göre planlansın? Parası olan yesin, içsin. Peki parası olmayan ne yapsın? Kapitalistlerin bir mantığı daha vardır. O mantık da “altta kalanın canı çıksın” mantığıdır. Kapitalistlerin gözünde insanlar “Allah’ın yarattığı birer şerefli varlık” falan değildir. Onlar “eşref-ül mahlukat”tan anlamazlar. . Kapitalizme göre, tüketim gücü olmayanın hiçbir değeri yoktur. Onların gözünde, insanlar tüketmek için vardır Tüketme gücü, yani parası olmayanlara kapitalistler, insan olarak bile bakmazlar.
Kapitalizm israfı sever. Halbuki Allah (cc) israfı yasaklamıştır. Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah (cc) “Yiyin için fakat israf etmeyin” diye emrediyor. (A’raf Suresi, 31. ayet)
Kapitalizmde “parası olan daha çok para kazanır.” Kapitalizm reel ekonomiyi, sanayi ve ticareti değil, bankacılık sistemini, sanal para gücünü ve faizi yüceltir. Böyle bir sistem, “malın, mülkün ve paranın bir avuç zenginin elinde toplanmasına neden olur.” Halbuki, Yüce Allah (cc) malların, servetlerin belirli ellerde toplanmasına razı değildir. Bu hususta, Kur’an-ı Kerim’de Haşr Suresi 7. ayette şöyle bir ikaz vardır: "Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın." Allah (cc) sermayenin temerküzünü bu ayette yasakladığı gibi, servetlerin zenginlerin elinde toplanmasını engelleyen bir vasıtayı da yine Kur’an’da emretmiştir. O da zekattır. Zekatın en büyük fonksiyonlarından birisi servetlerin belirli ellerde yığılmasını ve toplanmasını engellemek ve zayıfları, güçsüzleri korumaktır.
Allah (cc) faizi yasaklamıştır. Bakara Suresi, 275. ayet: “Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların, “alış veriş de faiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır.” Hâl böyleyken, bankalar, kapitalizmde en makbul yerlerdir. Faiz de en tatlı kâr olarak görülür. Esasında, “bankalar birer işkencehaneleridir.” “Faiz, de zulüm kırbacıdır.” Orta sınıf, esnaf ve zanaatkârlar, garip gureba ve yoksul halk kesimleri faizci kapitalist sistemde işkenceye ve zulme uğramaktadırlar. Bu hâliyle kapitalizm her zaman geniş halk kesimlerine açlık, sefalet, mutsuzluk ve huzursuzluk getirmiştir. Kapitalistlerin umrunda mı garibanın açlığı ve yoksulluğu!
Evet, kapitalizm ne fertlere, ne toplumlara huzur ve mutluluk getirmemiştir. Bu huzursuzluk ve mutsuzluk kapitalizmin geçerli olduğu toplumlarda ferden-ferda her an geçerli olduğu gibi, beş on yılda bir kriz-mriz deyip, fert ve toplumlar alt-üst edilmektedir. Çok acı yıkımlar yaşanmaktadır. Kapitalizmin fert ve toplumlarda neden olduğu bu yıkımları bilirdik de, en son vardığı aşamada, devletleri de alt-üst etmektedir. Gazete haberlerini takip edenler bilirler. İzlanda ve Yunanistan gibi Devletler bile iflasın eşiğine gelmişlerdir. Sebep kapitalizmdir.
Bu küçük yazıda sıralanan şu birkaç küçük bir tespit bile büyük bir hakikati ayan-beyan ortaya koymaktadır. Bu kapitalizm denilen sistemin savunulacak hiçbir yanı yoktur. Bu sistemin insanî, vicdani ve İslamî yönden mahzurlarını aklı başında olan ve selim ruh taşıyan herkes anlayabilir.
Şimdi bu durumda, Allah’ın emirlerine uyan ve vicdanın gereklerine riayet eden bir Müslüman’ın kapitalizme taraftar olması mümkün mü? Elbette, hayır. (İşin ayrı boyutu da şudur ki, bir Müslüman’ın hiçbir izm’e taraftar olması mümkün değildir. “İslam bize yeter”) Bırakın Müslüman’ı, vicdanı olan bir kişinin kapitalizme taraftar olması mümkün mü? Elbette, hayır.

 

Ahmet Sandal

 

8-      EVDE ÖLÜ BULUNMAK

Evde ölü bulunmak. Soğuk bir cümle. Ürkütücü bir cümle. Biliyorum. Bir Müslüman’ın anlayacağı bir cümle değil. Bunu da biliyorum. Ancak bu sözü bu aralar çokça duyar olduk.

Bu aralar bu sözü gazete ve medya haberlerinde çokça görür olduk. Filanca kişi evinde ölü bulundu. Hatta cesedi koktuğu için komşuları tarafından fark edildi. Bir insanın ölmesi insana soğuk bir haber geldiği gibi, hele cesedinin kokması, çürümesi, hem soğuk, hem ürpertici ve ürkütücü bir durum. Ürkütücü ve ürpertici olduğu kadar, bundan daha önemlisi düşündürücü bir durum bu.

Bir insan evinde niye ölü bulunur? Bir insan evinde ölebilir. Bu normal bir durum. Evinde ölen bir kişi neden çok sonraları fark edilir? İşte bu önemli. Nedeni tabii ki çok bellidir. Ölen kişi yalnızdır. Yalnızlığa itilmiştir. Oğlu, kızı ilgisizdir. Akrabası, dostu ilgisizdir. Bu ilgisizlik içinde adamın ölüp gittiği dahi anlaşılmaz. Ne zaman anlaşılır? Ceset koktuğu zaman anlaşılır. Kim tarafından anlaşılır? Komşuları tarafından. Acı bir durum.

Yukarıda bir insanın evinde ölü bulunması bir Müslüman’ın anlayacağı durum değil dedim. Çünkü Müslümanlık şefkati ve merhameti emreder. Ana ve Babayı koruyup kollamayı emreder. Kur’an-ı Kerim’de ve Hadis-i Şeriflerde bu hususta çok açık emir ve hükümler vardır: “Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya-babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara “öf!” bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle. Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir ve de ki: “Rabbim!, Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de onlara acı.” (İsra Suresi, Ayet, 23, 24) Bu ayet-i kerimeler durumu açıklamaya yetiyor. Müslüman bir evlat Anne ve Babasını korumak ve kollamak zorundadır. Bırakın Ana ve Babasını, konu komşusunu dahi korumak ve kollamak zorundadır. İşte buna ilişkin Kur’an’dan bir emir: “Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana Babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.” (Nisa Suresi, Ayet, 36) Bu ayetler yeterince açıklayıcıdır. Müslüman etrafına bigâne kalamaz. Müslüman sırf Ana, Babasını değil, yetimi, yoksulu, garibanı, açı, sefili, konu komşuyu, arkadaşını korumak ve kollamakla yükümlüdür. İslam bunu açıkça emreder. Her şey Kur’an’da açık olmakla birlikte konuya ilişkin iki Hadis-i Şerifi de dikkatlerinize sunmak istedim: “Bir adam gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, iyi davranıp hoş sohbette bulunmama en çok kim hak sahibidir? Güzel geçinmeme, güzel bakmama en lâyık olan kimdir?’ diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.s.): ‘Annen!’ diye cevap verdi. Adam: ‘Sonra kim?’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.) ‘Annen’ diye cevap verdi. Adam tekrar: ‘Sonra kim?’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.) yine: ‘Annen!’ diye cevap verdi. Adam tekrar sordu: ‘Sonra kim?’ Rasûlullah (s.a.s.) bu dördüncüyü: ‘Baban!’ diye cevapladı. Buhâri, Edeb 2; Müslim, Birr 1; K. Sitte, 2/478) Komşu hakkı konusunda çok bilinen bir Hadis-i Şerifi de burada hatırlamak gerekir. İbni Ömer ve Aişe radıyallahu anhüma'dan rivayet edildiğine göre Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:"Cebrail bana komşuya iyilik etmeyi tavsiye edip durdu. Neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım.” (Buharî, Edeb 28; Müslim, Birr 140-141)

Durum bu kadar net ve açık iken, maalesef toplumumuzda da, bu emir ve hükümlere uygun olmayan gelişmeler yaşanmaktadır. Bir Annenin, bir Babanın evlatları varken yalnızlık içerisinde bırakılması artık bizim toplumumuzda da sıkça rastlanan bir durum oldu. Anne ve Babaların evlatları tarafından huzurevlerine gönderilmesi yaygınlaştı. Ne huzurevleri, ne de yalnızlığa terk edilen ebeveynler İslam ile ilgisi olmayan çağımızın getirdiği sorunlardır. Allah (cc), Ana ve Baba hakkı konusunda, akrabalık ve komşuluk hususunda neyi emrediyor, Peygamber neyi tavsiye ediyor ve biz toplum olarak hangi durumdayız? Bunu sorgulamak zorundayız.

Bir Müslüman toplumda, bırakın Anne ve Babayı, bir kimsesiz insanın bile evinde yalnızlığa terk edilmemesi gerekir. Bir Müslüman toplumda “evinde ölü bulundu”, “cesedi kokmak üzereyken komşuları tarafından bulundu” haberlerinin yeri olmaması, bu tür haberlerin mümkün olmaması gerekir. Bu tür haberler Avrupa Ülkelerinde ve ABD gibi Ülkelerde çoktandır yaygındı. Maalesef bizde de duyulmaya başlandı. İşte en son bir haber, bir sinema sanatçısının evinde ölü bulunmasıyla ilgilidir. Bu günkü habere göre, sinema sanatçısı Cem ERMAN, Adana’daki evinde ölü bulunmuş, cesedi kokmak üzereyken fark edilmiş. Tam bu haber üzerinde tefekkür ederken ikinci evinde ölü bulundu haberine rastladım. Bu da ABD’dendi. Bu habere göre de, Bubba Smith adlı ABD’li oyuncu Los Angeles’teki evinde ölü bulunmuştu. Bu iki habere aynı gün gazetede rastlayınca ve böyle haberler geçmiş günlerde de sıkça duyunca, böyle bir yazı yazarak konuya dikkat çekmek istedim.

Son söz olarak şunları belirtmek istiyorum: Evde ölü bulunmak sözü Batılı Ülkelerde geçerli olsa da bizde mümkün olmaması gerekir. Buna rağmen bizde de böyle olaylar vuku buluyorsa şu sözü söylemekten başka çare kalmıyor: “Milyonlarca Müslüman’ın bir arada yaşadığı bir şehirde bir insan bir evde yalnız başına ölü bulunuyorsa, cesedi kokmak üzereyken fark ediliyorsa, ben o yalnız başına ölen insanın komşularının bırakın Müslümanlığından, insanlığından bile şüphe ederim.”

  Ahmet Sandal

9-  HAYATA HAYRET MAKAMINDA BAKABİLMEK

İşyerimin penceresinden dışarıya bakıyorum. Her zamanki ağaçlar, her zamanki toprak, her zamanki bahçe, her zamanki bahçe duvarı, her zamanki insanlar.

. İnsanlar hariç, diğerleri sabit ve yerinde duruyorlar. İnsanlar gelip gidiyorlar. İşyerimin penceresinden her zamanki gibi bakarsam hiçbir şey göremem. Gördüklerim de her zamanki tanımlaması içerisinde basit kalır. Bu sefer her zamanki gibi bakmak istemiyorum işyerimin penceresinden, farklı bakmak istiyorum. Belki de bakmak değil görmek istiyorum. Belli ki, hayret makamında bakmak istiyorum. Hayata hayret makamında bakmak, hayatı ve içindekileri daha iyi anlamamızı sağlıyor. Hayata hayret makamında bakmak, Allah’ın yüceliğini ve hayattaki her şeyin mükemmel bir şekilde halkettiğini fark etmemizi sağlıyor.

İşyerimin penceresinden, hayata her zamanki gibi değil, hayret makamında baktığımda, şunları gördüm. Hayret makamıyla bahçedeki ağaçlara şöyle bir baktım. Bir meşe ağacı ki, oldukça büyümüş. Yaprakları ve dalları birbiriyle uyumlu. Gövdesi de bu uyuma iştirak etmiş. Meşe ağacının yanında çam ağaçları var. Başka ağaç türleri de var. Onlar da bu uyuma eşlik ediyorlar. Hem kendi aralarında bir bütünlük ve uyum var, hem de tek başlarına uyum ve bütünlük taşıyorlar. Hemen bir bakışımı ve müşahedelerimi derinleştireyim dedim. Meşe ağacının meyvesi olan palamut ve çam ağacının meyvesi olan kozalak üzerinde tefekküre başladım. Kendi kendime, “Allah ne güzel yaratmış, kozalağı alıp da meşenin dallarına yerleştirsek, palamudu da alıp çam ağacının dallarına koysak, ne uyum kalır, ne de bütünlük” dedim. Sonra tefekkürümü derinleştirdim, “bu yerleştirmeye hem dallar, hem yapraklar itiraz eder sanırım. Bu ağaç uzuvlarının dilleri akılları ve dilleri olsaydı, böyle bir yerleştirmeye elbette karşı gelirlerdi. Çünkü, güzel olmazlardı, akla ve mantığa aykırı olurlardı” diye düşündüm. Allah (cc) meşe ağacı ile çam ağacının tasarımında en mükemmelini yaratmış. Ne eksik, ne fazla!

Hayret makamında bakışımı sürdürüyorum. Kendi kendime dedim ki; “bu ağaçların yaprakları yeşil değil de mavi olsaydı, ne olurdu?” Bir tahayyül ettim, gözlerimi kapadım ve pencerenin dışındaki ağaçları mavi yaprak içerisinde düşündüm. İnanın, bu düşünce bile içimi kararttı. Eğer ağaç yaprakları mavi olsaydı, o kadar cıyak olurdu ki, bakmak mümkün olmazdı. (Cıyak bizim orada kullanan bir kelimedir. En yakın karşılığı olarak “absürt” diyebilirsiniz) Düşüncelerinizi ve hayretinizi derinleştirin. Sırf mavi üzerinde düşünmeyin, ağaç yapraklarını kırmızı, siyah, mor falan düşünün aynı sonuca varacaksınız. Ağaç yaprakları için en mükemmel ve bize hoş gelen renk “yeşildir”. Bizi yaratan, bizim tüm özelliklerimizi, zevklerimizi biliyor ve hayatta bize en uygun olanını en mükemmel şekilde yaratıyor. Bizi bildiği için işte O (cc) ağaç yapraklarını yeşil olarak yaratıyor.

Hayret makamında bakışımı işyerimin penceresinden daha uzaklara, daha ötelere götürmek istiyorum. Okyanuslar gözümüze mavi gözüküyor. Neden acaba? Esasında okyanus netice itibariyle su kütlesidir. Su ise renksizdir. Fakat gözümüze mavi gözüküyor. Bu görüntü bizi mest ediyor ve hoşluk veriyor. Ya mavi değil de yeşil gözükseydi! Ya mavi değil de simsiyah gözükseydi! Dayanmak mümkün değildi. Tanker kazalarında, denize arasıra siyah petrol akıyor da, gözümüzü çevirip bakamıyoruz. İğreniyoruz değil mi?

Hayret makamındaki bakışımızı göklere çevirsek ne görürdük? Yine mükemmel uyum ve bütünlük görürdük. Gökyüzü de bu renginde, yani maviye yakın renkte olmasaydı da, mesela kırmız olsaydı, kapkara olsaydı ne olurdu? Kasavet basardı, dayanamazdık. Kara bulutlara bile dayanamıyoruz, bir de gökyüzü kara olsaydı, vay halimize! Fakat, bu haliyle gökyüzüne bakan insan ferahlık ve huzur buluyor. Bizi yaratan Allah (cc) hayattaki her şeyde huzur ve ferah bulmamızı murat etmiş ve ona göre yaratmış.

Hayretli bakışlarımızı farklı bir mekânda sürdürülelim. Gelin hayalen bir manav dükkanına gidelim. Nar, elma, şeftali, muz, portakal, salatalık, limon, domates, patates, maydanoz, soğan, sarımsak, incir, üzüm ve sayamadığım diğer meyve ve sebzeler. Hangisinde bir uyumsuzluk ve tasarımında bir hata var? Hiçbirisinde ne uyumsuzluk ne de hata var. Hangisine baktığınızda rahatsız oluyorsunuz? Hiçbirisine? Bilakis hepsine de ayrı ayrı baktığınızda ağzınız sulanıyor ve iştahınız açılıyor. Hayret makamında baktığınızda şunu da anlarsınız, “mideyi yaratan kim ise bu meyve ve sebzeyi yaratan O (cc)dur.” Çünkü, mideye göre tam uyum ve denklik içerisinde yaratmış, mide onu istiyor.

Evet, “Ağacı ve yapraklarını yaratan kimse, gözleri yaratan O(cc)dur. Meyveyi ve sebzeyi yaratan kimse, mideyi yaratan O(cc)dur. Biri yaratan kim ise bini yaratan O (cc)dur, hücreyi yaratan kim ise kainatı yaratan O (cc)dur.”

Yazımızın sonuna doğru yaklaşırken bundan 3-4 sene önce yaşadığım bir anımı anlatacağım. Aynı zamanda, manavla alakalı bir anı bu. Bir marketten alışveriş yaptıktan sonra, manav bölümüne geçtim. Manav tezgahı o kadar gösterişli ve cazip dizayn edilmişti ki, enva-i çeşit meyve ve sebze satış için hazırdı. İnsanlar da her zamanki umursamazlık içerisinde ve hayret makamından uzak bir şekilde manav tezgahından, kimisi domates, patates, kimisi portakal, nar, falan filan almak için tatlı bir telaş içerisindeler. Kimse meyve ve sebze tezgahındaki uyum ve bütünlüğe bakmıyor. Deyim yerindeyse, herkes midesine bakıyor. İşte bu hengamede çok yaşlı, sanırım seksenli yaşları geçmiş bir yaşlı bayan manav tezgahına bakarak sanki bir çocuk gibi ağlıyordu. Merakımı celbetti, bayana yaklaştım, durumu öğrenmek istedim. O sırada bir şeyler söylediğini duydum. Yaşlı bayanın söylediklerini duyunca hayret ettim. Yaşlı bayan şu sözlerle kendi kendine konuşuyordu: “Ya Rabbim, bunca güzellikleri bize sunmuşsun, bizim için ne güzel meyve sebze yaratmışsın, bizleri ne kadar çok seviyorsun, biz bunları hak etmiyoruz, bunlara layık değiliz, sana şükretmiyoruz” diyerek ağlıyordu. Hem ağlıyor, hem de manav tezgahındaki enva-i çeşit sebze ve meyveye bakıyordu. Bu manzara karşısında hayret ettim ve bu bakış açısında ve aynı duyarlılıkta olmadığım için utandım.

Sözü uzatmaya gerek yok. Hayata hayret makamında bakmak demek görmek demektir. Hayret makamında hayata bakan kişi şunu görür ve anlar ki, her şeyde bir uyum ve bütünlük vardır. Her şey yerli yerindedir. Vesselam.

 

Ahmet SANDAL

 

 

10-  HASTASINI MUAYENE ETMEKTEN KAÇINAN DOKTORLARA BİR KAÇ SÖZ



Kamuoyunda Tam Gün Yasası olarak bilinen, “Üniversite ve Sağlık Personelinin Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” geçen yıl yasalaştı.

Sözkonusu yasanın tam olarak yürürlüğe girmesi 31 Ocak 2011 günü itibariyle gerçekleşti. Bu tarihten sonra, gazete ve televizyonlara yansıyan haberlerden öğreniyoruz ki, bazı Tıp Fakültesi öğretim üyeleri sırf parasal gerekçelerle hastaları muayene etmekten kaçınmaya başladılar. Bazı Tıp Fakültesi hastanelerindeki bazı hocalar kapılarını hastalara kapadılar. Bu tür davranışlar bırakın Hipokrat Yeminini, ilim adamının şan ve şerefine yakışmayan davranışlardır. Konunu bu etik yanı dışında, Tıp Fakültesi Öğretim Üyelerince sergilenen bu davranışlar vatandaşlarımızda derin kaygılar da meydana getirmiş ve sağlıklı nesil için umut ve beklentilerimizin kırılmasına neden olmuştur.
Bu Ülkede yaşayan hiç kimsenin vatandaşlarımızın umutları ile oynamaya hakkı yoktur. Bu Ülkede yaşayan hiç kimsenin vatandaşlarımızın umutlarıyla oynamaya hakları olmadığı gibi sağlıklarıyla oynamaya hiçbir şekilde hakları yoktur ve olamaz da!
Kamuoyunda Tam Gün Yasası olarak bilinen bu yasayı protesto ederek hastaları muayene etmekten kaçınan üniversite hastaneleri öğretim üyelerine sade bir Vatandaş olarak sesleniyorum: Ne oluyor? Ne yapıyorsunuz? Tiyatro mu oynuyorsunuz? Yoksa vatandaşlarımızın sağlıklarıyla mı oynuyorsunuz? Soruyorum hangisini icra ediyorsunuz bu davranışlarınızla.
Bir Vatandaş olarak bu seslenişimle birlikte şunu da ifade ediyorum: Bir doktorun hastasını muayene etmekten kaçınması tedaviyi engellemek manasına gelir ki bu durum hasta haklarının en ciddi bir şekilde ihlal edilmesidir. Bu şekildeki bir tavır ve davranış başta insan haklarına aykırılık teşkil eder. Her insanın sağlık hakkı vardır. Bu şekildeki bir davranış Anayasa’ya ve diğer ilgili Kanunlara da aykırılık teşkil eder. Hasta Hakları Yönetmeliğinin 5. maddesinde “sağlık hizmetinin verilmesinde, hastaların, ırk, dil, din ve mezhep, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç ve ekonomik ve sosyal durumları ile sair farklılıkları dikkate alınamaz. Sağlık hizmetleri, herkesin kolayca ulaşabileceği şekilde planlanıp düzenlenir” ve 11. maddesinde de “hasta, modern tıbbi bilgi ve teknolojinin gereklerine uygun olarak teşhisinin konulmasını, tedavisinin yapılmasını ve bakımını istemek hakkına sahiptir” der. Anayasa, Kanun ve ilgili Yönetmeliklere uymuyorsanız bari vicdanınıza uyun. Hiçbir gerekçe hastalarımızın muayene ve tedavi hakkından mahrum edilmesi için gerekçe olamaz.

Şimdi bu sözlerim karşısında bazı Doktorlar; “bizim tavrımız bu Yasa’yadır. Bize getirilen yeni yükümlülükleredir. Bizim tavrımız çalışma saatleri ve şekillerinin değiştirilmesinedir. Bizim maksadımız para değildir” falan filan türü açıklamalar yapabilirler. Bu tür açıklamalar dahi Doktorların kendisine muayene için gelen hastasını bakmaması için geçerli bir sebep olamaz. Bir hasta, sağlık sistemi içerisinde bir üniversite hastanesinde bir hocaya muayene olmak için gelmişse o hoca, “ben bu hastadan para almadığına göre, bakmam da gerekmiyor” diyemez. Doktor olarak o hastanede sana görev verilmişse bakmak ve muayene etmek zorundasın. Hastasına bakmayan o doktora sormak lazım, “Devletin çıkardığı kanunlar mı üstün yoksa senin keyfin mi üstün?” Bu Ülkede kimse kendisini kanunlardan üstün göremez. Bu Ülkede kimse kendi kişisel çıkarlarını, Milletin ve genel olarak Kamunun menfaatinden üste göremez.

Bu duygu ve düşünceler içinde, Kamuoyunda Tam Gün Yasası olarak bilinen, “Üniversite ve Sağlık Personelinin Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”u bahane ederek hastasını muayene ve tedavi etmekten kaçınan ilgili tüm doktorları kınıyor ve kendilerini insafa çağırıyorum. Sözüm elbette tüm doktorlara yönelik değildir. Sözümün muhatabı doktorlardan paragöz olanlardır. Sözümün muhatabı insanın sağlığını hiçe sayan doktorlardır. Para yığan doktorlar, “nere götüreceksiniz bu kadar parayı onu da anlamıyorum ya!”

Yazımın sonunda, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 25. maddesini bilmeyen ve anlamayan doktorlar için bir kez daha yazmak gerekir: “Her insan, kendisinin ve ailesinin sağlıklı bir şekilde hayatını sürdürmesi tıbbi bakım hakkına sahiptir.”

 

Ahmet Sandal

 

11-  BÜYÜK ARABA KULLANANLARDA BÜYÜKLENME VARSA YANDIK DEMEKTİR

Yolda yürüyorsunuz, bir küçük çocuk ile karşılaştınız. Ne kadar tatlı ve sevecen değil mi?

Hatta tanımazsanız bile gülümsersiniz. Yolda yürüyorsunuz, yolda yürümekte zorlanan, beli bükülmüş ihtiyar bir nine ile karşılaştınız, merhamet duygusu ile bakar ve yardımseverlik duygularınız kabarır. Yolda yürüyorsunuz, dev cüsseli, hatta pala bıyıklı azman tipli bir adam karşınızda size doğru yürüyor, ürperti ile köşeden köşeden yürürsünüz. Aynı bunun gibi, trafikte TIR, kamyon türü büyük arabalar gördükçe, ürperiyorum ve nerdeyse yoldan kaçmak istiyorum. Küçük arabalar ise sevecen geliyor gözüme.

Yıllık iznimi kullandığım Pazarcık’ta, birkaç kez Pazarcık’tan Kahramanmaraş’a araba sürdüm. Bu yol güzergahında büyük hacimli kum kamyonları, Aksu Çayı’ndan yükledikleri kumlarla birkaç yerden karşınıza çıkarlar. Kamyonların ana yola yaklaştıklarını ve sürücülerinin ana yola yaklaşmalarına rağmen, çok rahat hallerini gördükçe, tedbirimi çok uzaklardan alıyor, adeta yol içinde onlardan kaçacak yer arıyorum. İçimden şöyle düşünüyorum, “tamam bu kamyon şoförü ana yola yaklaşıyor, kontrolsüz girme ihtimali var, benim bulunduğum sağ şeride aniden girerse, sol şeride kaçabilir miyim” ince ince bunun hesabını yapıyorum. Birkaç defa da oldu, kamyon şoförleri tali yoldan “tak diye” sağ şeride girdiler. Bu durumda hemen sol şeride kaçtım. Tedbirimi önceden aldım. Ya normal bir şekilde kendi şeridimde seyretsem ve sol şerit o anda dolu olsa! Bunu düşünmek bile istemiyorum. Fakat, gözlemlediğim bir husus var ki, tali yoldan gelen kamyon şoförleri, yol çift şerit ise, rahat rahat hemen sağ şeride giriş yapıyorlar.

Bu satırları durup dururken niye yazdım? Bu satırları yazmamın nedeni, bir dostumu, bir hemşehrimi Pazar günü trafik kazasında kaybetmemdir. Çevre ve Orman Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü Daire Başkanı Yaşar TÜRKLEŞ Bey (Allah gani gani rahmet eylesin) bir kamyonun tali yoldan çıkarak, içinde bulunduğu araca çarpması sonucu hayatını yitirdi. Olay Ankara-Çubuk yolunda meydan gelmiş. Yolda yapım çalışması olduğu halde, tali yoldan gelen kum kamyonu Yaşar Bey’in de içinde bulunduğu aracın tam dönüş yapacağı sırada, araca çarpmış.

Yukarıdaki bu somut olayda, kamyon şoförü ne kadar kusurlu, olay nasıl oldu? Tabi bunu bilemiyorum. Olay yapılacak araştırma ve tahkikatla açıklığa kavuşacak. Bu durumda, bu olayı, bu aşamada konuşmak ve birilerini suçlamak yanlış. Ancak, bu Ülkede “kamyon şoförlerinin keyfi sürüşleri ve büyük araba kullanmaktan kaynaklanan havalanmaları nedeniyle” kazalar meydana gelmiyor değil. Bu Ülkede “küçük araba kullananların, TIR ve kamyon şoförlerinin trafikteki kaba ve dehşetli sürüşlerinden büyük oranda rahatsız oldukları” da bir gerçektir. Buları da birer tespit olarak orta yere koymak gerek.

TIR, kamyon türü büyük arabaları kullananların psikolojisini bilmiyorum. Çünkü, bu araçları hiç kullanmadım. Bu araçları kullananların hepsinin kibirli, ukala ve şiddet eğilimli olduklarını da kimse söyleyemez. Zaten, onu kastetmiyorum. Yalnız, büyük arabaları kullananlarda bir havalanma, bir büyüklük duygusu ister istemez meydana geliyorsa, trafikte rahat rahat, keyfince sürüyorlarsa işte bu büyük bir tehlikedir.

Hemşehrim ve mesai arkadaşım Yaşar Türkleş’in bir kazada hayatını kaybetmesi sonrasında, dikkatleri TIR ve kamyon gibi büyük araba kullananların psikolojisine çekmek istedim. Yaşar Türkleş Kardeşim’e bir kez daha Allah’tan rahmet ve kederli ailesine başsağlığı diliyorum.

 

Ahmet Sandal

 

12-BİR MENFAAT UĞRUNA YA RAB NE GÜNEŞLER BATIYOR

Geçen günlerde bir meşhur Yazar şöyle söylüyor, Gazetesindeki köşesinde: “Yaşlandıkça şiirden uzaklaşıyorum. Şiir denilince aklıma şunlar geliyor: Mutantan sözler, muğlak göndermeler, kelime cambazlıkları, tumturaklı vurgular, zorlama soyutlamalar. Dizeler derdime derman olmuyor. Eskiden melankoli çırpınışları içinde okuduğum güzelim şiirler bile bugün bana manasızlığın zirvesi gibi geliyor. Şair artistliğinden öyle bir bıkmışım ki, şiire elimi bile süremiyorum” demiş.

Bunun gibi, sinemadaki vizyon filmlerinden de haz almadığını belirtmiş. Genel olarak son dönemlerde üretilen eserlerden zevk alamadığını dile getirmiş.

Sanırım, meşhur Yazar da, bu hâl yeni başlamış. Ben de bu hâl çok çok önceleri başladı. Hatta kendime de kızıyordum. Kendi kendime, “ya herkesin sevdiği bu şiiri, bu filmi, bu eseri sen niye sevmiyorsun” diyordum. Bu düşünceden dolayı, hep eski filmleri izliyor, hep eski şiirleri dilime pelesenk ediyor, eski romanları okuyordum.

Bu düşünceler içerisindeyken şunu fark ettim. Bu yeni sanat eserlerinde, bir şey eksik, o da “ruh”. Sanırım ondan dolayı sevmiyorum diye kendime hak vermeye başladım.

Bir Arap Atasözü şöyledir: “Bir sözü kâlpten söylerse, ta kâlbe kadar tesiri olur. Eğer dilden söylersen, kulaktan öteye geçmez” der. İşte işin sırrı burada.

Şimdiki sözüm ona sanat eserlerinde, şiirlerde, filmlerde, romanlarda ve diğerlerinde, bir samimiyet ve içtenlik göremiyorum. Tabi, hepsini kastetmiyorum. Çoğunda göremiyorum. Adam, TV Dizisi çekiyor, asıl derdi, reyting, para-pul, her şey yapmacık. Bu nedenle, hiçbirisi eski TV dizileri olarak kâlbimizde yer etmiş olan, Küçük Ağa, Bizimkiler, vb gibi dizilere yetişemiyor. Günümüzde de komedi filmleri çekiliyor. Birkaç ay adından söz ettiriyor ve unutulup gidiyor. Kemal Sunal’ın filmleri ise unutulacak gibi değil. Şimdi burada, Kemal Sunal’ın filmlerini basit bulanlar olabilir. Ben burada basitliğini, karmaşıklığını tartışmıyorum. Samimiyeti ve samimiyetsizliği, reyting için çekilen filmleri ve reyting kaygısı olmadan çekilen filmleri tartışıyorum.

Gelelim şiirlere. Aklına geleni, aklına geldiğince sayfalara rastgele döküp, şiirlerinde diyar diyar gezen, kıvrak cümlelerle, havada kaypak sözler uçuşturan ve yapamayacağı şeyleri söyleyen şairleri okuyup da zevk alanlar var mı? Fakat, “sözüm odun gibi olsun, yeter ki hakikat olsun” diyen bir Mehmet Akif Ersoy’u ve diliyle değil kâlbiyle konuşan Yunus Emre’yi, Mevlana’yı, Necip Fazıl’ı ve benzerlerini çağlar, asırlar geçse de okuyacağız İnşallah.

Evet, bu toplumda gözle görülür ve net olarak hissedilir bir şekilde samimiyetsizlik hakim. Samimiyetsizliğin hakim olduğu bir toplumda, güzel şiirler söylenebilir mi, güzel romanlar yazılabilir mi, iyi ve kaliteli filmler çekilebilir mi?

Bu toplumda şöyle bir ilke geçerli artık. O da, “menfeat yoksa, selam da yok”. Aynı, Fuzuli’nin söylediği gibi; “selam verdim, rüşvet değildir diye almadılar”. Ah, Fuzuli ah, gene döndük dolaştık aynı yere geldik. Ah Mehmet Akif Ersoy ah, “Ya Rabb, bir hilal uğruna ne güneşler batıyor” diye haykırdın. Ne mutlu ki, “öyle bir toplumda yaşadın. Ya şimdi biz ne yapacağız. Biz şiirlerimizi yazarken, “Ya Rabb, nice menfeatlar uğruna, nice güneşler batıyor” diye haykırmak durumundayız.
Durum bu. Durum çok açık ve net. İşin garibi, kimse toplumdaki bu bozulmayı görmüyor. Bir hengâmedir gidiyor. Bürokratı “koltuk” derdinde, işadamı “rant” peşinde, politikacısı “saltanat” derdinde, vatandaşı “rahat” peşinde koşarken, Bize de ““bir menfeat uğruna Ya Rabb ne güneşler batıyor” diye haykırmaktan başka bir söz kalmıyor.

Toplum menfeat toplumu olmuş. Kim derdi ki, “bu Hilal Toplumu, gün gelecek Menfeat toplumu” haline gelecek. Heyhat ki heyhat, bu hâle geldik işte. Bu Ramazan-ı Şerif’te bunları yazmak istemezdim. Fakat, “dost acı söyler”. Kimse gocunmasın, kimse alınmasın durumumuz bu kadar ki acı.

 

Ahmet Sandal

 

13-YEMEK YEMEK BİR MUCİZEDİR

“Yemek yemek”, biri isim, biri mastar eki almış ve her ikisi de aynı harflerden müteşekkil iki kelime. Bu her iki kelime, yan yana geldiğinde “yemek yeme” şeklindeki isim fiili oluşturuyor.

Gerçi, asıl anlatmak istediğim, konunun bu dil yönü değil. Fakat, giriş kısmında bu ilginçlikten dolayı, mecburen dil bilgisi yönüne de değindim. Ancak, asıl değinmek istediğim husus, “yemek yemek” dediğimiz ve çok da basite aldığımız bu olgunun aslında ne muazzam bir vakıa ve ne büyük bir hakikat olduğudur.

“Yemek yemek”, iki muazzam nimetin bir araya gelmesidir. Bir tarafta “yemek” dediğimiz, Allah tarafından ihsan edilmiş ve yaşayan canlılara sunulmuş, nimet ve gıda var. Bu nimetler, bu gıdalar hadsiz ve hesapsız. Her an, her saat, her gün, her ay, her yıl güzel bir plan ve sistem içerisinde bizlere sunulmakta, mevsim mevsim, adeta bir sofra gibi önümüze serilmektedir. Bizler görüntüde bu nimetleri sanki bir çalışma, bir ücret ve bir bedel karşılığı alıyormuş gibiysek de, bizlere o bedeli elde etmek için, o çalışmayı göstermek için, o ücreti ödemek için gerekli olan kol gücünü ve akıl gücünü veren de Allah(cc)tır.

Bir bakıyorsunuz, kış gelmiş, kışın meyvesi farklı. Bir bakıyorsunuz yaz gelmiş yazın meyvesi daha farklı. İlkbaharın, sonbaharın meyvesi farklı. Her mevsimin sebzesi, meyvesi farklı olmakla iş bitmiyor. Allah (cc), her mevsime göre ayrı bir iştah ve istek veriyor. Allah (cc), mevsimine göre halkettiği gıdaya göre iştah da veriyor. Yazın yemek için ağzının sulandığı bir meyveyi bir kış günü manavda görürseniz, bırakınız ağzınızın sulanması, içiniz titrer ve üşürsünüz. Ben geçen gün, bir manavda, bu kara kışın ortasında, birkaç adet karpuz gördüm, içim titredi, iştahım gelmediği gibi büyük bir üşüme hissi uyandı bende. Halbuki, o gıda yaz günü yendiğinde serinlik veriyor. Demek ki, yemek gıdasının verilmesiyle, iş bitmiyor “iştahın da verilmesi ve yeri zamanına göre verilmesi gerekiyor.”

Yemek yemek için, önce iştah gerekir. İştah olması yetmiyor. Yemek yemek için ağız lazım, diş lazım. Diş olması yetmiyor, dişimizle öğüttüğümüz gıdaların dil yardımıyla, yutağa doğru itilmesi gerekiyor. Yani dil gerekiyor. Yutak gerekiyor. Yemek borusunun önünde kapı vazifesi gören yutak olması yetmiyor, bu yutağın çalışabilmesi için tükürük bezlerinin çalışması gerekiyor. Yani, dil ile tadını alarak yediğimiz gıdaları yemek borusuna göndermek için tükürük bezleri ve yutak gerekmektedir. Görüldüğü gibi “yemek yemek” dediğimiz eylemin ikinci kısmında da nice nice nimetler, daha doğrusu hepsi de birer nimet olan organlar var.

Yemek yemek”, şeklindeki deyimin hem birinci kısmında, hem de ikinci kısmında, sonsuz şükür gerekmektedir. O (cc) sonsuz nimetler göndermiş ve gönderdiği sonsuz nimetleri yemek için de çeşit çeşit organlar halketmiş ve yeme duygusunu (iştahı) da vermiştir.

Şimdi, “yemek yemek” deyimin iki kısmında yer olan nimetlerin birinin olduğunu ve diğerinin mevcut olmadığını varsayalım. Önce şunu varsayalım: Ağzımız, dişimiz, dilimiz, tükürük bezlerimiz, yutağımız yok, ancak, Dünyada bizle birlikte “yemek” dediğimiz gıdalar var. “Yemek var, yemek yeme uzuvları ve hissi yok”. Bir işe yaramaz. Sonra şunu varsayalım: Dünyada biz varız, “yemek” dediğimiz gıdalar yok, ancak, ağzımız, dişimiz, dilimiz, tükürük bezlerimiz, yutağımız var. Yani, “yemek yok, yemek yeme uzuvları ve hissi var”. Yine bir işe yaramaz.

Öyleyse, yukarıda anlatılanları bir bütün olarak düşündüğümüzde, “yemek yemek” dediğimiz hususun aslında ne muazzam bir hadise, ne azim bir olay olduğunu anlarız. Esasında, çok daha kapsamlı tefekkür ettiğimizde, “yemek yemek” dediğimiz hususun bir mucize olduğunu fark ederiz. Her gün birkaç kez tekrarladığımız için üzerinden fazlaca düşünmeyip de geçtiğimiz ve “ne güzel yemek yedik, ne hoş yemek yedik, ne tatlı yemek yedik” deyip de, yalnızca gıdaların güzelliğine, hoşluğuna, tatlılığına atıfta bulunduğumuz, ancak, çoğunlukla yukarıdaki kapsamını düşünmediğimiz “yemek yemek” deyiminde durum o kadar da basit değil.

“Yemek yemek” deyip her gün bir çırpıda söyleyip de geçtiğimiz, deyiminin kapsamını, niteliğini ve bir bütün olarak özelliğini düşünmediğimizde ve konuyu basite aldığımızda, gaflet ve nankörlük içinde oluruz. İnsanların bir çoğu bu hususta –maalesef- nankörlük ve gaflet içindedir. Bu durum, çok acı bir gerçektir.

Nimetleri basite almak, insana has bir nankörlüktür. Artık, basite aldığımız “yemek yemek” deyiminde sonsuz nimetler saklı olduğunu fark edelim ve bu nankörlükten vazgeçelim. Yüce Rabbimize (cc) sonsuz bir şekilde şükredelim. Ve her yemek yemeye başladığımızda Bismillah ile başlayıp Elhamdülillah ile bitirelim ve ortada da tefekkür edelim, İnşaallah.   

 

Ahmet Sandal

 

14- MOLA TESİSLERİ DENETLENİYOR MU ?

Gezmeyi seven bir Milletiz. “Seyahat eden sıhhat bulur”, Hadis-i Şerif’i ruhumuza işlemiş sanırım, bir ora, bir bura şehirler arasında gidip geliyoruz. Normal şartlarda gezmek iyi de oluyor. Ruhumuz huzur buluyor elbet. Buna bir diyeceğimiz yok. Bu yazıda diyeceklerimiz yol üzerilerindeki mola tesisleri içindir.

Seyahatlerde, mecburi uğrak yerimiz oluyor mola tesisleri. Hepimizin mola tesislerinde birçok anısı vardır. Bir kısmı olumlu, bir kısmı olumsuz anılardır. Mola tesislerindeki olumlu anılar unutulsa da, olumsuz anılar kolay kolay unutulmaz. Mola yerlerinde kalitesiz bir yemek yediysek, fiyat bakımından yüklü bir miktar ödediysek, WC ve lavabolarının temizliğinden memnun kalmadıysak, mola tesisinde mescid bulamadıysak, bunlar ruhumuzda kalıcı tesir yapar. Bu unutamadığımız anıları söyler söyler geçeriz de, şikayetlerimizi yetkililere nedense çok da aktarmayız. Yetkilileri harekete geçirmeyi hiç düşünmeyiz. Her zaman söylüyorum; “kendi kendine söylenen bir Milletiz, yetkililere söyleyen bir Millet değiliz.”

İşte bu yazı, bu maksatla, yani “söylemek” maksadıyla yazıldı. Maksat yetkilileri harekete geçirmektir. Zaten başlıktan da belli. Mola tesisleri denetleniyor mu, diye yetkilileri harekete geçirmeyi hedefliyoruz. Bu yetkililer, yerine göre, Ulaştırma Bakanlığı’ndadır. Yerine göre, Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndadır. Yerine göre, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’ndadır. Yerine göre Valilikler ve Belediyeler’dir. Daha başka kurumlar da var. Acaba, bu kadar yetkili kurumlar arasında mola tesisleri gerçekten ciddi bir biçimde denetleniyor mu? İşte asıl mesele bu. Belki bunun cevabını bu yazıdan sonra öğreneceğiz. Tabi, yetkililerden bir ses çıkarsa öğreneceğiz bunu.

Burada belirtmeye dahi gerek yok ki, “mola tesisleri denetleniyor mu” diye sorarken elbette “periyodik olarak denetleniyor mu?” “Ciddi olarak denetleniyor mu?” Bunu öğrenmek istiyoruz. Yoksa, bir şikayet vuku bulduğunda elbette yetkililer harekete geçip gerekli denetim ve takipleri yapıyorlardır. Buna bir diyeceğimiz yoktur. Aklıma gelmişken belirteyim, şöyle bir metod neden mola tesislerinde uygulanmaz. “Bu tesis en son filanca tarihte periyodik olarak denetlenmiştir” notu neden mola tesislerinde görünür bir yerde asılı bulunmaz?

Mola tesisleri konusunda aklıma gelen başka bir soru da şudur. Mola tesisleri için bir standart belirlenmiş midir? Bu sorudan kastım şudur. Bir mola tesisinde bulunması gereken asgari şartlar nelerdir? Mutfak kısmı, yemekhane kısmı, WC ve lavabo için belirli ve asgari şartlar oluşturulmuş mudur? Mola yerlerinde açık-kapalı alanlar için ayrı ayrı şartlar belirlenmiş midir? Mola tesislerinde mescit için bir kural getirilmiş midir? Mesela, bazı mola tesislerinde mescit için ciddi bir yer ayrılmışken, bazı mola yerlerinde adeta göstermelik yer tahsisi yapılmıştır. Bu hususta bir standart var mıdır? Bunların hepsi bir muammadır. Ancak belirlenmiş bir standart olduğunu sanmıyorum. Böyle bir standart varsa bile, buna kimsenin uymadığı çok açık. Çünkü enva-i çeşit mescit var mola tesislerinde. Kimisi tesisin en sonuna yerleştirmiş mescidi, kimisi ara bir yere, kimisi de kullanmadığı bir barakayı mescid diye ayırmış. Bunun yanında, çoğu mola tesislerindeki halı ve seccadelerin durumu da içler acısı. Kimisi toz toprak içerisinde, kimisi de yırtık pırtık halılar atmış mescide.

Başka bir sorun da şudur. Mola tesislerindeki fiyatlar da çok değişken. Bir mola tesisinde etli yemeğin fiyatı 5 TL iken, bir başkasında 7-8 TL’nin üzerine de çıkabiliyor. Bir mola tesisinde WC fiyatı 50 Krş iken, bir diğerinde 1 TL ya da üzeri olabiliyor. Bazılarında WC fiyatı parasız dahi olabiliyor. Sahi, bu mola tesislerinde yemek fiyatları ve WC fiyatları nasıl belirleniyor? Kim belirliyor?

Mola tesislerinde yemeklerin kalitesi de çok değişken. Bazı mola yerlerinde etli yemek diye servis edilen tabakta et bulmak bile mümkün olmuyor. Kimisinde de ancak bir parça et bulabiliyorsunuz. Bunun adı sözde etli yemek.

Siz hiç mola yerinde yediğiniz yemekten sonra rahatsızlandınız mı? Ben birkaç kez rahatsızlandım. Bir haşlama istemiştim. Keşke istemeseydim. Günlerce satılamamış haşlamaydı sanırım. Artık etin rengi kırmızıdan çok yeşillenmişti. Maalesef, tabağı alıp da masaya oturunca fark ettim etin rengini. Hele bir de tadına bakayım dedim ve ekşimsi olduğunu fark ettim. Açlıktan dolayı olacak biraz yedim tabi. Sonra rahatsızlandım. Bir başka seferde, kokmuş pilavla karşılaştım. Bir başka seferde tavuktan kıl çıktı. İade için götürdüğümde; yemek servisi yapan görevlinin “ama tavuktan yemişsiniz” sözüyle şaşırdım. Ben de, “kılı görene kadar, elbette yedim” demek zorunda kaldım. Bu ve buna benzer anıları çoğaltmak mümkündür.

Şehirlerarası otobüslerde seyahat ederken mola tesislerinde yaşanan bütün bu anılar insanın aklına şu soruyu getiriyor: “Mola tesisleri denetleniyor mu?” Bir de şu soru akla geliyor: “Mola tesisleri için belirlenmiş standartlar ve asgari şartlar var mıdır?

Bu soruların cevabı gerçekten merak konusu! İnşallah biz de ve okuyucularımız da bu cevabı alırız bir gün.

 

Ahmet SANDAL

15-EY DOST! MÜNAZARA ET SAKIN MÜNAKAŞA ETME

İlk bakışta münazara ve münakaşa aynı anlamada ya da benzer anlamlarda sanılsa da, mahiyetleri ayrıntılı bir şekilde düşünülüp tahlil edildiğinde, fark anlaşılacaktır.

Bundan dolayı başta belirtmek gerekir ki, münazara ve münakaşa, anlamca çok çok farklı iki kelimedir. Bu iki kelimenin aslı Arapçadır. Bu iki kelime Dilimizde eskiden çok ayrı mana ifade ederken ve kullanılırken günümüzde neredeyse unutulmaya yüz tuttu. Sanki ikisi tek bir anlama ve tek bir kelimeye indirildi. Bu iki kelimeyi, yani münazara ve münakaşayı karşılayacak tek bir kelime kullanır olduk ve ikisine birden “tartışma” dedik. Halbuki, münazara, münakaşanın karşılığı olan tartışma anlamını içermemektedir. Münazara, dinlemeye dayanan ve üstünlük sağlama maksadı taşımayan bir konuşma ve görüşme şeklidir. Münakaşa ise dinlemeden çok söylemeye dayanan ve üstünlük sağlama maksadıyla yapılan bir konuşma şeklidir.
Evet, günümüzde, aynı manada kullanılsa da, münazara ve münakaşa birbirinden oldukça farklıdır. Münakaşada dil öne çıkar. Münazarada ise kulak öne çıkar. İnsanın iki kulağı, bir dili vardır. Büyüklerin söylediği gibi, “iki dinlemeli, bir söylemeli” İnsanın başına ne gelirse “dilinden gelir”. Münakaşacı insanlar çok konuşur, çok söz eder. Esasında çok söz etmek ve çok konuşmak dengesizlik alametidir de. Münazarada ise az konuşma ve çok dinleme geçerlidir. Münazaracı insan dengeli davranır ve ölçüyü iyi tutturur. Münakaşacı dengesiz davrandığı için, rastgele konuştuğu için ağzından olur olmadık sözler çıkar. Belki sonradan kendisi de bu sözleri söylediğine pişman olur, amma iş işten geçmiştir. Büyük İslam Âlimi Şirazlı Sadi’nin söylediği gibi “bir sözü söylemezsen, o söze sen hakimsin, ancak, söylersen, o söz sana hakimdir.” Daha açıkçası, kafandan geçen bir olumsuz sözü söylemediğin müddetçe mahzuru yok. Ama o olumsuz sözü söylersen, altında kalır ezilir gidersin.
Az konuşmak ve tartışmaktan kaçınmak er kişinin işidir, çok konuşmak ve tartışmak her kişinin işidir. Münazara faydalı ve güzeldir? Münakaşa ise zararlı ve çirkindir.
Münazarada insanın niyeti halistir. Bu durumda başta niyet önem kazanmaktadır. Münakaşada ise üste çıkma ve kazanma hırsı sözkonusudur. Bu hırstan dolayı da dinleme ve karşı tarafın görüşlerine itibar etme ve saygı gösterme yerine devamlı söz söyleyerek üste çıkma düşüncesi ön plandadır. Münazara ile münakaşa arasındaki farkı anlamak için şöyle basit bir benzetme yapabiliriz. Münazarada asıl maksat üzüm yemektir, münakaşada ise bağcıyı dövmektir.
Bizim inancımızda üstünlük taslama ve öne çıkma hırsı devamlı surette kerih ve kötü görülmüştür. Bu durumda İslam İnancında münakaşanın yeri yoktur diyebiliriz.
Münakaşa sırasında, kişinin gözü hırstan dolayı öyle kararmıştır ki, Hak-batıl, doğru-yanlış, iyi-kötü demeden sırf üstünlük sağlama uğruna ve nefsanî duygularla hareket edilir. Nefsanî duygularla hareket etmek bir Mü’min sıfatı değildir. Mü’min bir insan mü’min bir kardeşine üstünlük sağlamak için tartışma içine girmeyeceği gibi, bir mü’minin mü’min olmayan birine karşı dahi üstünlük sağlama ve öne çıkma gayesiyle tartışma içine giremez. Ancak, güzel bir şekilde Hakkı anlatır. Nitekim Yüce Kitabımız Kuran-ı Kerim’de; Nahl Suresi 125 Ayette; “Ey Muhammed! Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır, onlarla en güzel şekilde mücadele et” şeklindeki beyan münazaraya işarettir. Münazara ilim ve hikmet yoludur. Münakaşa ise nefsin yoludur.
Burada bir Hadis-i Şerif’i zikretmek isterim: Ebu Ümâme (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: Bir kavm, içinde bulunduğu hidayetten sonra sapıttı ise bu, mutlaka cedel sebebiyle olmuştur."Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunu söyledikten sonra, delil olarak) şu âyeti okudu: "Onlar: "Bizim tanrımız mı yoksa O mu daha iyidir?" dediler. Sana böyle söylemeleri, sırf tartışmaya girişmek içindir. Onlar şüphesiz münakaşacı bir millettir" (Zuhruf 58). (Tirmizî)
Bu Hadis-i Şerif göstermektedir ki, mü’min olmayan kişiyle dahi münakaşa, tartışma içine girilmeyecektir. Bu durumda, iki mü’minin, ya da mü’minlerin tartışma içine girmesi hiç yakışık alır mı! Bu hususu teyiden bir başka Hadis-i Şerif’i zikretmek gerekirse; yine Ebu Ümâme (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim haksız olduğu bir münakaşayı terkederse kendisine cennetin kenarında bir ev kurulur. Haklı olduğu bir münâkaşayı terkedene de cennetin ortasında bir ev kurulur. Kim de ahlakını güzel kılarsa cennetin yüce yerinde bir ev kurulur." (Tirmizî)
Münakaşanın ne gibi zararları vardır? Bunlardan birkaçını sıralamak isterim. Münakaşa, kine, hasede, düşmanlığa, inada, yalan söylemeye, övünmeye, kibre, insanların kusurlarını araştırmaya ve Hakkın açığa çıkmasına engel olmaya neden olur. Bunlar ise en zararlı durumlardır.
Münazaranın faydalarını sıralamak için, münakaşanın zararlarının zıttına bakmak gerek. Çünkü münazara münakaşanın tam zıttıdır. Münazara, dostluğa, kardeşliğe, doğru sözlülüğe, hizmete, ilme, hikmete, takva ve tevazuya, insanların kusurlarının gizlenmesine, Hakkın ortaya çıkmasına vesile olur.
Münakaşa ve münazara arasındaki farkı anlatmaya çalıştığım yazımın sonunda, Rabbimden niyazım şudur ki; “bizleri münakaşacı eylemesin ve yalnızca Hakkı anlatanlardan eylesin. Az konuşmayı, az gülmeyi, az yemeyi, az uyumayı, çok dinlemeyi, çok düşünmeyi, çok infak etmeyi ve Hakkı çok çok zikretmeyi Bizlere nasip etsin.” Amin

 

Ahmet Sandal

 

16- SELLER VE BELEDİYELER

Halk arasında yaygın sözler vardır. “Dereye yapma sel alır, tepeye yapma yel alır” sözünü en çok felaket zamanlarında hatırlarız.

İşte yine felaket, işte yeni felaket. Trakya ve İstanbul’da sanki Nuh Tufanı manzaraları yaşanıyor bu günlerde. Arabalar sanki kibrit çöpü gibi sürüklenmiş, evler, sokaklar, meydanlar suyla dolmuş. Bundan bir ay kadar önce aynı görüntüler Giresun ve çevresinde yaşanmıştı. Bu görüntüler ne ilk ve ne de son görüntüler. Kimse kusura kalmasın, şehirlerde dere içlerinde yapılaşma, dere içlerinde sokak, cadde, meydan olduğu müddetçe bu felaketlerin ardı arkası gelmez. Allah korusun demekten başka elimizden bir şey de gelmiyor. Çünkü çarpık kentleşme – maalesef - Ülkemizin acı gerçeği.

Peki, bu çarpık kentleşmeden kim sorumlu? Belediyeler. İnsanların dere kenarındaki, hatta dere içlerindeki evlerde oturmalarına kim müsaade etmiş? Belediyeler. Dere içlerini kim sokak haline getirmiş? Belediyeler. Derenin ağzını kim şehrin meydanı ilan etmiş? Belediyeler.

Yukarıdaki sorular bir durumu gözler önüne seriyor. Kim ne derse desin, “özellikle geçmişteki Belediyecilik anlayışımız başarısızdır”. Şimdiki Belediyecilik anlayışı geçmişten farklı mı? Eğer dere-tepe dümdüz imara açılıyorsa, elbette durum farksızdır. Ve şimdiki Belediyeler de bu hatayı yapıyorlarsa başarısızdırlar.

Sözü uzatmaya gerek yok, Ülkemizde “Sel ve Belediyeler” kelimeleri bir araya geldiğinde “utanç”, “ihmal”, “rezalet”, başarısızlık” ve “duyarsızlık” akla geliyor.

Bu nokta itibariyle, Belediyelerimizin imar anlayışı ıslah edilmeli. İnsanın mutluluk, huzur ve refahına göre imar anlayışı hâkim olmalıdır. Gel gör ki, Ülkemizde çok az istisna dışında Belediyelerin çoğunda, günümüzde bile “adama göre imar” anlayışı geçerlidir. Ülkemizde evler yollara göre değil, yollar evlere göre dizayn edilmiş. İşte bu olmuyor.

“Evler yollara göre değil, yollar evlere göre” dedim de aklıma bir kaza anı geldi. Bundan üç dört sene kadar önce, Kahramanmaraş’ta kale dibindeki büyük postane önünde bir trafik kazası yapmıştım. Ulu Camii tarafından gelip hastane tarafına çıkacaktım. Birden yol bitiyor ve karşınıza koca koca apartmanlar çıkıyor. Görüş mesafesi sıfır. Yavaş yavaş karşıya geçmeniz gerekiyor. Dalgınlık, dikkatsizlik ve görüş mesafesinin sıfır olması bir araya gelince -Allah korusun- kazalar kaçınılmaz oluyor. Ben de “yolların evlere göre belirlendiği o mıntıkada” kaza yapmıştım. Arabanın önü paramparça oldu. Allah korudu, kaza sırasında biz de bir sağlık problemi meydana gelmedi.

“İnsanın mutluluğu, huzuru ve refahına göre değil, adamına göre imar anlayışı.” İşte bizdeki özellikle geçmişteki Belediyecilik anlayışı buydu.

İşte bizdeki geçmişteki plansızlık ve imarsızlık buydu. Geçmişte, “önce ev yapılıyor, yapılan eve göre yol belirleniyordu”. Böyle mantık olur mu! Ülkemizin bir çok şehrinde, özellikle şehrin eski yerleşim yerlerindeki durum bu.

Bu anlayıştaki Belediye Yönetimleri yaşadığımız bu Dünyada Ülkemizde hâlen mevcut mudur? Maalesef mevcuttur. Seller ve yaşanan diğer felaketler aklımızı başımıza getirmeli. Geçmişteki hatalardan ders almalı ve geleceği ona göre planlamalıyız.

 

Ahmet Sandal

 

 
 
  Bugün 3 ziyaretçi (4 klik) kişi burdaydı!  
 
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol