İNSAN VE DÜNYA ÜZERİNE GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELERİM
  18-HUZUR VE REFAH
 

HUZUR VE REFAH ÜZERİNE GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELERİM

 

1- İYİ MÜZİK RUHUN GIDASI, KÖTÜ MÜZİK RUHUN BELASIDIR

Çocukluğumuzda, bazı bilgiler ya da bazı genellemeler doğruluğu yanlışlığı hiçbir şekilde tartışmaya açılmadan, sanki mutlak doğru gibi kafamıza, sistemli bir şekilde, eğitim gördüğümüz Kurumlarda sokulmuştur.

Bunlardan birisi “Demokrasi insanlığın ulaştığı en son aşamadır” diye yapılan ve mutlak doğru şeklinde sunulan bir genellemedir. Halbuki sormak gerek, “hangi demokrasi?” Erdemli demokrasi var, bir de göstermelik demokrasi var. Hangisi? Kafalarımıza zorla yerleştirilen bir yanlış bilgi de, müzik ruhun gıdasıdır” şeklindeki sözdür. Yine sormak gerek, hangi müzik? İnsanın süfli hislerini ayaklandıran ve yanlışa sürükleyen Batı’nın pop, caz, rap adı altındaki rezil müziği mi, yoksa, insanın ulvi duygularını harekete geçiren ve insanı dinlendiren sanat musikisi, halk müziği mi? Hangisi?

Müzikten müziğe çok çok fark var. Zararlı müzik var, yararlı müzik var. Hepsi aynı kefeye konulamaz. Bazı müzik ruhu karartırken, bazısı ruhu aydınlatır. Bazısı insanın ruhunu çirkinleştirirken bazısı güzelleştirir. Müzik, sırf ruha mı tesir yapıyor. Sular bile müzikten etkileniyor.

Bilimsel araştırma sonuçlarıyla ortaya konmuştur ki, su kristallerinin çekilen resimleri inanılmaz farklılıktadır. Japon Bilim Adamı Dr. Masaru EMOTO, su kristallerinin resimlerini güçlü bir mikroskop ve çok yüksek hızlı fotoğraf çekimiyle tespit etmiştir. Bu resimlerden görüldüğü üzere, kendilerine güzel sözler, sevgi sözcükleri söylenen ve hoş müzik çalınan ortamdaki su kristallerinin şekilleri oldukça güzel ve parlak iken, bunun zıttında, yani kötü sözler ve pop müzik gibi zararlı müzik çalınan ortamdaki suyun kristalleri oldukça karanlık ve çirkin bir görünümdedir. Bu farklılığın kaynağı, dışarıdan kendisine yöneltilen etkenlerdir.

Suya böyle tesir eden müzik ruhumuza tesir etmez mi? Elbette tesir eder. Çünkü, ruhumuz dış etkenlere sudan daha fazla açıktır. Bu durumda yukarıdaki tespitler ışığında rahatlıkla söyleyebiliriz ki, pop, caz, rap dedikleri esasta manasız tekerlemelerden oluşan teneke sesi gibi insanları rahatsız eden müzik dinleyenlerin ruhları oldukça kapkaradır. Hemen altını çizerek belirteyim. Bu müziği dinleyenlerin ruhları kapkaradır demiyorum. Bu müzik dinlendikten sonra ruhları kararır ve bu müzik ruhlara zarar verir.

Türk sanat müziği, Türk halk müziği, mehter, marş gibi musikileri dinleyenlerin ruhları ise elbette apaydınlık ve çok hoş bir duruma gelir. Yani bu tür musiki kişiyi huzura erdirir. Bunlardan ayrı olarak, ilahi dediğimiz öyle güzel hoş sözler, öyle ulvi sesler var ki, insan ilahi dinlerken sanki başka bir âleme geçiyor. İşte bu güzel ve hoş musiki ilke hiç pop, caz, rap dediğimiz müzik bir olur mu? Olmaz elbet.

Evet, altını çizerek tekrar belirtiyorum. Su kristallerinin resmini çeken Japon Bilim Doktor EMOTO’nun tespitleri, yani su kristallerinin şekillerinin dinlenen müzik ile bağlantılı olarak değişik görünümler alması, bizlere, dinlenen müzik ile bağlantılı olarak ruh yapımızın görünümlerinin değişeceği sonucuna götürmelidir. Çünkü, ruh yapımız aynı su gibidir (hatta sudan daha fazla dış tesirlere açıktır) ve dışarıdan gelen tesirlere yüzde yüz açıktır.

 

Ahmet Sandal

 

2- HIZLI TREN HER YERE YAKIŞIR

Çocukluğum tren yollarının kenarındaki bir mahallede geçti. Rayların arasında biraz korkarak, biraz cesaret göstererek, ama hepsinde büyük heyecan duyarak çocukça eğlendik zaman zaman.

Kimi zaman tek rayın üzerinde, tek ayak düşmeden en uzun yürüyüşü gerçekleştirmeye çalıştık. Kimi zaman tren raylarının üzerine, bulduğumuzda demir para, bulamadığımızda gazoz şişesi kapağı koyarak, tren olanca ağırlığıyla üzerinden geçtiğinde kiminki en yassı olmuş diye, bunun heyecanını yaşadık. Tren geçerken makinistlere selam vermek de en büyük gurur kaynaklarımızdan biriydi. Hepimiz bir ip gibi sıra sıra dizilir ve hiç kıpırdamadan asker selamı çakardık makinist amcalara. Onlar da lokomotifin sirenlerini çalarak cevap verirdi selamlarımıza. Bizim mahallenin yanından geçer dedik ya tren yolları. Çocukluk anılarımız çoktur. Fazla uzatmaya gerek yok. Bir de TCDD’nin ne anlama geldiğini merak ederdik. Çünkü, lokomotif üzerindeki o koca koca harfler çok dikkat çekiciydi. TCDD’nin ne olduğuna dair çocukça tahminler yürütürdük. Hiçbirimizde Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları manasına geldiğini bilmezdik. Her birimiz bir tahmin yapardık. Sonra, biraz büyüdük TCDD’nin gerçek manasını öğrendik. Bu sefer de, niye sonunda “Y” harfi yok demeye başladık. Çünkü, o zaman ki, bilgilerimizle TCDD’deki “demiryolları” birleşik kelimesinin “Demir Yolları” şeklinde iki ayrı kelime olduğunu sanıyorduk. Sizin anlayacağınız, TCDD harfleri çocukluğumuzda bizi epeyce düşündürdü. Bizim mahallenin çocukları, şu an bilcümle “Mütefekkir, Filozof İnsanlar” isek, bunda TCDD’nin büyük payı var. Tabi bu işin şakası. Şaka bir yana, çocukluk anılarımı niye yazdım şimdi buraya?

Yazımın teması “Hızlı Tren” üzerine olunca, önce demiryollarının çocukluğumdaki anlamı ve anıları gözümün önüne geldi. Trenleri ve mahallemizin arasından giden uzun uzun o katarları çok severdik çok. Çocukça severdik çocukça. Kısmet işte, çocukluk anılarımla dolu olan demiryolları benim ilk çalışma alanım da oldu. Memuriyet görevine 1987 yılında TCDD Genel Müdürlüğünde başladım. Bu Kurumda beş yıl çalıştıktan sonra başka bir Kuruma nakloldum. Ancak her zaman Demiryolcu olarak kaldım. İnsan TCDD’den ayrılsa da gönül bağlarını koparamıyor. TCDD’de çalışanlar, hepsi de “demiryolcu ailesinin birer fertleridir.” Biz de demiryolcu ailesinin bir ferdiyiz hâlen.

Demiryolları camiasının bir ferdi olarak geçen gün bir kez daha gururlandım. Hızlı tren ile yolculuk yaptım. Ankara’dan Eskişehir’e, Eskişehir’den Ankara’ya yolculuk gerçekleştirdim. Beklediğimden daha hızlı ve daha konforlu buldum hızlı treni. Yolculuğumuzun kaçıncı dakikasıydı bilmem. Yanımdaki arkadaşıma sordum. “Polatlı’yı geçtik mi?” O da “çoktan geçtik” deyince. “Ben görmedim bile” dedim. Ankara’dan hareket ettikten sonra yarım saatten biraz fazla sürede Polatlı’yı geçmiştik. Hayret etmiştim. Bu hayretim Eskişehir Garı’na indiğimizde daha da arttı. Saat 07.00’de hareket ettiğimiz Ankara’dan bir buçuk saat sonra Eskişehir’deydik. Kendi kendime şöyle dedim: “Ankara’dan Eskişehir’e, Eskişehir’den Ankara’ya olan otobüs seyahatlerimde, hatta Ankara’dan Afyon, İzmir cihetine olan seyahatlerimde, güzergâhın en sıkıcı bölümü Ankara-Sivrihisar, Sivrihisar-Ankara arasıdır. Çünkü, bu güzergah dümdüz ve yol sanki bitmek bilmez. Git git hep yollar aynı gibi. Bu nedenle o güzergahı hiç sevmem. Fakat, şimdi bu seyahatimde, bırak o güzergahı, sanki hiçbir güzergahı görmeden geldik. Tabir yerindeyse, “sanki uçtuk.”

Evet, bu duygularım ve bu düşüncelerim içten gelen ve gönlümden kopan sevinç dalgalarıdır. Gerçekten de, Ülkemizde demiryollarında böyle hızlı ve böyle konforlu seyahati hayal bile edemezdik. Konfor dedim de, hızlı treni bu yönüyle de takdir ettim. Koltuklar arası geniş, uzat ayağını serbestçe. Vagonlar yepyeni ve tertemiz idi. Sıcaklı ve soğukluk ayarları da çok iyiydi. Ne üşüdük ne de terledik. Kısacası hızlı tren ile harika bir yolculuk gerçekleştirdik. Bu tren yolculuğunu Bize nasip eden Yüce Rabbime (cc) şükrettim. Sonra da bu hizmeti sunan Demiryollarının Genel Müdüründen en alt seviyedeki görevlisine kadar herkese teşekkür ettim. Tabi bu Proje bir Hükümet Projesidir. Bu nedenle Hızlı Tren Projesinde emeği bulunan Başbakanımızdan Bakanı’na kadar herkese ayrı bir teşekkür ve şükranlarımı sundum. Sağolsunlar.

Hızlı Tren Projesinin yalnızca Ankara-Eskişehir-İstanbul arasında değil de, Ülkemizin genelinde yaygınlaşmasını diliyorum. Zaten bu hususta bir çok çalışmanın olduğunu duydum. Mesela Ankara-Konya, Ankara-Sivas gibi hızlı tren projelerinin hızlı bir şekilde ikmal edilmeye çalışıldığını duydum sevindim. Bu arada, geçen gün internette, “Kahramanmaraş-Gaziantep arasında yolcu seferleri gerçekleştirecek raybüs projesinin gerçekleşmek üzere olduğuna dair bir haber okudum.” Memleketim Kahramanmaraş adına sevindim. İnşallah, hızlı tren ve diğer normal trenler etkin, verimli, güvenilir ve konforlu bir şekilde Ülkemizin dört bir yanında hizmet verirler. Çünkü, tren ve hızlı trenler her yere yakışırlar. Durum bu. Vesselam.

 

Ahmet Sandal

 


3- ENANİYET KEMERİNİ BIRAK, EMNİYET KEMERİNİ TAK

Bilindiği üzere, Ülkemizde, emniyet kemeri takma alışkanlığı özellikle şehiriçi trafiğinde oldukça azdır. Yapılan araştırmalara göre, şehiriçi trafiğinde emniyet kemeri takma oranı %20 iken şehirlerarası yollarda emniyet kemeri takma oranı %75 civarındadır.

Peki, neden özellikle şehiriçi trafiğinde emniyet kemeri takma alışkanlığı az? Hiç düşündük mü? Onlarca nedeni vardır bunun. Ancak, en önemli neden, enâniyetten gelen şu fısıldamadır: “Bana bir şey olmaz”. Enâniyet, yalnızca bunları mı fısıldar? Hayır, daha neler neler der. Enaniyet der ki, "havanı bozma, emniyet kemeri de ne! At havanı, emniyet kemeri sana yakışır mı? Bu ve buna benzer içten fısıldamalar insanı hep yanlışa sürüklediği gibi, trafikte de emniyet kemeri takmasını engelleyerek telafisi olmayan yanlışlara, hatalara sürüklemektedir. Herkes bilir ki, “gurur, kibir, kendine aşırı güvenme, hodbinlik yani bencillik” zarar üstüne zarardır. Allah (cc) bizi enâniyetin zararlarından ebeden muhafaza eylesin.

Evet, emniyet kemeri takmama ile enâniyet arasında büyük bir ilgi, kuvvetli bir irtibat vardır. Her insanda ister genç, isterse yaşlı olsun, küçücük bir zerre ya da koskocaman bir kürre gibi olsa da, enâniyet mutlaka vardır. Enâniyet, tedbir alınmadığı müddetçe zararlıdır. Önemli olan o enâniyet zerresini kürre hâline getirmemektir.

Enâniyet ile emniyet kemeri takmama arasında irtibat var dedik. Enâniyet zararlıdır dedik. Peki, enâniyet nedir? Biraz da bunu açıklamak gerek. Türk Dil Kurumu Sözlüğünde “enâniyet” tek bir anlamıyla açıklanmış ve enâniyetin karşılığı olarak “bencillik” gösterilmiştir. Bu karşılık yeterli mi? Enaniyeti tam olarak izah ediyor mu? Elbette hayır. Başka lügatlere baktığımızda, mesela Osmanlıca Türkçe Lügatte, “enâniyet”, “benlik, kendine güvenmek, gurur, hodbinlik, sadece kendine taraftarlık, her yaptığı işi kendinden bilmek” şeklinde açıklanmıştır. İşte bu açıklama daha tafsilatlı ve daha geniş bir açıklamadır.

Enâniyet, zarar üstüne zarardır, trafikte de aynı şey geçerlidir. Sırf, emniyet kemeri takmama şeklindeki zarar değil, aynı zamanda, “öfkelenmek, bencillik etmek, yalnız kendi çıkarını düşünmek” ve benzeri enâniyetten gelen duygular da trafikte en önemli tehlike ve sorundur. Enâniyet trafikte genel olarak zarar verdiği gibi, emniyet kemeri takmama noktasında özel olarak zarara neden oluyor. Birçok gurur ve kibir sahibi insan bilirim havasını bozmamak için emniyet kemeri takmamayı sanki bir marifet sanıyor. Hâlbuki kibrinin, gururunun esiri oluyor. Kibir ve gurur insanı ne zaman doğru yola götürmüş ki, trafikte doğru yola götürsün.

Enâniyeti yenmek ve dinlememek gerekir.Emniyet kemerini takmak gerekir. İster şehiriçi trafikte olsun, isterse şehirlerarası trafikte olsun emniyet kemerini takmalıyız. İster arabanın ön koltuğunda olalım, isterse arabanın arka koltuğunda olalım, emniyet kemerini mutlaka takmalıyız. Yazının başında ifade ettiğimiz hususu sonunda da ifade ediyoruz:“Enâniyet kemerini bırak, emniyet kemerini tak.” Bu veciz söz, trafikte geçerli olduğu gibi bence her hususta geçerlidir.Tüm güzellikler ve iyilikler emniyet’ten gelir,çirkinlikler ve kötülükler de enâniyet’ten gelir.Vesselâm.

 

Ahmet Sandal

 

4- CUMA GÜNÜ İÇİNDE DUA VAKTİ

 

  • *Sevgili Peygamber Efendimiz (sav), “Cuma Günü içinde bir saat vardır; bir kul o saate ererse, Allah’tan her ne istemişse onu Allah kendisine mutlaka verir” buyurmaktadır. (Bu saatin hangi saat olduğu aynı Kadir Gecesi’nin Ramazan Ayı içerisinde gizlendiği gibi, Cuma Günü içerisinde gizlenmiştir. Bunda hikmet vardır. Ancak, bu saatin Cuma Namazında İmamın minbere oturduğu anla, namazdan çıkması anına kadar geçen vakit olabileceği ya da Cuma Günü’nün sonlarına doğru (İkindi’den sonra gün batımına kadar olan vakit içinde) bir saat olabileceği Hadislerde belirtilmektedir. İnşaallah o saatte, o vakitte şu duamız Hakk(cc)a arzolunur.)
  • Ya Rabb (cc), Sonsuz iyilik ve ihsan sahibi yalnız Sensin. Ya Rabb (cc), Sonsuz güç ve derman sahibi yalnız Sensin. Ya Rabb (cc), Tüm kainatın maliki, sahibi yalnız Sensin. Ya Rabb (cc), Mü’minlerin sevgilisi, habibi yalnız Sensin. Ya Rabb (cc), İstediğinden alan, istediğine veren yalnız Sensin. Ya Rabb (cc), Kâlpleri tespih gibi evirip çeviren yalnız Sensin. Ya Rabb (cc), İzzet ve azamet, ancak ve ancak yalnız Sende’dir. Ya Rabb (cc), Kuvvet ve kudret, ancak ve ancak yalnız Sende’dir. Ya Rabb (cc), Aczimizi, fakrımızı bilen ancak ve ancak yalnız Sensin. Ya Rabb (cc), Halimizi, farkımızı bilen ancak ve ancak yalnız Sensin. Ya Rabb (cc), Hata ve nisyan içindeyiz. Ya Rabb (cc), Günah ve isyan içindeyiz. Ya Rabb (cc),

 

Ahmet Sandal

 
 
  Bugün 1 ziyaretçi (2 klik) kişi burdaydı!  
 
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol