İNSAN VE DÜNYA ÜZERİNE GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELERİM
  17-ULUSLAR ARASI İLİŞKİLER VE TÜRKİYE
 

ULUSLAR ARASI İLİŞKİLER VE TÜRKİYE ÜZERİNE GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELERİM

 

1- İSRAİL'İN İTLERİ PKK'NİN BİTLERİ

    Bir günde iki büyük acı yaşattılar bu Büyük, bu Ulu Millete. Bir günde iki kez vurulduk. Bir günde bir it havladı, bir bit saldırdı. Aynı günde bir it yol kesti ve bir bit kalleşlik yaptı. Geçen haftadan söz ediyorum. Günlerden 31 Mayıs 2010 idi. Canımız yandı ta derinden. Yakanlar İsrail İtleri ile PKK Bitleridir. İsrail İtleri dışarıda saldırdı. PKK Bitleri içeride saldırdı. Ama aynı günde, hatta aynı saatlerde saldırdılar.
Bu nasıl beraberliktir ki, itler ve bitler birlikte plan yapıyorlar, işbirliği içinde saldırıyorlar bu Aziz Millete. İsrail iti zaten kuruluş anından beri PKK Bitlerinin destekçisidir. Bunu bilmeyen yoktur. (Bir bit bir insana ne zarar verir ki, bir sıkımlık, bir ezmelik hâlleri var da, işte bit, saklanıyor, kaçıyor, hopluyor, zıplıyor. Ama ne yaparsa yapsınlar, ezilmeye mahkûmlardır.) İsrail İti, göz koymuş Vatanımın birlik ve bütünlüğüne ve bir hedef tutturmuş, “Nil’den Fırat’a kadar tüm topraklar benim olacak” diyor. İsrail İtleri, yanına, ABD’nin Çakallarını almış, İngiltere’nin Tilkilerini almış, Fransa’nın Yılanlarını almış, Almanya’nın Sırtlanlarını almış, Rusya’nın Ayılarını almış, PKK Bitlerinin de sırtına birkaç silah vermişler hep birlikte, adicesine, alçakçasına Büyük Türk Milletinin Kalesine, Anadolu’suna saldırıyorlar.
Avrupa’nın, ABD’nin ve İsrail’in Anadolu’ya yönelik bu hırsı, bu arzuları yeni mi başladı? Bu saldırılar yeni mi başladı? Hayır. Bu saldırı asırlardan beri var. Milli Şairimiz Mehmet Akif bakın ne diyor Çanakkale Şiirinde. Şimdi o sözleri bir kez daha hatırlamak gerek. “Şu Boğaz Harbi Nedir? Var mı ki dünyada eşi? En kesif orduların yükleniyor dördü beşi, -Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya, Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya, Ne hayasızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı! Nerde-gösterdiği vahşetle “bu: bir Avrupalı”, Dedirir-yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi, Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!”
Ünlü Şairimiz bu mısralarda, özetle şunu söylüyor: Yırtıcı hayvanların kafeslerinin kapısı açıldıktan sonra nasıl bir saldırı pozisyonuna geçerlerse, aynen onun gibi, Çanakkale’ye saldırdılar Avrupalılar diyor.
Şiirde biraz aşağıda ise, sırf Avrupalılar değil, adeta tüm Dünyanın birlik olup Büyük Türk Milletine saldırdığını söylüyor Mehmet Akif. İşte o mısralar: Yedi iklimi cihanın duruyor karşında, Osrtralya’yla beraber bakıyorsun ; Kanada! Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk. Sade bir hadise var ortada : Vahşetler denk. Kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne bela...Hani tauna da zuldür bu rezil istila...”
Evet, Çakal ABD, Tilki İngiltere, Yılan Fransa, Sırtlan Almanya, Ayı Rusya, İt İsrail, Bit PKK hepsi de birlikte. Bunların “kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne bela” cinsinden özellikleri var. Sanki, 1. Dünya savaşından sonraki bir saldırı var Ülkemize. Eski saldırı açıkçaydı. Şimdi sinsi saldırılar var. Bu saydığım Ülkelerin, yani ABD’nin, Fransa’nın, İngiltere’nin, Almanya’nın, Rusya’nın Yöneticileri görüntüde sanki Bizim yanımızda. Esasta ise, çakallık, yılanlık, ayılık, sırtlanlık yapıyorlar Bize karşı. Plan kuruyorlar.
İşte bu planlardan birisi, 31 Mayıs 2010 günü gerçekleştirildi. Aynı günde, İsrail İtleri, Gazze’ye yardım götüren bir gemiye (Mavi Marmara adlı bir Türk gemisine) korsancasına saldırdı ve çeşitli Milletlerden insanları vahşice öldürdü. Dokuz vatandaşımız şehit edildi. İlginçtir, gemide 352 Türk, 193 yabancı yolcu bulunuyordu. Ancak, İsrail İtleri, sanki yalnızca Türkleri hedef almış gibi, ölenlerin hepsi de Türk. Şehitlerimize Allah rahmet eylesin. Ayrıca onlarca yaralı var. Şehit edilen ve yaralanan bu insanlar silahsız idi. Bu insanlar asker değil sivil idi. İsrail İtleri, sivil-asker ayrımı yapmıyor ki, hiçbir zaman. Arkasındaki ABD desteğiyle fütursuzca vuruyor. 31 Mayıs 2010 günü bu haberin şokunu atlatmadan ikinci bir haber ile sarsıldık. Bu haber de, İskenderun’dan geliyordu. PKK Bitleri İskenderun’da bir Askeri Tesisimize saldırmışlardı. İskenderun Deniz İkmal Komutanlığı’na, PKK Bitleri tarafından yapılan roketli saldırıda 6 askerimiz şehit oldu.
Bu iki haber Bizleri derinden sarstı. Üzüldük, yıkıldık. Ancak, birlik ve beraberliğimiz daha da perçinlendi. Çünkü, İsrail İtleri ile PKK Bitlerinin işbirliği yaptıkları çok açık bir şekilde açığa çıktı. Zaman, alçaklara ve hainlere karşı birlik ve beraberlik zamanıdır.

Ahmet SANDAL

 

2- BİRLEŞMİŞ MİLLETLER GENEL SEKRETERİNE AÇIK MEKTUP

Sayın Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-mun, bu mektubu size, Dünya’da emsali geçmiş çağlarda görülmemiş zulüm, şiddet ve kaba kuvvetin yaşandığı bir ortamda yazıyorum. Bu şiddet, zulüm ve kaba kuvvet şahıslar ya da topluluklar tarafından değil, bizzat güçlü Devletler’in güçsüz Devletlerde yaşayan masum halkları ve sivilleri acımasızca, pervasızca hedef alması şeklinde icra edilmektedir. Bu saldırılar nedeniyle, asıl sorumluluk ilgili Devlet Yöneticilerinde olsa da, bu alçakça, bu adice fiillere karşı sessiz kalmak, bir yönüyle zulme rıza göstermek ve diğer yönüyle de zulmü yapanlara destek vermek mânâsına gelmektedir. Bunun için, ABD, Rusya, İsrail gibi zorba güçlerin, Emperyalist Devletlerin Dünya’nın çeşitli ülkelerinde gerçekleştirdikleri saldırılara lanet ediyor ve bütün varlığımla karşı koyuyorum.

Sayın BM Genel Sekreteri, benim yukarıda gösterdiğim bu davranışı göstermeyen aklı başındaki herkes, emperyalizme, zorbalığa cesaret verdiği için sorumluluk taşıyacaktır. Tabi, bu hususta en büyük sorumlulardan biri de sizsiniz. Çünkü, Birleşmiş Milletler (BM), Dünyadaki adalet ve güvenliği, ekonomik kalkınma ve sosyal eşitliği sağlamak üzere kurulmuş bir teşkilattır. BM, Dünyadaki Ülkelerin birbirlerine kaba kuvvet ve şiddet göstermesini engellemeyi amaç edinmiş en yetkili bir kuruluştur. Böylesine önemli teşkilatın başında da siz varsınız. Bundan dolayı en büyük sorumluluk elbette sizdedir.

Evet, BM Ülkelerarasında adalet ve güvenliği sağlamayı ilke edinse de, bu ilke genelde kağıt üstünde kalmakta, “güçlü ve zorba Ülkeler, hukukun üstünlüğünü değil, üstünün hukukunu” esas almaktadır. İşte bundan dolayı, ABD Irak’ta terör estirmekte, ABD’nin bu pervasızlığından, bu hukuk tanımazlığından güç alan Rusya da Gürcistan’da at oynatmaktadır. İsrail’e gelince, bu Eğreti Devlet hiçbir kural ve ilke tanımadan sivilleri yıllardan beri katletmektedir. Bu Eğreti Devlet’in Lübnan’a yönelik saldırısında ölen çocukları, asırlar geçse de unutmak mümkün değildir. Velhasıl, Ülkelerarası zorbalık, saldırı ve şiddet gün geçtikçe dozunu artırmaktadır. Bu saldırılarda en çok da çocuklar ve kadınlar mağdur olmaktadır.

Sayın BM Genel Sekreteri, işte en son saldırı haberi Afganistan’dan geldi. Ve bu saldırıda, zavallı ve silahsız Afganlı sivillerin, evlerinde mutad işlerini yapmakta olan Afganlı kadınların ve daha hayatı tanıma fırsatı bile elde edememiş Afganlı masum çocukların ABD askerlerinin havadan attıkları bombalarla öldürüldükleri haberi yürekleri yaraladı. Sizin yüreğinizde bir kımıldama oldu mu!? Evet, Genel Sekreter, Amerikan Komutasındaki Koalisyon Güçleri 22.08.2008 günü Herat'ı Bombaladı. Bu bombalar altında, çoğu Kadın ve Çocuk 76 Sivil Öldü. Bu ölümleri duyduğunuzda neyle meşguldünüz? Bu haberi duyduğunuzda o meşguliyetinizi aynen sürdürdünüz mü? Bir kadeh bir şey içiyor idiyseniz, içmenizi kaldığınız yerden devam ettiniz mi? Bir şeyler yiyorsanız, iştahınız kesilmeden aynen devam ettiniz mi? Bir şeyler yazıyor idiyseniz, kaleminiz elinizden düşmedi mi? Bu soruların cevabı “evet” ise, sizi “tel’in ettiğimi ve sizden utandığımı belirtmek durumundayım.

Sayın BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun, insaf taşıyan sâfî vicdanlar adına, sizi insanlığa, sizi adalete ve sizi hakka çağırıyorum. BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun bir şair olarak, sizi hakka ve doğruya çağırıyorum. Sözlerimi daha isabetli hâle getirmek için, size, zulme hiçbir zaman rıza göstermeyen Milli Şairimiz Mehmet Akif ERSOY’un diliyle sesleniyorum: “Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim, Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim. Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım. Çiğnerim, çiğnenirim, Hakkı tutar kaldırırım.”

Evet, Genel Sekreter, bir Müslüman Şair olarak, Dünyanın neresinde ve her ne şekilde olursa olsun, “kanayan yaralar”a merhem olmaktır muradımız. Evet, Genel Sekreter, bir Müslüman Şair olarak “kanayan yaralar” karşısında yanar ta ciğerimiz. Evet, Genel Sekreter, bir Müslüman Şair olarak, “kanayan yaralar”ı gördükçe, adam aldırma da geç diyemeyiz, aldırırız. Çiğneriz, çiğneniriz, ama Hakkı tutar kaldırırız. Konunun özü bu.

Sayın BM Genel Sekreteri, Dünyada zorba Devletler (ABD, Rusya ve İsrail) tarafından bunca haksızlıkların uygulandığı ve masum çocuklar ve kadınlar başta olmak üzere sivillere yönelik alçakça saldırıların gerçekleştirildiği bir ortamda, sizi görevinizi yapmaya ve bu saldırılara sessiz kalmamaya çağırıyorum. Bu görevinizi yapmaz iseniz, yukarıdaki tel’inim artarak devam edecektir. Durum bundan ibarettir.


Ahmet SANDAL
Şair

 

 

3- İSPANYA’DAKİ MATADORLARIN VAHŞETİNE DUR DEMEK İÇİN İSPANYA KRALINA AÇIK MEKTUP

Sayın Kral, iyi niyet dileklerimi sunarak başlarım mektubuma. Sizi üzmek istemem fakat, İspanya denilince benim aklıma ilk anda “matadorlar ve onların boğalara uyguladıkları vahşet” geliyor. Bundan dolayı, ne yalan söyleyeyim, Ülkenize sevgi ve sempatiyle bakamıyorum. Bu durumda olan ve benim gibi düşünen milyonlarca insanın olduğunu biliyorum. Siz de, bu konuyla ilgili olarak, internette kısa bir gezinti yapsanız dahi, milyonlarca insanın tepkisini bir anda görür ve anlarsınız. İşte bundan dolayı, aklın ve vicdanın bir gereği olarak, İspanya’daki Boğa Güreşlerinin yasaklanması gerekir.

Sayın Kral, adı “boğa güreşi” olsa da aslında atlı, kılıçlı ve korunaklı matadorların masum ve korunaksız boğaları acı ve işkence içinde katletmesine neden seyirci kalıyorsunuz? Zulme ve vahşete seyirci kalmak, hele elinde yetki olduğu hâlde ona engel olmamak, zulme ve vahşete ortak olmak demektir.

Sayın Kral, bu mektubu çoktan beridir yazmak istiyordum. Kısmet bugüneymiş. Bugün okuduğum bir haber, bu mektubu gündeme getirdi. İşte o haber: İspanya'nın Bilboa şehrinde yapılan Aste Nagusia Festivali yine kanlı görüntülere sahne oldu. Matadorlar, ellerinde kılıçlarla, acımasızca ve acı çektirerek boğalara darbe üstüne darbe vurdu. Masum boğaların, sırtlarından akan kanlar, vicdanlı insanları dehşet içinde bırakması gerekirken, Arenadaki onbinlerce İspanyol ya da başka Ülkelerden gelen seyirciler sarhoşçasına sevinç naraları atıyorlardı. Boğa güreşleri matadorların üstünlüğü ile sürdü. Çünkü, Boğa’nın öne geçme şansı yoktu. Boğa’nın üstün gelmesi hâlinde, kapılar açılıyor ve Matadorun yardımına diğer matadorlar koşuyordu. Nitekim, Matador Jacques Monnier'nin sırası geldiğinde de aynı durum oldu. Kızgın boğa hem matadoru hem de atını boynuzlarıyla yere serdi. Her zamanki gibi, Matador arkadaşlarının yardımıyla kurtulmayı başardı. Aynı durumda, Boğa olsaydı, binlerce “hurra, oley” sesi arasında acı çekerek öldürülürdü.

Sayın Kral, Sizin Adalet ve Hak anlayışınız bu mu!

Sayın Kral, İspanya’daki Matador’ların Boğa’lara uyguladığı bu zulme, tüm insanların, tüm hayvanların, esasında tüm Dünyanın bir “emanet” olduğu bilincinde olan bir Müslüman olarak seyirci kalmam mümkün değildir.

Sayın Kral, esasında, İspanya’daki Matador’ların Boğa’lara uyguladığı bu zulme, aklı, gönlü, vicdanı paslanmamış bir İnsanın seyirci kalması mümkün değildir.

Sayın Kral, İspanya’daki Matadorların Boğa’lara uyguladıkları bu vahşet, bu zulüm, bir Müslüman olarak beni şu tahlil-değerlendirmeye yöneltti. Umarım ilginizi çeker.

Sayın Kral, iki önceki cümle içinde, “akıl” dedim, “gönül” dedim, “vicdan” dedim. İşte konunun en can alıcı noktası bu. Eğer, bir İnsanda akıl varsa, vicdan varsa, eğer bozulmamış sâfî gönül varsa Matadorlarca Boğalara uygulanan “bu vahşete dur” demek durumundadır. Altını çizerek belirtmem gerekir ki, insana yaraşan çözümler için, akıllı olmak yetmez, vicdanlı ve sâfî gönüllü olmak da gerekir. Akıl tek başına işe yaramıyor. Vicdanla ve gönülle desteklenmemiş akıl, eline geçirdiği bir yetkiyi kötüye kullanmaya sevkeder. Bu Firavun, Nemrut, Ebu Cehil aklıdır.

Öyleyse, “vicdan ve gönül olmayınca, akıl işe yaramıyor”. Vicdan ve gönül devre dışı kalmışsa, akıl da kör, sağır ve dilsiz demektir. Ne görür, ne duyar, ne de konuşur. İşte bundan dolayı, Allah-û Teala Hazretleri Kur’an-ı Kerim’de, insaflı vicdan ile temiz, pak ve duru gönül’den yoksun olanlar için “sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı dönmezler” demektedir. Gerçekten de, herhangi bir vahşete seyirci kalmak için, bir insanın ancak, kör, sağır ve dilsiz olması gerekir. İspanyollar da, asırlardır bu vahşeti, kendilerine yöneltilen bunca tepkiye karşı sürdürmektedirler. Matadorların vahşetine destek olan İspanyollar, sureta akıl sahibi olsalar da, vicdan sahibi olmadıklarından ve sureta göze, kulağa ve dile sahip olsalar da, sâfî gönülden yoksun olduklarından, Kur’an’daki tabirle “kör, sağır ve dilsiz” konumuna düşerek, bildiklerini okuyorlar? Bildiklerini okuyan bu insanlar, öyle bir noktaya kadar düşüyorlar ki, -maazallah- bu nokta insanlıktan çıkma noktasıdır. İnsanlıktan çıkarak bir yaratık durumuna düşenler, ne adaletten anlar, ne haktan anlarlar. Korkarım ki, matadorların ve onlara destek olanların durumu bu.

Sayın Kral, sözü çok uzatmayayım, sizi boğalara karşı uygulanan bu zulme durdurmak için vicdanlı ve gönüllü olmaya çağırıyorum. Kim ki, bir zulme, (ister insana, isterse bir hayvana uygulanan bir zulme) seyirci kalıyorsa, sureta göze, kulağa ve dile sahip olsa da, Kur’an’daki tabirle, “ kör, sağır ve dilsiz” (summün, bukmün, umyün) hükmündedir. Gözü, kulağı ve dili olanların rahatlıkla görüp duyacağı ve konuşacağı yerde, Hakk’a ve Adalet’e sırt çeviren zalimler ve onların destekleyicileri, kör, sağır ve dilsiz durumuna düşüyorlar. Aklı, vicdanı ve gönlü olanlar, elbet bu duruma düşmek istemezler.

Sayın Kral, Matadorların bu vahşetine ortak olan ve destekleyen İspanyollara, öncelikle, Rabb(cc)imden hidayet ve ıslâh diliyorum. Eğer bu nasip olmayacaksa, korkarım ki, onları “kahr” bekliyor.

Sayın Kral, bu mektup, İspanya’daki Matador’ların Boğa’lara yönelik vahşetini önlemeye katkısı olur düşüncesiyle hazırlanmış olup dikkate alınacağına olan inancımı ifade eder, iyi niyet dileklerimi tekraren sunarım. 24.08.2008, Ankara.


Ahmet SANDAL
Çevre Gönüllüsü

 

4- PEYGAMBERLERİ VE BEBEKLERİ ÖLDÜRENLER

Başbakanımız Sayın Tayyip ERDOĞAN’ın, 29.01.2009 günü İsviçre’nin Davos Şehrinde Gazze konusunda düzenlenen panelde, Eğreti İsrail Devleti’nin Cumhurbaşkanı’nın yüzüne karşı çok isabetli bir şekilde söylediği “Siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz” sözü, sözler içinde çok büyük gerçekliği olan bir sözdür. Belki, Söyleyen açısından o anda çok da fazla tarihi boyutu ve derinlikleri göz önüne alınmadan söylenmiştir. Ancak, öyle isabetli, öyle kuvvetli bir şekilde yerini bulmuştur ki “Söyleyene değil, Söyletene bak” demekten kendimizi alamıyoruz. Dünyada tesadüf yoktur, ancak tevafuk vardır. Bu söz de tevafuken söylenmiştir.

Evet, “Yahudiler! Siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz” diyorum ben de, Sayın Başbakanımız gibi. Evet, Yahudiler, öldürmeyi çok iyi bilirler. Yahudilerin öldürme alışkanlıkları Peygamberleri öldürmekle başlar, bebekleri, çocukları öldürmeye kadar sürer gider. Kur’an-ı Kerim’de, Yahudilerin Peygamberleri öldürdüğünden çok açık olarak bahsedilir. Ancak hangi Peygamberi öldürdükleri hikmetine binaen açıklanmaz. İşte Bakara Sûresi 91. ayet: (Onlara) De ki: "Eğer inanıyor idiyseniz, daha önce ne diye Allah'ın peygamberlerini öldürüyordunuz?" İşte Al-i İmran Sûresi 112. ayet: Onlar, Allah'tan bir gazaba uğradılar da üzerlerine aşağılanma (damgası) vuruldu. Bu, Allah'ın ayetlerini inkar etmeleri ve peygamberleri haksız yere öldürmeleri nedeniyledir. İşte Nisa Sûresi 155. ayet: Onların … peygamberleri haksız yere öldürmeleri …. nedeniyle (onları lanetledik.)

Yahudilerin öldürdükleri Peygamberler var. Bir de öldürmeye teşebbüs ettikleri hâlde öldüremedikleri Peygamber var. Yahudilerin öldürdükleri Peygamberler olarak, âlimlerin üzerinde ittifak etikleri Zekeriyyâ (as) ve Yahyâ (as)’dır. Ayrıca, İşaya adlı Peygamber’in de Yahudilerce öldürüldüğü rivayet edilir. Bunların yanında, Yahudiler en büyük eziyeti Hz. İsa (as)’ya göstermişlerdir. Çeşitli zulüm ve eziyetten sonra, O’nu öldürmeye kalkışmışlardır. Ancak, Hz. İsa (as)’yı öldürmeye güçleri yetmemiş ve Allah’ın izniyle Hz. İsa (as) göğe yükseltilmiş, Yahudiler Hz. İsa (as)’ya benzetilen bir Havariyi çarmıha germişlerdir.

Yahudilerin Peygamberlere eziyetinin son halkası Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) olmuştur. Peygamberimiz risaletini tebliğe başladığından karşısında en yaman husumeti gösterenler olarak müşrikleri ve Yahudileri bulmuştur. İslam Tarihi kitaplarında, Yahudilerin, Peygamber Efendimizi (sav) de öldürmeye kalkıştıkları bildirilir. Bunlardan birisi şu şekilde gerçekleşmiştir. Hayber savaşından sonra Haris kızı Zeyneb ismindeki bir Yahudi kadın peygamberimize hediye diye kızartılmış bir koyun ikram etti. Peygamber Efendimiz (sav) bundan bir lokma alır almaz: "Bu zehirlidir sakın yemeyiniz!" buyurdu. Sonra mübarek omuzları arasından kan aldırdı. Bu kadını da bu fiilinden dolayı cezalandırmayıp bağışladı.

Yahudilerin öldürme fiilleri Peygamberlerden başlayıp bebeklere, çocuklara kadar sürmekte demiştik. Risalet görevi Hz. Peygamberimiz(sav)’le son bulduğu için, Yahudi’lerin Peygamber öldürmeleri ya da öldürmeye teşebbüs etmeleri mümkün değil. Ancak, bu ırkın mensupları insanları ve insanlar içinde en masumları, en biçareleri olan bebekleri, çocukları öldürmeye devam ediyorlar. İşte son Gazze olayları bu ırkın mensuplarının son vahşetini gözler önüne seriyor. Gazze’deki Müslümanların üzerine 27 Aralık 2008’den itibaren 22 gün boyunca acımasızca, vahşice bomba yağdıran Yahudiler, 1300den fazla Müslümanı şehid etmiş, bu şehidlerden 300’den fazlası bebek ve çocuktur. Peygamber ve Bebek katilleri Yahudilerin bu ilk öldürmeleri değil. Bundan önce de defalarca, Filistin’de, Lübnan’da aynı fiilleri işlemişti bu caniler.

İşte bundan dolayı, Başbakanımız Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN’ın, Davos’taki o panelde sarfettiği tüm sözler içinde “siz öldürmesini çok iyi bilirsiniz” sözü Osmanlı Tokadı gibi zalim Yahudi Şimon PERES’in suratında patlamış ve yüzünü allak-bullak etmiştir. Başbakanımızın bu söz ve tavrı tüm Dünyadaki insaf ve vicdan sahibi insanların dimağlarında büyük yankı uyandırıp yüreklerine su serpmiştir.

Yazımızın başında söylediğimi sonunda da ifade ediyorum ki, Başbakanımızın bu sözü tesadüfen değil, tevafuken söylenmiştir. Dünya’da her şey Yüce Rabbimiz(cc)in planı doğrultusunda cereyan etmektedir. Bir sinek dahi kanadını, O(cc)’nun izni olmadan açıp kapayamaz. Her şeyde O(cc)’nun dahli olduğuna göre, bu söz dahi yüce plan dahilinde söylenmiş ve yerini bulmuştur.

Evet, Müslüman Kardeşlerim, “Söyleyene değil, Söyletene bakalım”. Hadiselere sathi olarak değil, derunî tarzda bakıp perdenin arkasını, ufukların ötesini görelim. Hadiselere günlük, aylık, yıllık değil ezel ebed noktasından bakalım. Hiçbir zaman yılgınlığa ve umutsuzluğa düşmeyelim. Hakk’a İnanıyorsak yeter. Çünkü, Hakk’a inanmak başlıbaşına üstünlüktür.


Ahmet SANDAL
Şair Yazar

 

5- TERÖRİST ÜRETİM FABRİKALARI YOKEDİLMEDEN TERÖRİSTLER YOKEDİLEMEZ

Terör nedir? Terörist kimdir? Bu ikisinin tanımlarını yapmak için terör sorunuyla ilgilenen bilim adamı olmaya gerek yok.

Gerçi onların da tanımlarını da okudum. Ancak, bu Ülkede 30 yıldan fazladır bir terör belası var. Bundan dolayı Milletimiz, bu belanın ne olduğunu çok iyi bilir. Bilim adamlarının “ahkam kesmelerine” de çok gerek yok. Bir şeyi, en iyi bilen, bizzat onu yaşayandır. Bizzat onun sıkıntısını duyanlardır. İşte bunun için, Nasrettin Hoca bana “eşekten düşeni” getirin diyor. Nasrettin Hoca eşekten düştüğü anda, doktor istemiyor, “eşekten düşeni istiyor.” Aynı onun gibi, bu Millet terör belasının içinde yıllardan beri nerdeyse yandı-yıkıldı, kavruldu. Terör uzmanıymış, bilim adamımıymış, çok da önemli değil.

Evet, ne terörle mücadele uzmanıyım, ne de bu alanda bilim yaptım. Fakat, 30 yıldan fazladır, terör haberleri, terör yorumları ve ilgili makaleleri okuya okuya neredeyse hepimiz uzmanlaştık. Böyle bir uzmanlığı Allah kimseye nasip etmesin. Biz bu terörün belasını ve sıkıntısını çektik, İnşallah bizden sonraki nesiller bunun sıkıntısını çekmezler.

Yazımın başında terör nedir, terörist nedir diye sormuştum. İşte burada veriyorum cevaplarını. Terör, “şiddeti ve yok etmeyi bir vasıta edinerek, sivil-asker, masum-suçlu, büyük-küçük, kadın-erkek, yaşlı-genç dinlemeden herkesi hedef alan ve toplumda yıldırma, panik, korku ve bezginlik oluşturmayı maksat edinen insanlık dışı hareketlerdir.” Terörist, “küçük yaşlardan itibaren terör ağalarının eline geçirilerek, kademe kademe eğitimlerle insanlıktan çıkarılma ameliyesine tabi tutulan ve adeta tüm topluma karşı canavar haline getirilen yaratıklardır.” Bir fabrikada bir hammadde, nasıl ki, çeşitli aşamalardan geçirilerek, ilk halinden çok farklı bir hale getiriliyor, hatta ilk halinden tanınmaz hale getiriliyor. Mesela, bir camın hammaddesi kum, soda, kireç ve feldispat gibi maddelerdir. Camda kumu gören var mı? Elbette görülmez. Çünkü işlene işlene kum kumluktan çıkmıştır. Aynı bunun gibi, bir insan da, işlene işlene terörist haline geldiğinde insanlıktan çıkmıştır. Bir teröriste insanlık aramak, bir camda kum aramak gibi bir şeydir. Bulamazsınız.

Şimdi, buraya kadar anlattıklarımdan hemen anlaşılmalıdır ki, terörist dediğimiz kişi, bir “işleme ameliyesinden” geçiyor. Bir hammaddenin fabrikada işleme tabi tutulması gibi, teröristler de, terörist olmadan bir işleme tabi tutuluyor.

Öyleyse, “teörist kendiliğinden yetişmiyor”. Bir üretim atölyesi var. İşte oraya yıkmak ve yerle bir etmek gerek. Yukarıdaki cam örneğinden devam edelim. Diyelim ki, siz camların zararlı olduğunu düşünüyorsunuz ve önünüze gelen camları kırıyorsunuz. Ancak, bir cam fabrikası da devamlı cam üretiyor. Bu durumda, tüm camları yok etme şansınız var mıdır? Elbette hayır.

Öyleyse, terörist üreten kampları yok etmeden terörizmi yok etmek mümkün değildir. Ülkemizdeki baş belası PKK denilen bölücü, hain ve alçak oluşum, güneydoğudan fakir-fukaranın evlerinden topladığı gençleri, özellikle akıldan zayıf gençleri Kuzey Irak’ta Kandil, Hakurk gibi kamplarda işleye işleye insanlıktan çıkarıyorlar. Bu gençler artık birer insan öldürme makineleri haline geliyor. Şimdi bu kampları yok etmeden teröristleri yok etmek mümkün mü? Elbette hayır.

Cam üreten fabrikaları kapatmadan, üretilmiş tüm camları kırmakla bir yere varılamadığı gibi, terörist üreten kampları yerle bir etmeden ve yok etmeden de bir yere varılamaz ve teröristle baş edilemez. Yüz tane camı kırıyorsunuz, cam fabrikasında 1000 tane cam üretiliyor. On tane teröristi yok ediyorsunuz, bir kampta 100 tane terörist yetişiyor. Bu durumda işin içinde çıkmak mümkün mü? Elbette hayır.

Yazımın bu noktasında, şu tez ileri sürülebilir: “Güneydoğudaki fakirliği-garibanlığı yok etmeden terörizm yok edemezsiniz. Terör kamplarını yok etseniz de, bölücü fikir taşıyan terör ağaları ve dışarıdaki destekçileri fakirliği-garibanlığı suistimal ederek yine terörist yetiştirirler” diyebilirsiniz. Bu sorunun çözümü de bellidir. Bir kere her sorunun ana kaynağında “maneviyatsızlık” yatmaktadır. Bilhassa Güneydoğu’da bir seferberlik başlatılarak, fakirlikle, çaresizlikle, maneviyatsızlıkla mücadele edilebilir. Ancak, bundan önce, yine ana fikrimi beyan ediyorum: “Mevcut terörist üretim fabrikaları bir an önce yok edilmelidir. Başka çaresi yok.” Bu terörist üretim fabrikaları yok edildikten sonra, eğitim, kalkınma hamlesi ve maneviyat eğitimi artarak sürdürülmelidir.

 

Ahmet Sandal

 

6- İTTİHAD-I İSLAM SİYASİ BİR KONU DEĞİL HAYATİ BİR KONUDUR

Bugün 11 Temmuz 2009 Srebreniça Katliamı’nın yıl dönümü. Srebreniça, Bosna Hersek'in doğusunda, Sırbistan sınırına 10 km. Uzaklıktaki 36 bin nüfuslu bir Boşnak kentidir.

11 Temmuz 1995 sabahı Srebreniça’ya gelen Sırp Kasabı General Ratko Mladiç ve onun komutasındaki Sırplı askerler korkunç bir mezalim başlattı. Mladiç, her gün köylüleri gruplar halinde sıraya sokarak hunharca öldürmüştür. Öldürülen Bosnalı
Müslümanların büyük ekseriyeti gençtir. Özellikle 1977 yılı doğumlu binlerce genç, hatta çocuk yaştaki Bosnalı Müslüman öldürülmüştür. Maksat çok açık değil mi?

Müslümanların “kökünü kurutmak”. Srebreniça’da hunharca öldürülen Müslümanların sayısı 12 bin civarındadır. Sırp caniler bir kente yaşayan insanların üçte birini yok etmiştir. Yok etmekle kalmamış, Müslümanların etlerini, kemiklerini parça parça etmişler, aradan 14 yıl geçmesine rağmen çoğu kimse, yakınlarının cesetlerini dahi bulamamıştır. Kimisi oğlunun bir ayağını, bir elini ya da yalnızca kafatasını bulabilmiştir. Bu insanların tek bir “suçu!” vardı, o da Müslüman olmaktı.

Katliamlar yalnızca Srebreniça’da mı işlendi? 1992-1995 yılları arasında Bosna Hersek’in çeşitli şehir ve köylerinde, ABD ve Gelişmiş Batı Ülkelerinin korumasında, Sırplarca gerçekleştirilen katliamda, 250 binden fazla Müslüman şehit edilmiştir. Bu katliam 2. Dünya Savaşından sonra Avrupa’daki ki en büyük katliamdır. Artık Hitler gölgede kalmıştır. Çünkü, yeni Hitler’ler meydana çıkmıştır.

Yine bir Temmuz Ayı ve yine Müslümanlara yönelik soykırım devam ediyor. Bu sefer soykırım Doğu Türkistan’da işleniyor. Birkaç gün önce başlayan katliamda binlerce Uygur Türkü şehit edilmiştir. Yine, ABD ve Gelişmiş Batı Ülkeleri seyrediyor. Seyretse iyi Çinlilere adeta destek veriyor.

Düşünüyorum da, özellikle son yirmi yıldır Müslümanlar topyekûn tehlike altında. Ne zamanki çift kutuplu dünyadan, tek kutuplu Dünya’ya geçildi, yani ABD tek güç olarak meydana çıktı, Müslümanlara yönelik katliamlar artmaya başladı. Gerçek şu ki, 1990-2009 döneminde nice acı yaşadık nice. Filistin’den Çeçenistan’a, Afganistan’dan Irak’a, Bosna’dan Doğu Türkistan’a kadar Müslümanlar nice acı, çile ve zulüm yaşadılar ve hâlen de yaşıyorlar. Bunun dışında, müslümanların azınlık olarak yaşadıkları İngiltere, Fransa, Almanya ve benzeri yerlerde de “tehlike kol gezmekte”, zaman zaman münferit olaylar şeklinde Müslümanlar katledilmektedir.

Görünen çok açık bir manzaradır ki, Müslümanlar Dünya’da, özellikle 1990 yılından sonra, topyekûn tehlike altındadır. Şimdi soruyorum, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin, 1990’da dağılmasıyla, Müslümanlar yönelik katliamların aynı dönemde başlaması bir tesadüf mü? Bu soruya cevap vermeden önce bir soru sormak istiyorum. SSCB’yi kim dağıttı? Kim dağıtacak? Mason ve Haçlı karışımı Batı Dünyası. Masonlar
ve Haçlılar ki, Müslümanların en büyük düşmanıdır. İşte bu iki güç işbirliği yapıyor ve eski Rusya’yı yani Doğu Blokunu dağıtıyor. Böylece yıllardan beridir kurulan çift kutuplu, yani ABD-SSCB dengesi bozuluyor. Dünya tek horozlu oluyor. Tek horozlu dünyada Müslümanlar iyice sahipsiz kalıyor. Bu anlatılanlardan, SSCB’nin yani eski Rusya’nın Müslümanların hamisiydi gibi bir sonuç çıkmasın. Ancak, 1990’dan önceki
dengeden Müslümanlar yararlanıyordu. Şimdiki bu dengesizlikten de Müslümanlar zarar görüyor. Manzara bu.

Bu manzara şu acı gerçeği gün yüzüne iyice çıkarıyor. Müslümanlar “dağınık ve başsız”. Bu dağınıklık ve başsızlık güçsüzlük ve zayıflık doğuruyor. İşte bu güçsüzlük ve zayıflık bazılarının iştahını kabartıyor. Öldürme ve yok etme iştahları kabaran azgın bir güruh (Hristiyan, Yahudi, Budist, Putperest, Ateistlerden oluşan bir grup azgın güruh) sinsi ve peyderpey bir şekilde Müslümanlara yönelik katliamlarını sürdürmektedir.

Müslümanlara yönelik katliamın nedeni çok açıktır. Müslümanlardaki güçsüzlük, zayıflık, dağınıklık ve başsızlık katliamların nedenidir. Öyleyse, Müslümanlardaki güçsüzlük, zayıflık, dağınıklık ve başsızlık büyük ve hayati bir meseledir. Peki bu meselenin çözümü nedir? Bu meselenin tek bir çözümü vardır. Müslümanların ayrı ayrı devletler içinde de olsa, tek bir çatı altında birleşmesidir. Bu çatının adı
İttihad-ı İslam’dır.

Öyleyse, İttihad-ı İslam, Müslümanların özelikle 1990 yılından sonra, tüm dünyada huzur ve güven içinde yaşaması için hayati bir konu hâline gelmiştir. Bunu salt siyasi bir konu gibi algılayıp farklı düşünenlere acıyorum. İttihad-ı İslam, artık siyasi bir konu değil Müslümanlar için hayati bir konudur. Vesselam.

Ahmet Sandal

 
 
  Bugün 11 ziyaretçi (15 klik) kişi burdaydı!  
 
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol