DİN VE TOPLUM ÜZERİNE GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELERİM
1- GÜZEL YAŞAMAK - GÜZEL ÖLMEK
Doğmak bizim irademizle olmadığı gibi, ölmek de irademizle değil. Anne rahmine düştükten sonra, “ben doğmuyorum” diyemezsin. Dünyaya gözünü açtıktan sonra “ben ölmüyorum” diyemezsin. Zaten önemli olan “doğmak ve ölmek” değil, bunun ikisi arasındaki müddetin nasıl değerlendirildiğidir. Bize düşen, ne doğuma ölçüsüzce sevinmek, ne de ölüme ölçüsüzce üzülmektir. Bize düşen, iyi, doğru ve güzel yaşamak ve öylece ölmektir. Şunu iyice idrak edelim ki, insan dünya hayatından önce varolduğu gibi, dünya hayatından sonra da vardır. Zaten bu yüzden ölüme katlanıyoruz. Bir sevdiğimiz öldüğünde, bir canımız toprağa düştüğünde, kavuşacağımız günü iple çekiyoruz. Biliyoruz ki, gidenler, geldiği yere gitti. Bir ölüm haberi duyduğumuzda, hiçbir isyan içinde olmadan tam bir teslimiyetle, İnna lillahi ve inna ileyhi raciun (Allah’tan geldik, yine O’na döneceğiz) diyoruz.
Evet, önemine binaen tekrar ediyorum. Ne doğum önemli, ne de ölüm. İkisinin arasında bizlere verilen müddet (ömür) çok önemli. Önemli olan, güzel yaşamak ve güzel ölmektir. İşte bir sesleniş: “Bembeyaz bir kağıt al, doğum ve ölüm yaz, Bu ikisinin öncesi ve sonrasını çok düşün, İkisinin arasındaki zaman gelmesin sana az, İyi değerlendirirsen yaşamazsın, asla hüzün”. Evet, bembeyaz kağıdımız üzerinde doğum bir noktadır, ölüm de bir noktadır. Bu iki nokta, öncesi ve sonrası olan noktalardır. Öncesinde ruhlar alemi, Anne karnında geçirilen bir dönem vardır. Sonrasında berzah alemi ve haşr bulunmaktadır. İnsanoğlunu, haşirden sonra, son bir menzil (cennet yada cehennem) bekliyor.
Peygamber Efendimiz (sav) bir Hadis-i Şeriflerinde, “nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz, öyle haşrolursunuz” buyurmaktadır. İşte bunun için “güzel yaşa, güzel öl” diyorum. Ölümden kaçmak, ölümden korkmak boş çabalardır, boş düşüncelerdir. Bir baksanıza yaşam ve ölüm iç içedir. Ölüm gerçeğini iyi idrak ederek gerçekçi olmalı ve öteye hazırlanmalıyız. Gerçek şu ki: “Kaçamayız sarılsak da her sebebe, Her insan, ölüme doğuştan gebe, Öyleyse neden bu sevinç, debdebe?” Zamanı durduramayız. Su gibi akıp gider. Aynen şu misâlde olduğu gibi: Girdaba düşen çiçek gibidir insan, Gözünü şu fâni dünyaya açtığı an, Zaman, su gibi akar hiç durmadan”. Zaman kimseye ayrıcalık tanımaz. Şu zengin, şu fakir demez. Herkese eşit davranır: “Dur demekle durmaz, feleğin çarkı, Bu döngü içinde yok kimsenin farkı, Gün gelecek, sona erecek bu şarkı”. Bu dünyada şu bilinçte olmalıyız. “Misafirlik bilinci”. Gerçekten de misafiriz. Bir yere üç günlüğüne konuk olduğunuzda, uzun uzun hesaplar yapar mısınız? Hayır yapmazsınız. Tek düşündüğünüz o üç günün geçmesi ve misafir olduğunuz yerden ayrılmaktır. Dünyada üç gün vardır. Dün, bugün ve yarın. Hayata bu gözle bakmalı ve kendimizi buna göre ayarlamalıyız.
Hayata bu gözle baktığımız gibi, mal-mülk ve dünyanın tüm metaına da, “geçici” olarak bakmalıyız. Dünyadaki mal ve mülk bizim değil, biz geçici süreyle sahipleniyoruz. Bu açıdan, dünyadaki tüm mülkler “devre mülk”tür. Fakat gel gör ki, “mülk“ dediğimizde gözlerimiz ışılıyor, sanki sonsuza dek sahip olacağız diye düşünüyoruz. Devre mülk dediğimizde ise burun kıvırıyor, o da neymiş diyoruz. Mülk de boş, mal da boş, hepsi yalan. Dünyada 20 katlı evin var. Öldün gittin. O 20 katlı evin sana hiçbir faydası yok. Dünyada 20 YTL paran var. Bunu gönülden gelerek, ihlasla, sadaka olarak bir fakire verdin. İşte o 20 katlı evden, ahrette bir fayda göremezsin ama fakire sadaka olarak verdiğin 20 YTL’den büyük fayda görürsün. Bu hususu Bediüzzaman’ın sözleriyle anlatacak olursak; “ahirette seni kurtaracak eserin yoksa, fani dünyada bırakacağın eserlere de kıymet verme.” İşin özü bu.
Dünya fani, dünya yalan, dünya boş. Birkaç saat önce hayattasın, birkaç saat sonra değilsin. Birkaç saat önce vücudun sımsıcak, birkaç saat sonra sopsoğuk. Birkaç saat önce her şeyin farkındasın, birkaç saat sonra hiçbir şeyin farkında değilsin. Her şey birkaç saat içinde oluyor. Yaşayanlar, aman o birkaç saatin değerini iyi bilin. Birkaç saat geçecek, onu durduramayacaksınız. Şunu da iyi bilin. Birkaç saati bırakın ömrünüzdeki tüm saatler su gibi akıp geçecek. Saliseler, saniyeler, dakikalar, günler, aylar, seneler bir bir geçecek. Ömür dediğin göz açıp-göz kapama süresince çarçabuk bitecek. İnsanoğlu, sen zamanın girdabındasın. İnsanoğlu, sen o girdabın içindeki bir çiçeksin. Gün gelecek, içeri çekileceksin.
Allah (cc) bu bilinç ve düşünceden ayırmasın. Amin.
(Bu satırları, İnna Lillahi ve İnna İleyhi Raciun’u yaşayan Annem’i yâdederek yazdım. Evet, şimdi ayrıldık Annemizden. Yaşarken de zamam zaman ayrı kaldım Annemden. Ama asıl ayrılık buymuş. Ayrılık hakkında, gurbet hakkında birçok şiir okudum, birçok ezgi dinledim. Ama ayrılığın ne olduğunu şimdi çok daha iyi anladım. Bize düşen sabırdır, şimdi. Sabırla tekrar bulaşacağımız günü beklemektir bize düşen. Rabbim (cc), Cennette buluştursun. Amin.)
Ahmet Sandal
2- EY MÜSLÜMANLAR! SABIR VE NAMAZLA YARDIM İSTEYİN
Meselesi olan her insanın belli bir ruh hâli vardır. Gider gelir meselesini düşünür. Yatar uyur, kalkar uyanır yine meselesini düşünür. Sağa bakar, sola bakar hep meselesini düşünür. Yiyip içse de, gezip dolaşsa da, konuşup sohbet etse de, mesele kafadan asla gitmez. Aynen öyle, bir zayıf, bir aciz kul olarak ben de bugünlerde bu ruh hâli içindeyim. Mesele olarak, kafama devamlı olarak aynı husus takılıyor ve kendi kendime devamlı soruyorum: Ne olacak bu Ümmet-i Muhammed’in hâli? Ne olacak bu gidişatın sonu? Bu kötü gidişata kim bir dur diyecek de, Müslümanlar felaha kavuşacak?
Evet, Müslüman Kardeşim, acılar üst üste geliyor. Yaklaşık bir asırdır, sinsi bir politikayla, Müslümanlar, birer birer, onar onar, yüzer yüzer öldürülüyor. Yirminci Yüzyıldan beri fesat ikilisi İsrail ve ABD, bir de yüzyıllarca yıldan beri fesat başı olan İngiltere’yi yanlarına almışlar, Irak’ta, Filistin’de, Afganistan’da ve benzeri yerlerde, adeta soykırım yapıyorlar. Özellikle bu Ülkelerde, Müslümanların başına yağmur yağar gibi bomba yağdırıyorlar. Batılı Ülkelerdeki çocuklar parklarda gezip oynarken, Filistinli çocuğu bisikleti üzerinde vuruyor Siyonist Yahudi’ler. Sokakta oyuna dalan Iraklı, Filistinli, Afganistanlı çocuk evine, annesinin “gel” sesi ile dönmüyor. Havada uçuşan uçakların sesi ile eve kaçmak zorunda kalıyor. O da kaçabilirse. Çoğunlukla sokak ortasında başına tonlarca bomba düşüyor. Aman Ya Rabbi, bir tarafta nazik, zayıf bedeniyle bir masum çocuk, bir yanda Batılı’nın icat ettiği tonlarca demir parçası. Bunların ikisi nasıl biraya getiriliyor? Çocuk ile tonlarca bombayı biraya getiren zihniyete, Filistinli Çocukların üzerine bomba yağdıran Siyonist Yahudi’lere ve destekçilerine lanet olsun.
Evet, yaklaşık bir asırdır devam eden kötü durum, bu hazin tablo, son bir iki haftadır daha da karalaştı, tablonun kan kırmızısı rengi daha koyulaştı. Filistinlilerin Gazze’deki çile, işkence, zulüm altındaki günleri bitmek bilmediği gibi, Siyonist İsrail daha da azgınlaştı. Dünya suskun, insanlar şaşkın ve çaresiz.
İşte bu tablo, işte bu durum nedeniyle, neredeyse 15 gündür, kafamdan çıkmayan o soru, artık beynimi kıvrım kıvrım kemirmeye ve damarlarımdaki kanları milim milim emmeye başladı. Ne olacak bu Ümmet-i Muhammed’in hâli?
Yine bu sıkıntı hâli içindeyken, yine bu mesele kafamı meşgul etmekte iken, Kızımı dershanesine bırakmak üzere arabama bindim. Sıkıntılı ve düşünceli bir şekilde arabamı sürdüm. Kızımı dershanesine bıraktım. Evime dönmek üzere arabamı çalıştırdım. Eve doğru sürdüm. Yine dalgın, yine düşünceli ve üzüntülü hâlim devam ediyordu. Birden, her zaman dinlediğim Radyo’yu açmak geldi içimden. Nedense, bu sefer radyoyu açmayı unutmuştum. Çünkü, arabaya biner binmez her zaman dinlediğim Dost FM’i açmak bende güzel bir alışkanlık olmuştu. Ama bu gün (11.01.2009 günü) unutmuştum. Bu arada evime neredeyse 20-30 m yakınlıkta olduğumu anladım. Radyoyu açıp açmamakta tereddüt ettim. Çünkü, neredeyse evime gelmek üzereydim. Birden şöyle bir düşünce kapladı içimi:”Dost FM Radyosunu aç, ya Kur’an-ı Kerim okunuyordur, ya bir güzel nasihat veriliyordur. Çok kısa süre de olsa, bunları duymak kârdır”. Üstelik, belki de şu içimde bulunduğum sıkıntılı ve üzüntülü hâlimi gidermeye ve dalgınlığımı dağıtmaya faydası olur diye, radyonun düğmesine bastım ve Euzü Besmele sesini duydum. Radyodan besmele sesi geldikten sonra, Hoca bir ayet okumaya başladı. Ayet “Ya Eyyühellezine Amenû” ile başladığı için heyecanım arttı. Bu bize bir hitaptı çünkü. Bu arada evimin önüne gelmiştim. Ama arabadan inmedim ve ayetin okunmasının bitmesini bekledim.
Kendi kendime iyi ki, radyoyu açmışım dedim. Çünkü, bu kısa süre içerisinde Bakara Suresi 153. ayet okunmuştu. Bu ayette, Yüce Rabbimiz (cc) “Ey iman edenler, sabır ve namazla yardım isteyin! Şüphe yok ki, Allah sabredenlerle beraberdir” diye bize seslenmektedir. Bu ilahi sesleniş üzerine, birden sıkıntım ve hüznüm dağıldı. Dağlar kadar, okyanuslar kadar, zerreden kainata kadar umutlandım ki, Allah bizimle beraberdir. Bize düşen umutlu olmaktır. Bize düşen sabır ve namazla O’(cc)dan yardım istemektir.
Evet, Müslüman kardeşim, Müslümanların durumu ve yaşanan son olaylar bizi hüzünlendirmekte, bizi düşüncelere garketmekte ve sıkıntı içine sokmaktadır. Üzülmemek ve ağlamamak mümkün değil. Müslümanın derdi ile dertlenmeyen Müslüman olabilir mi? Elbette, dertleneceğiz ve Dünyanın bir köşesinde Müslümanın ayağına bir diken batsa bundan muzdarip olacağız. Ancak, umutsuzluğa düşmeyeceğiz ve “sabır ve namazla” Allah’tan yardım isteyeceğiz. Haydi Müslüman kalk ayağa, haydi Müslüman kalk namaza ve asla yılgınlığa düşme ve sabırdan ayrılma. Üzerine düşeni yap, çalış, çabala ve kâfirlere karşı hazırlıklı ol. Allah’ın sabredenlerle birlikte olduğunu asla unutma. Ben bu sonuca düşüncelerimle ve yukarıdaki küçük işaretle vardım ve üzerimdeki büyük yükü attım. İnşallah sen de tefekkür ederek, umutsuzluğu yenersin, asla yılgınlığa düşmezsin.
Ahmet SANDAL
Şair Yazar
3- MARAŞ’TAN KUDÜS'E MİRAÇ DÜŞÜNCELERİ
Miraç Kandiline yaklaştığımız şu günlerde memleketim Kahramanmaraş ile gönülden memleketim Kudüs arasında birçok yönden ilgi ve bağ kurdum. “Maraş, İslam orduları tarafından ne zaman fethedildi” diye kendime sordum. “Hz. Ömer’in hilafeti döneminde” cevabını aldım. “Peki, Kudüs, İslam orduları tarafından ne zaman fethedildi” diye kendime sordum ve “yine Hz. Ömer döneminde” cevabını aldım. Evet, Maraş ve Kudüs’ün İslam orduları tarafından fethi aynı döneme rastlar. 636 yılında hemen hemen tüm Suriye'nin fethini tamamlayan Halid b. Velid komutasındaki İslâm orduları Antakya, Antep, Adana ve Maraş'a doğru da seferlere başladılar. İşte Maraş, bu seferler sırasında fethedildi. Aynı İslam orduları, Bizans’ın elinde bulunan Suriye ve çevresinin fethini tamamladıktan sonra, yönünü Kudüs’e çevirmişlerdir. Ebu Ubeyde kumandasında bulunan bir ordu Kudüs şehrini muhasara etmiştir. Kudüslüler, teslim olmak için Hz. Ömer’i davet ettiklerinden, Halife, bizzat gelerek halkla görüşmüş ve herkesin emniyet ve adelet içinde yaşayacağını ilan etmiştir. Kudüs, bu şekilde Müslümanların eline geçmiştir. Bu yönüyle Maraş ve Kudüs arasında bağ ve irtibat vardır. Çünkü, ikisi de Hz. Ömer’in şehridir. Gel gör ki, Hz. Ömer’in şehri Kudüs, şu an, Yahudi zulmü altında. Bir Hz. Ömer’i düşündüm ve bir de bizi. O büyük Halife’nin 10 yıllık halifelik döneminde, Başkent Medine’ye neredeyse her gün fetih müjdesi gelmiştir. Suriye, Irak, İran, Mısır, Kudüs, Maraş çok kısa süre içerisinde fethedilmiştir. En büyük özelliği “adalet” olan Hz. Ömer’e olan ihtiyaç, bir Miraç kandili arefesinde olduğumuz bu günlerde kat be kat artıyor. Kudüs’ü düşündükçe içimize binlerce hüzün düşüyor.
Maraş ve Kudüs, her ikisi de Hz. Ömer’in şehri dedik. Peki, başka ne gibi ortak özellikleri var?
Maraş ve Kudüs, ikisi de beş harfli bir kelime. Maraş ve Kudüs, ikisi de fethedilmiş iki şehir. Maraş ve Kudüs, ikisi de mübarek insanların bağrında yattığı iki mekân. Kudüs’te, Uzeyr Peygamber(as)’in mezarı, Davut Peygamber(as)’in mezarı ve daha onlarca Peygamberin mezarı bulunmaktadır. Hz. Süleyman(as)’nın mezarının yeri belli değildir. Ancak, bir rivayete göre, Kudüs’te Kubbet-üs Sahra’da bulunduğu belirtilmektedir. (En doğrusunu Allah (cc) bilir) Gelelim Maraş’a. Maraş’ta da sahabeden bazı zatların kabirleri bulunmaktadır. Çünkü, sahabelerden bazıları Maraş’ın fethine bizzat katılmış ve bir kısmı burada şehit düşmüştür. İşte bunlardan birisi de, Malik b. Eşter’dir.
Buraya kadar olan sözlerimden Kudüs ve Maraş arasında bağ kurmaya çalışıyorum. Esasında çok da araştırmaya lüzum yok. Çok da kafa yormaya lüzum yok. Çünkü, İslam’ın tüm şehirleri arasında sarsılmaz bir manevi bağ vardır. Hem Kudüs ve hem Maraş, ezelden beri İslam’ın şehirleridir. Bu kıyamete kadar asla değişmez. Kudüs, tüm İslam Şehirleri içerisinde Mekke, Medine’den sonra üçüncü sırada gelir. Dördüncü sıra İstanbul’undur.
Kudüs’ün önemini anlatmak için çok da çaba sarfetmeye lüzum yok. Çünkü, yalnızca bir ayet bile bunu anlatmaya yeter. Yüce Allah, Kur'anı Kerim'de şöyle buyuruyor: "Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescidi Haram'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa'ya yürütenin şanı pek yücedir." (İsra, 17/1) Burada bir husus, bir ibare hemen dikkat çekiyor. "Çevresini mübarek kıldığımız" sözünden anlaşıldığı üzere, Kudüs mübarek bir mekândır.
Evet, Maraş’tan Kudüs’e nice yol, nice iz vardır. Müslümanlar kardeştir, sen ben yoktur, biz vardır. Bu durum itibariyle Maraş ve Kudüs kardeştir. Son yıllarda moda kabilinden ve görüntüde ilan edilen Kardeş Şehirler gibi değil bu kardeşlik. Maraş ve Kudüs’ün kardeşliği özdedir. İkisi de ezelden beri kardeştir.
Miraç bir muştudur. Miraç bir başlangıçtır. İnşallah, Maraş’ta karşılayacağım bu Miraç Nurlu bir başlangıç olur. Evet, “Maraş’tan Kudüs’e Miraç Düşüncelerim” bunlar. Bu vesile ile Ümmet-i Muhammed’in Miraç Kandili’ni tebrik eder, iman, sağlık, başarı, Huzur ve Nur dolu günler dilerim. Allah (cc), eski günlerimizde olduğu gibi Ümmet-i Muhammed’e tekrar fetih dolu günler nasip etsin, İnşaallah…
Ahmet SANDAL
17.07.2009
4- YEMEK YEME SIRASINDA GÖSTERİLMESİ GEREKEN DAVRANIŞLAR
Bilindiği üzere, canlılar beslenmeleri bakımından iki ana tasnife ayrılırlar. Birinci tasnifte nebâtât vardır. Nebâtâtın beslenmesi, kökleriyle vasıtasıyla topraktan sağlanır. İkinci tasnifte ise hayvanlar ve insanlar bulunmaktadır. İnsan ve hayvanlar ise mideden beslenirler. Topraktan kökleriyle beslenen nebâtâtın bu beslenme sırasında, yani yemek yeme sırasında, gösterdikleri davranışı gözle gözlemlemek mümkün değildir. Ancak, topraktan aldıkları gıdadan dolayı, dallarının gürleşmesi, yapraklarının yeşermesi ve capcanlı bir vaziyette dikili durmalarından anlarız ki, beslenme onlara neşe ve sevinç vermiştir. Mideden beslenen insan ve hayvanların yemek yerken gösterdikleri davranış ise, gözle gözlemlenir ve hâllerinden hemen anlaşılır. Bir insanın yemek yerken neşe, sevinç ya da haz içinde olması elbette normaldir. Bir hayvanın yemek yerken keyif ve hoşluk içinde olması da elbette normaldir. Çünkü midenin açlık hissinin giderilmesi mutluluk verir. Bunlar tabi karşılanması ve eleştirilmesi asla mümkün olmayan durumlardır. Hayvanların yemek yeme sırasında gösterdikleri davranış ve hareketlerini tahlile tabi tutup değerlendirmek abesle iştigaldir. Ancak, insanların yemek yeme sırasında gösterdikleri davranış ve hareketleri tahlil ve değerlendirmek gereklidir. İşte bu yazıda kısaca bunu gerçekleştirmeye çalışacağım.
İnsana gerek ki, yemek yeme sırasında, durgun, düşünceli ve zikir, fikir ve şükür içinde olmalıdır. İnsana gerek ki, yemeğini yerken, nankörce hareket etmez, yemeğini yer ve Nimetleri Gönderen Cenab-ı Hakk(cc)a sonsuz kere şükreder. Bir insanın, yemek sırasında acûliyet içinde olması, abur-cubur atıştırması, acaip hareketlerde bulunması, tepinme, bağırma-çağırma içinde olması, maalesef, hayvanları hatırlatmaktadır. Hatta, hayvanlar bile bu tür hareketlerde bulunmazlar. Bulunsa bile normaldir. Bir eşeğin karpuz kabuğu yerken şapur şupur bir keyif içinde olması elbette normaldir. Ancak, yemek yerken şapur-şupur keyif içinde olmak insana yakışmaz. İnsan, ölçülü, dengeli ve izan içinde, efendice yemek yemeli ve Bismillah diyerek başlamalı ve Elhamdülillah diyerek bitirmelidir. Yemek yeme sırasında Nimetleri Gönderen, her şeyden Müstağni Olan Aziz Allah(cc)ı fikretmelidir. İşte bu insana yakışandır.
İnsan ile hayvanı yemek yeme sırasında gösterdikleri davranışları itibariyle karşılaştırdığımızda işin bir önemli boyutu daha ortaya çıkmaktadır. O da şudur: İnsan, üç zamanı, yani, dünü, bugünü ve yarını idrak kabiliyetiyle mücehhez kılınmıştır. Ama hayvanlar öyle değil. Bir eşek için yalnızca şimdiki zaman vardır. Şimdiki zamandan alabildiğince keyif alması, eşek için en normal, en istenebilir durumdur. Çünkü ne geçmişte yaşanmış ve elemi kalmış olaylardan acı duyabilir, ne de geleceğin belirsizliği onu kaygılandırabilir. Eşeği, yalnızca yemek içmek keyiflendirir. Ama insan öyle değil. İnsanların, hayvanlardan farklı olarak, üç zamandan, yani geçmiş, bugün ve gelecekten, haberdar olmaları, onları yemek yerken ölçülü, dengeli ve düşünceli hareket etmeye zorlamaktadır. İnsanı yalnızıca bulunduğu hâl ilgilendirmez. Mazi ve istikbâl de ilgilendirir. Mazi ve istikbâl, insanı ölçülü, dengeli ve izin içinde davranmaya sevketmelidir. Böyle bir sevk sözkonusu değilse, insan ile hayvan arasındaki fark, yalnızca fiziki yönden olacaktır.
Buraya kadar, insan ile hayvan arasında, yemek yeme sırasında farkın olması gerektiğini izaha çalıştım. Bu noktadan sonra, mü’min ile mü’min olmayan arasında yemek yeme sırasında farkın olduğunu belirteceğim. Evet, mü’min ile mü’min olmayan arasında yemek yeme sırasında gösterilen davranış farkı vardır. Bu sözüme itirazı olanlara, ya da bu sözüme şaşıranlara, Peygamber Efendimiz(sav)in bir Hadis-i Şerif’ini hatırlatırım: “Biliniz ki, kâfir yedi mide ile yer, mümin ise bir tek mide ile yer”.
Hadis-i Şerif’te geçen bu durumu, zaman zaman (hasbelkader yemek yerken) karşılaştığınız mü’min olmayan insanlarda, siz de gözlemlemişsinizdir. Fransa’daki lokantalarda yeme süresinin neredeyse bir seronomi, bir tören hâline getirildiği, eğlence-şatafat içinde yemek yenildiği bilinmektedir. Fransa ve benzeri Ülkelerde, “yaşamak için yemek değil, yemek için yaşamak” deyimini doğrulayan sahneler sıkça yaşanmaktadır. Mü’min ise tam tersini uygular ve “yaşamak için yer.” Yaşamak için yemek yiyen bir insan, elbette, yemeği seronomi hâline getirmez, yemeğini edepli ve güzel bir şekilde yer ve yemekten sonra işine ve asıl görevine devam eder.
Yazımın başında tasnif yaptığım gibi, yazımın sonunda da tasnif yapacağım: Bu tasnifin birinci kısmında, Ehl-i Zikir, Fikir, Şükür içindeki insan vardır. İkinci kısmında ise, Ehl-i Sefahât, Dalalet ve içindeki insan vardır. Ehli Zikir, Fikir ve Şükür içindeki insan, yemekten aldığı tadı, lezzeti, ahirette alacağı tat ve lezzetlerin bir numunesi olarak görür ve yemek yeme sırasında ölçüyü, dengeyi ve izanı elden bırakmaz. Bu lezzetlerin geçici olduğunu idrak ederek, asıl lezzetlerin ahirette olduğunun bilinciyle hareket eder. İşte bu bilinç içindeki insan, yemeklerin içine yerleştirilen lezzetlerin bir hikmete binaen olduğunun idrakindedir. O hikmet, hayatta ayakta kalmayı sağlamaya yöneliktir. Yoksa yemeklerdeki lezzet, keyif ve eğlenceye yönelik değildir. Rabbim(cc)imiz, yemeklere tat yerleştirmekle, bizleri yemek yemenin bir çile, işkence hâlinde olmasından kurtarmıştır. İşte biz, yemek yerken bu idraki asla bilincimizden uzak tutmamalıyız ve yemek sırasında, ölçülü, dengeli ve izan içinde davranmalıyız. Yemeğimizi Bismillah ile başlatmalı ve Elhamdülillah ile sonlandırmalıyız. Yemek yeme sırasında ise, biraz önce işaret ettiğim hususları devamlı zihnimizden geçirmeliyiz. Bu belirttiğim çerçevenin dışında kalanlar, korkarım ki, sefahât ve dalalet içinde olalar.
Allah (cc), bizleri, yalnız yemek yerken değil, hayatımızın her anında, Zikir, Fikir ve Şükür’den biran bile ayırmasın. Vesselam.
Ahmet SANDAL
Şair Yazar
5- NAMAZDA EN BÜYÜK BAHT VE TAHT VARDIR
Her namazda aynı heyecan ve huşûyu duymuyoruz. Fakat bazı zamanlar oluyor ki, namaz anında, kâlbimizde ve zihnimizde büyük bir ulvi heyecan ve ulvi coşku yaşıyoruz. Bu hususta, geçen gün bir namaz sırasında kâlben ve zihnen hissettiklerimi sizinle paylaşmak istedim. Cemaatle yatsı namazını kılarken birden “bundan büyük ne baht olur, ne de taht olur” diye ulvi bir düşünce ve duygu yoğunluğu yaşadım. Sanki gökten melekler indi ve kulağıma fısıldadı: “İşte en büyük baht ve taht budur. Bunun kıymetini bil ve anla. Başka yerde baht ve taht arama.” Kâlben ve zihnen bu duyguları ve düşünceleri hissettim. Mesrûr oldum. O duygu ve düşünce yoğunluğunu Yüce Rabbim İnşaallah her namazda nasip eyler. Amin.
Gel gör ki, Müslümanlar olarak hepimiz, ya da çoğunluğumuz, namazlarda çok da fazla duygu ve düşünce yoğunluğu içerisinde olduğumuz söylenemez. Allah kabul etsin. Kimimiz hızlı hızlı, kimimiz aheste aheste namazımızı kılıyoruz. Ancak neler düşünüyoruz neler? Benim şöyle bir durumum var. Unuttuğum şeyler çoğunlukla namazdayken aklıma geliyor. Namaza sırasında, “Evet ya, o işi de yapacaktım. Yapmayı unutmuşum diyorum.” Ve namaz sırasında o işi ister istemez düşünüyoruz. Kimimiz namazda hesap dahi yapıyoruz. Seksen torba çimento aldık, tanesi 50 TL’den, 4000 TL yapar diye hesaplar (ya da buna benzer hesaplar) yaptığımız oluyordur namazdayken. Tabii, insanız ve düşünceden hiçbir zaman uzak değiliz. İnsan uyumadığı sürece zihnine gelen düşüncelere engel olamaz. Ancak uyuduğu zaman düşüncesi ondan uzaklaşır. Gerçi, uykuda gördüğümüz rüyalar da sanki bir düşünce gibidir. Bu durum itibariyle, namazda da olsa, diğer zamanlarda da olsa, zihnimize gelen düşüncelere engel olamayız.
Bir de şu husus önemlidir. Namazda ille de huşû ve manevi zevk alınacak diye bir durum yok. Büyük Âlim Zatlar, (mesela Üstad Bediüzzaman Said Nursi) namaza her durum ve şartta devam edilmesi gerektiğini ifade etmişlerdir. Namazda sebat gereklidir. “Namazda huşû duyamıyorum ve manevi lezzet alamıyorum” diye kimse namazı terk edemez. Ancak, namazdaki huşû ve manevi lezzetimizi artırması için Yüce Allah’a niyaz ederiz.
Aşağıda şiire döktüğüm gibi, “namazda en büyük baht ve taht vardır.” Biz bunu arayalım yeter. Bilene, anlayana namazda her zaman manevi ikram ve büyük manevi lezzet vardır. Biz bunu hissedelim ve hissetmeye çalışalım yeter.
NAMAZDAKİ BAHT VE TAHT
En büyük manevi zevk vardır namazda,
Asla erişilmez o duyguya hiçbir hazda,
Şairim duysun herkes, hele bir yaz da:
Namazda en büyük baht ve taht vardır,
O Dünyadaki en büyük kazanç ve kârdır.
Göklere yükselen ezanı duyduğun anda,
Her bir işi bırak, olsa da iki elin kanda,
İyi bil ve anla, her zaman ol şu izanda:
Namazda en büyük baht ve taht vardır,
O Dünyadaki en büyük dost ve yârdır.
Allahûekber diyerek başla ilk tekbirle,
Ardından kıyam, rüku, sücud ve zikirle,
En sonunda sağa-sola selam ver bu fikirle:
Namazda en büyük baht ve taht vardır,
O Dünyadaki en büyük kazanç ve kârdır.
Huşû ile namaz kılanın nurlu olur yüzü,
Haktan bir milim dahi bile ayrılmaz gözü,
Herkes aklından çıkarmasın şu sözü:
Namazda en büyük baht ve taht vardır,
O Dünyadaki en büyük dost ve yârdır.
Namaz boynumuzun ölene dek borcudur,
O ibadetlerin zirvesi, en yüksek burcudur,
Günlük telaştan kurtuluş, Hakk’a bir rücudur:
Namazda en büyük baht ve taht vardır,
O Dünyadaki en büyük kazanç ve kârdır.
Namaz kılan yardım ve iyilik ehli olmalıdır,
Bütün günü sahil amel ve takva ile dolmalıdır,
Ondan sonra işte şu söz yerini bulmalıdır:
Namazda en büyük baht ve taht vardır,
O Dünyadaki en büyük dost ve yârdır.
Ahmet SANDAL
6- BELEDİYE YÖNETİCİLERİNE! KOLAYLAŞTIRIN ZORLAŞTIRMAYIN.
Mahalli seçimlerin telaşı ve heyecanı içindeyiz. Önümüzdeki 29 Mart’tan sonra Belediyelerde yeni bir 5 yıllık dönem başlıyor. Seçilecek tüm yeni Başkanlara, ya da tekraren seçilecek ve görevini devam ettirecek eski Başkanlara hayırlı başarılar ve Milletimizi mutlu, müreffeh bir seviyeye getirecek hizmetlere vesile olmalarını diliyorum. Bu yazımdan itibaren 29 Mart’a kadar, bu köşede, seçimlerden sonra görev alacak, Belediye Yöneticilerine (Başkanı’ndan Müdürüne kadar hepsine) çevre koruma ve geliştirme, çevre kirliliğini önleme, çevre planlama konularına yönelik tavsiyelerim olacak. Uzmanlığım çevre konuları olduğu için, bu hususta yoğunlaşarak, âcizane bazı tavsiyelerde bulunacağım İnşallah.
Ancak, bu günkü yazımı, daha genel bir hususa ayırarak bir Belediye Yöneticisinde “olmazsa olmaz” bir şart olan, “Vatandaşların işlerini kolaylaştırmak ve zorlaştırmamak, Vatandaşı Devletine karşı daha sevecen hâle gelmesini sağlayacak” bir anlayışın benimsenmesi gerektiği üzerinde duracağım. Çünkü, bir Belediye Yöneticisinde bu “anlayış” yoksa, ne temizlik hizmetlerinde, ne imar planlamasında, ne su ve kanalizasyon hizmetlerinde, ne de diğer hizmetlerde istenen başarı elde edilemez.
Belediye Yöneticileri, bundan 30-50 sene öncesini değil, hatta bundan 3-5 öncesini değil, günümüzdeki “yeni” gelişmeleri esas almalıdır. Aklı geçmişe takılıp kalmamalıdır. Mevlana Hazretleri ne güzel söylemiş, “Dün dünde kaldı cancağızım, artık yeni şeyler söylemek lazım” anlayışı gereklidir. Gerçekten de, “hayırlı yeni”yi isteyip bunun gerçekleştirilmesi için uğraşmalıyız. Evet, birinci noktamız bu. Belediye Yöneticileri “geçmişe takılıp kalmamalıdır, hayırlı yeniyi hedeflemelidir.”
Gelelim ikinci noktamıza. Gelişmiş Batı Ülkeleri, “yönetim” kavramının yerine “yönetişim”i aldılar biler. Yönetişim nedir? Türk Dil Kurumu Sözlüğünde Yönetişim şöyle tanımlanıyor:“Resmî ve özel kuruluşlarda idari, ekonomik, politik otoritenin ortak kullanımı.” Bu hususu gerçekleştirmek üzere, vatandaşların Belediye Yönetimlerine aktif katılımı sağlanmalıdır. Katılımcı yönetim gereklidir.
Üçüncü noktamızda, “tasarrufa azami özen gösterilmesi ve israf sayılacak yatırımlardan kaçınılması” gerektiğinin altını çizmek istiyorum. Ülkemizin kaynakları en verimli ve en rantabl şekilde kullanılmalıdır. Burada da eski anlayışı bırakmak gerektiğine inanıyorum. Eskiden, malzeme, eşya bol bol alınsın, gerektiğinde zor durumda kalmayalım, anlayışı hakimdi. Bu anlayışın da artık yeri yok. Malzeme alımında en az alım sistemi uygulanmalıdır. Yatırımlarda da, illa da bir şeyler yapıldı anlayışı çerçevesinde hareket edilmemeli, “yatırım gerekliyse yapılmalıdır.”
Dördüncü husus, “takipçi” Belediye anlayışıyla hareket edilmelidir. Bir konu üzerinde bir yerde durulmuş ve o konu gündeme getirilmişse, yerine getirilip getirilmediğinin mutlak surette takibi yapılmalıdır. Beşinci nokta, “denetimlere ağırlık veren” Belediye anlayışı da çok çok önem taşımaktadır. Belediye’nin denetimi altında bulunan tüm resmi ve özel teşekküller bu denetimi yakınen hissetmelidir. Bu denetim “hissettirilmelidir” ki, yanlışlık yapmaktan herkes kaçınmalıdır. Belediye Yönetimlerinin, maalesef, oy kaygısıyla denetimlerden kaçındığı görülmeketdir. Ancak, şuna inanmak gerekir ki, yerinde ve adil denetimler yapılırsa, bırakın oy kaybını, oy artışı dahi olur. Hatta, adil denetlendiğine ve herkesin denetlendiğine inanan kişiler, o denetimlerden mutlu olurlar.
Altıncı ve son husus olarak, Belediye Yöneticilerine, aynen bir Hadis-i Şerif’te buyrulduğu gibi,“kolaylaştırın zorlaştırmayın, sevdirin nefret ettirmeyin” diyorum. Bunun yolu da, “anlayış, izan ve empatiden” geçer. Belediye Yöneticisi, karşılaştığı her konu ve olayda, kendisini karşıdakinin yerine koyarak “empati” yapmalıdır. Mevzuat şöyle şöyle diyor diyerek, Vatandaşın işlerini zorlaştırmaktan gizlice, sadistçe zevk alan Yöneticilere her devirde rastlanmaktadır. Bu tür Yöneticilere, Belediye Başkanı göz açtırmamalıdır. Bu tür “işi yokuşa süren” Yöneticiler hakkında derhal gereği yapılmalıdır.
Vatandaşlarımıza kolaylıklar ve sevgi dolu günler diliyorum.
Ahmet SANDAL
Şair Yazar
7- BİR BAŞKASININ MUTLULUĞU YA DA MUTSUZLUĞUNDAN MUTLU YA DA MUTSUZ OLMAK ÜZERİNE
Hz. Enes radıyallahu anh’ den rivayet edildiğine göre, Sevgili Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve selem) şöyle buyurmuştur:“Sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi için de arzu edip istemedikçe, gerçek anlamda iman etmiş olmaz.” Müslümanlar olarak bu hadisin manasının tam olarak farkına varmak ve bu Hadisi hayat felsefesi yapmak noktasında ne durumdayız? Birçoğumuz biliriz bu Hadis-i Şerifi. Biliriz de, kendi içimizde bunu tam olarak yaşayıp da uygular mıyız? Yoksa, “hep bana hep bana” bencil mantığının esiri miyiz? Yoksa, “nimetler benim olsun, külfetler başkasının olsun” sakat mantığının kurbanı mıyız?
Gerçekten de, yukarıya kaydettiğim Hadis-i Şerif günümüzde, sıkça karşılaştığımız bir meseleyi kökten çözüyor. O mesele de şudur: Kıskançlık ve haset. Günümüzde kıskançlık kâlpleri adeta esir almış. Toplumun büyük ekseriyeti başkasının mutluluğu ile mutlu olmuyor. Bırakın mutluluğu, birçok kişi başkasını bir nimete bile layık görmüyor. Sanki tüm nimetler yalnızca kendisine akacak. Tüm nimetler sanki kendisine tahsis edilecek. Haşa, sanki, “Allah, yalnızca kendisinin Allah’ı!” Nefis bencil ve anlayışsızdır. Nefis ister ki, Allah tüm nimetleri kendisine tahsis etsin. Bu sakat ve bencil bir mantıktır. Zaten, nefis de mantık da olmaz ya!
Mantıksız ve bencil nefis ister de ister. Nefis ister ve nimetleri yalnızca kendisine layık görür. Allah’ın bir insana layık gördüğü bir nimeti, nefis o insana layık görmez. Çok acaip bir durum bu! Nefse sormak gerek. Allah’ın bir insana layık görüp de verdiği bir nimeti, layık görmeme cüretini nerden alıyorsun. Olsa olsa ahmaklığından ve cahilliğinden alır. Gerçekten de, nefis çok ahmak ve cahildir.
Geçen günlerdeydi, bir mutluluk haberini bir arkadaşımla da paylaşmak istedim. Arkadaşa, “filancanın filanca işi oldu ve üst kademeye ataması yapıldı” dedim. Arkadaşımın cevabı şu oldu: “Mutlu olmadım”. Bu söz beni şaşırttı. Niye mutlu olmadığını da kendi kafasına göre anlattı. İşte zamanında şöyle oldu da, o kendisine zamanında şöyle kötü davranmış da, falan filan. Bunlar hepsi bahane. Olayın temelinde, “başkasının mutluluğundan mutsuz olmak” şeklinde özetleyebileceğimiz bir sakat mantık yatar. İnsan nefsi bütün nimetleri kendisine, bütün külfetleri başkasına layık görür.
Başkasına verilen bir nimetten dolayı mutsuz olmak sakat ve bencil bir durum olduğu gibi, “olgun bir insan olmamanın” en büyük özelliğidir. Olgun insan kendisi için istediğini başkası için de ister. Hadis-i Şerif’te çok açık belirtiliyor ve emrediliyor. Kendimiz için istediğimizi mü’min kardeşimiz için de aynen isteyeceğiz. Kıskançlık ve haset göstermeyeceğiz. Eğer, bu hususta bir haset ve kıskançlık içindeysek, “olgun ve kâmil bir Müslüman değiliz.” Hadis’te “gerçek anlamda iman etmiş olmaz” diyor. Bu cümleden anlıyoruz ki, o durumdaki insanın Müslümanlığı da zayıf demektir.
Gerçek anlamda iman eden kişi, herkes için iyilik ve saadet ister. Gerçek anlamda iman eden kişi herkesin mutluluğunu ister. Gerçek anlamda iman eden kişi, başkasının mutluluğu ile mutlu olur, başkasının mutsuzluğu ile de mutsuz olur.
Bir başkasının mutluluğundan mutlu olmak pozitif (artı) bir durumdur. Bunun aksi ise negatif (eksi) bir durumdur. Hayatlarında pozitif davranışlar sergileyenler olgun insanlardır. Vesselam.
Ahmet SANDAL
8- KURTULUŞUMUZ BAYRAMIMIZDIR
Hayatımızın içinde, sık sık, nerdeyse her gün kullandığımız öyle kelime ve kavramlar var ki, üzerlerinde pek düşünmesek de, hem zahiri, hem de batıni, yani, hem görünür, hem de görünmez mânâlar içerirler. Biz günlük hayatta bu kelime ve kavramları daha çok görünürdeki mânâları itibariyle kullanırız. Kurtuluş ve Bayram. İşte bu kelime ve kavramların başında gelir. Her ikisi de hem zahiri, hem de batini mânâlar içerir.
Kurtuluş ve Bayram, aynı zamanda çok güzel bir uyum ve çok ahenkli bir ikili de oluştururlar. Bunun gibi, birlikte ikili bir uyum oluşturan başka güzel kelimeler de var. Mesela “Allah (cc) ve Kul”. Mesela, “İman ve Hakikât”. Mesela, “Muhabbet ve Muhammed (sav)”.
Bu yazıda, “Kurtuluşumuz Bayramımızdır” başlığı altında, gelin “Kurtuluş ve Bayram” üzerine bir fikir turu yapalım.
İşte siz kısa bir tur. İnşallah bu seyahatin faydası olur.
Kurtuluş ve Bayram, asalet ve onur dolu. Kurtuluş ve Bayram, heyecan ve umut dolu. Kurtuluş ve Bayram, huzur ve mutluluk dolu.
Kurtuluş iki yerde olur. Bayram da iki yerde olur. Kurtuluş Dünyada’dır. Kurtuluş Ahirette’dir. Bu dünyada insan nasıl kurtulur? Maddi olarak düşünecek olursak, bir insanını işi-gücü, ev-barkı, eşi-çocuğu olması onun için kurtuluştur. Bu durumdaki insan madden kurtulmuştur. Bu yeter mi yetmez elbette. Bu nimetlere gereğince şükrediyorsa, ibadetini eda ediyorsa, Hak ve Sabır’dan ayrılmıyorsa, maddi kurtuluşunun yanına mânevi kurtuluş da eklemiştir ve tamamen kurtulmuştur. Bu durumu hayatımızın tümüne teşmil edersek, yani hayatımızda maddenin yanına mânâ eklersek, Allah’ın izniyle hem bu Dünyada, hem de Ahirette kurtulanlardan oluruz. Bu durumda, huzur ve mutluluk bizi bekler. Maddenin yanına mânâ değil de, hep madde eklemeye kalkarsak, Allah korusun felaketler, mutsuzluklar, umutsuzluklar bizi bekler.
Şahsın kurtulması yanında, tabi Kurtuluşun en bilenen ve en büyük mânâsı elbette, Milletler için, vaki bulan bir işgalden kurtulmaktır. Zaten, kurtuluşun en zahiri mânâsı da budur.
Bayram iki yerde olur derken de, elbette yine açıklamaya dahi lüzum yok ki, birinci ve zahiri mânâda, Dünyada yaşadığımız Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı gibi Dini Bayramları ya da Milli Bayramları kastediyorum. Bayramın en büyüğü elbette bu Dünyada değil. Bayramın en büyüğü elbette Ahirettedir. Söylemeye dahi gerek yok ki, bu en büyük Bayrama iman edip, Salih amel işleyenler ve Hak ve Sabır üzere yaşayanlar nail olacaktır İnşallah.
Ahiretteki kurtuluşu ve bayramı bir tefekkür etse insanoğlu, elbette var gücüyle, zahiri kurtuluş ve bayramlara değil, o gerçek kurtuluş ve bayramlara büyük bir iştiyak duyar ve hatta bir an önce ulaşmak ister. Aynı Yusuf Peygamber (as) gibi. Biliyorsunuz ya da biraz sonra bileceksiniz, Yusuf Peygamber (as), Dünya’daki Kurtuluşunun, Dünyadaki Bayramının zirvesindeyken ahireti istemiş ve vefatını temenni etmiştir. Bu husus, Yusuf Sûresi 101. ayette şöyle beyan edilmektedir. (Yusuf Peygamber) “Ey Rabbim, Sen bana mülkten bir nasip verdin ve bana rüyaların tabirinden bir ilim öğrettin. Gökleri ve yeri yaratan Rabbim, dünya ve Ahirette benim velim Sensin! Benim canımı Müslüman olarak al ve beni iyiler arasına kat!"dedi.
Yusuf Peygamber (as), büyük cefa ve eziyetlerden sonra, zindan hayatından sonra, haksızlıklardan sonra kurtuluşa ermiştir. Anne, Babası ve Kardeşlerine ve tüm Sevdiklerine kavuşmuştur. Dünyada sabır göstermiş ve Bayram üstüne bayram yaşamıştır. Fakat, o bütün bu kurtuluş ve bayramları küçük görerek (hatta kurtuluş ve bayramların zirvesindeyken onları küçük görerek) en büyüğüne, yani Ahiretteki kurtuluşuna, Ahiretteki bayramına yönelmiştir. Kim, Dünyadaki umutluluğun zirvesindeyken, ölümü isteyebilir. Ve “Rabbim! Benim canımı Müslüman olarak al ve beni Salihler arasına, iyiler arasına kat” diyebilir. Bunu ancak Peygamberler dileyebilir. Nitekim, Sevgili Peygamberimiz (sav) de dilemiştir. Azrail (as) geldi ve Sevgili Efendimiz(sav)e sordu: “Ey Allah’ın Resulü! Yüce Allah, senin her emrine itaat etmemi bana emretti. İstersen ruhunu alacağım, istersen sana bırakacağım.” Bu soru karşısında Sevgili Peygamberimiz “Melei Âlâ”yı istemiş ve vefatını tercih etmiştir.
Evet, bir insan için en büyük kurtuluş ve bayram “Müslüman olarak can vermektir.” Biz bunu isteriz ve Rabbim (cc)den bunu dileriz.
Kurtuluşumuz Bayramımızdır. Bu Dünyadaki Kurtuluşumuz Küçük Bayramımızdır. Ahiretteki Kurtuluşumuz Büyük Bayramımızdır. Vesselam.
Ahmet SANDAL
Şair Yazar
9- BİZ ÖĞÜT VERMEKLE MÜKELLEFİZ MÜKELLEFİZ MÜKELLEFİZ
Değerli Kahramanmaraşlı Hemşehrilerim, herkes elinde, avucunda ne varsa, ancak, onlardan takdim edebilir, ancak onlardan hediye verebilir. Kişi ancak heybesindekilerden verir hediye. Tabi vermek isterse. Cimrilik yaparsa, sorumluluğu kendisine aittir.
Bizim heybemizde mal-mülk, para-pul yok. Bizim hediyemiz de bu sözler, belki de bu öğütler. Cimrilik en kötü bir huydur. Bu kötü huy sanılmasın ki, yalnızca malla olur, sanılmasın ki yalnızca eşyayla, parayla olur. Bir Âlim, Bir İlim Adamı, bildiklerinden etrafındakileri istifade ettirmiyorsa, o da cimridir ve belki de cimriliğin en kötüsüdür. Biz birbirimize bildiklerimizle de, aklımızdaki gönlümüzdeki fikirlerimizle de hediyeler vermeliyiz.
Biz bildiklerimizi öğüt olarak karşımızdakine sunmakla mükellefiz. Karşımızdaki ister alır, isterse almaz. Orası bizi ilgilendirmez. Bu hususta Ala Suresindeki bir ayeti hatırlatmak ya da dikkatlerinize sunmak isterim. Ala Suresi 9. ayet şöyledir:” O halde, eğer öğüt fayda verirse, öğüt ver.”
Sözü uzatmaya gerek yok. Biz öğüt vermekle mükellefiz, mükellefiz, mükellefiz. Vesselam.
HEYBEMDEN ARMAĞANLAR 1
HEYBEMDEN 1
Heybende ne varsa onu sunarsın,
Sen iyiysen herkesi iyi sanırsın,
Bu dünyada çile çeker yanarsın,
Ahirette ise doya doya kanarsın.
HEYBEMDEN 2
Bir işi, bir dileği istedin de olmadı mı,
Duaların, dileklerin yerini bulmadı mı,
Ağladın, sızladın da çilen dolmadı mı,
Sen hiç gördün mü, tek kanatlı bir kuş?
Herşeyin bir karşılığı var be can Dost.
Dünya dediğin gece-gündüz, iniş-yokuş,
O (cc)'ndan başka her şey bi karar be Can Dost?
HEYBEMDEN 3
Ben kimim, ben kimim, nedir benim sanım,
Ben iki kimlikli insanım, iki kimlikli insanım,
Bir kimliğim etim-kanım, diğeri ruhum-canım,
İşte size insanı anlatan kısa ve öz bir tanım.
HEYBEMDEN 4
İnsan dediğin içine ruh katılmış, topraktan bir beden,
Dünya ona bir konak yeri, ezelden ebede giderken,
Yolu uzun, menzili belli, ruhu sonsuzluğa ayarlı,
İşte bunu farkeden insan, ötelere karşı duyarlı.
HEYBEMDEN 5
Hata ve kusur işlemek mayamızda, özümüzde var,
Dünyadaki hiçbir insan hatadan, kusurdan beri değil,
Zamanı geçmeden önce, insanı kurtaran tevbe var,
Şu da var ki, hata ve kusurda ısrar etmek doğru değil.
HEYBEMDEN ARMAĞANLAR 2
HEYBEMDEN 6
Ölüm uzun bir uykudur, uyku kısa bir ölüm,
Zamanın geldiğinde uyanacaksın Ey Gönlüm.
Ölüm uzun bir uykudur, uyku kısa bir ölüm,
Hiç yaşamadığını sanacaksın Ey Gönlüm.
Ölüm uzun bir uykudur, uyku kısa bir ölüm,
Ya kurtulacak, ya yanacaksın Ey Gönlüm.
Ölüm uzun bir uykudur, uyku kısa bir ölüm,
Ya yeşile, ya kızıla boyanacaksın Ey Gönlüm.
Ölüm uzun bir uykudur, uyku kısa bir ölüm,
Nefsine uyarsan nara dayanacaksın Ey Gönlüm.
Ölüm uzun bir uykudur, uyku kısa bir ölüm,
Sabredersen nimetlere kanacaksın Ey Gönlüm.
HEYBEMDEN 7
Ölüm ve uyku iki kardeş, sanki birbirine eş.
Ölüm ve uyku iki kapalı zarf, ikisi de dört harf.
Ölüm ve uyku iki çizgi, bir uzun, bir kısa dizgi.
Ölüm ve uyku iki sır, biri kısa, biri bilmem kaç asır.
HEYBEMDEN 8
Hevesler bitmez hep peşinden götürür,
Alırsa alır, almazsa çıldırır aklını yitirir,
Saniyeler sessizce işler, ölümü getirir,
Azrail de gelir son sürat, ömrü bitirir.
Nefis azgın, doymaz, sağdan-soldan aldırır,
Dünya nimetlerine azgın köpek gibi saldırır,
Uçsuz bucaksız derin bir okyanusa daldırır,
Azrail de gelir son sürat, bitiş bayrağını kaldırır.
Ahmet Sandal
Not: Heybem Doldukça, Heybemden Armağanlarım Devam edecek İnşaallah.
Ahmet Sandal
10- BİR REGAİB GECESİ DUYGU VE DÜŞÜNCELERİ
Geçen gün idrak ettiğimiz Regaib Kandilinde ruhumu nur ve huzur doldu. Bu nur ve huzur normal gece ve günlerde olmayan manevi bir haz ve ulvi duygular veriyordu içime. Ruhumu adeta imbat esintileri gibi hoş duygular sardı. Ancak, bu hoş duygular içindeyken bile, yaşadığımız çağdaki huzursuzlukları, olumsuzlukları düşünmeden edemedim. Hoş duygularım ve çileli düşüncelerim birbirine karıştı, bir harman yeri gibi oldu kâlbim.
İşte bu harman olmuş hâlimle Rabb(cc) ime dua ve niyazda bulundum. Bu duayı aşağıda sunmadan önce, tüm Müslüman Kardeşlerimin geçmiş Regaib Kandilini, en samimi, en içten ve en kâlbi duygularımla tebrik eder, nice nice huzurlu Kandiller dilerim.
REGAİB GECESİNDE BİR DUA
Ya Rab (cc) ,
Sen her şeyi bilir, Sen her şeyi görürsün,
Yine de, bu arz-ı hâlim dilimden dökülsün.
Ya Rab (cc) ,
Devir devran farklı, zaman felaket asrı,
Bozuldu artık toplumun dengesi ayarı.
Ahlaksızlık, azgınlık sarmış her yeri,
Sokakları ele geçirmiş binlerce serseri.
Kötüler, eğriler “devran bu devran” diyor,
İyiler, doğrular, “yandım aman” diyor.
Ahlaksızlar, edepsizler boş buldu meydanı,
Başıboşluktan aldı bunlar işte bu imkânı.
Ya Rab (cc) ,
Cemiyette büyük huzursuzluk var,
Fertlerde büyük şuursuzluk var.
Ya Rab (cc) ,
Hâlimiz bu ama, istemeye hiç yüzüm yok,
Ancak, bunlara dayanacak gücüm yok.
Ya Rab (cc) ,
Bize önce iman, sağlık ve huzur ver,
Kurtuluşumuz için akıl ve şuur ver.
Bize doğruluk, dürüstlük, ilim-irfan ver,
Huzurumuz için adalet, iyilik- ihsan ver.
İyilere, doğrulara yardım et, eyle imdat,
Kötülere, eğrilere verme hiç fırsat.
Cemiyete huzur vermeyenleri def eyle,
Fertlere şuur vermeyenleri ref eyle.
Ya Rab (cc) ,
Yolunda yürüt, ayaklarımızı kaydırma,
Sonsuz azim, sebat ver, aman caydırma.
Regaib Gecesinde döküldü dilimden bu dua,
İnşaallah yayılır ruhlara huzme huzme, şua şua.
Ahmet Sandal
11- EMNİYETLİ YOLU SEÇMEK VE YÜRÜMEK
Yollar hep ikidir; ya İman, ya inkâr. Yollar hep ikidir; ya İslam ya küfür. Yollar hep ikidir; ya Nur ya nar. Yollar hep ikidir, ya kâr, ya zarar. Yollar hep ikidir; ya Sağ, ya sol. Hemen belirtelim ki, burada Sağ-sol derken, elbette siyasî mânâdaki Sağ-sol’dan bahsetmiyorum. Kur’an’da geçen Sağ-sol’dan bahsediyorum. Kur’an-ı Kerim’de, Beled Suresinde, Sağ Yanın Adamları (Ashab-ı Meymene) tabiri doğruluk, iman ve sabır yolunda yürüyenler için kullanılmaktadır. Tabi bunun karşıtı olarak Sol Yanın Adamları (Ashab-ı Meşeme) tabiri bulunmaktadır. O da, eğrilik, cehalet, kötülük ve küfür üzere olanları anlatır. Sağ yol’da Nur vardır, sol yolda nar (ateş) vardır. Sol yolda ateş olduğu gibi, pislik ve kir vardır. Nitekim bu durumu açıklamak için Necip Fazıl Kısakürek, Sakarya adlı şiirinde, “oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir” diye seslenmektedir.
Evet, yolların iki olduğunu yaşarken herkes fark ediyor. Akıl baliğ olmuş herkes, bir yolu mutlaka seçiyor. Bu yolların bariz özelliklerini aklı başında olan herkes biliyor. Neticede, Sağ Yolun yolcuları emniyeti seçerken, sol yolun yolcuları enâniyeti seçiyor. Bu durumda, bir yol Emniyet Yolu olurken, diğer yol enâniyet yolu oluyor. İşte işin asıl mühim noktası burada kendisini gösteriyor. Yürüdüğünüz yolda, hem dünyevi hem de uhrevi mânâda emniyette misiniz, yoksa enâniyette misiniz?
Emniyet ve enâniyet diye, öyle basite almayın. İkisini de kelime anlamından başlayıp tüm mahiyetiyle bilmelisiniz. Bu bilmekle, emniyetin ne kadar kârlı, enâniyetin ise ne kadar zararlı olduğunu anlamak mümkün olacaktır.
Gelin, önce bu iki terimin lügat karşılıklarını kısaca açıklayalım. Ardından mahiyetini öğrenelim. Emniyet, lügat mânâsı olarak “emin olmak, korkusuzluk, tehlikesizlik ve güvende olmaktır”. Enâniyet ise, “gurur, kibir, bencillik, sadece kendine taraftarlık, her yaptığı işi kendinden bilmek” şeklinde açıklanabilir. Emniyetin bu lügat mânâsıyla birlikte mahiyeti şudur ki, “bir kişinin mütevazi bir hayatı seçmesi, kendi güç ve kuvvetinin sınırlı olduğunu bilerek Yüce Yaradan(cc)a teslim olarak, eman dilemesidir.” Enâniyete gelince, o da, “bir kişinin yaptığı işlerde, davranış ve hareketlerinde yalnızca kendisine güvenmesi, kendisinden başka bir güç tanımaması, her işi kendisinden bilmesi, nefsini yüceltmesi, her hareketinde böbürlenmesi, kendisini tek güç ve kuvvet kaynağı olarak görmesidir”.
Emniyet Yolunu seçen, bu Dünyada ve Ahirette hiçbir elem, keder ve sıkıntı çekmez. Çünkü, kendi aczini ve fakrını fark etmiş, öylece Yüce Rabb(cc)e teslim olmuştur. Enâniyet Yolunu seçen ise, hem Dünyada ve hem de Ahirette sıkıntı, elem ve keder içindedir.
Emniyet ve enâniyet yollarını açıklamak için öyle uzun uzadıya tasvirlerde bulunmayacağım. Yalnızca Birinci Söz’e dikkat çekeceğim. Çünkü, Emniyet ve enâniyet Yollarının durumunu tasvir bakımından, en güzel anlatımlardan birisini Sözler’de görüyor ve okuyoruz. Sözler adlı eserin daha ilk başında (Birinci Söz’de) Emniyet ve enâniyete dikkat çekilerek; “işte böyle bir seyahat için iki adam sahrâya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevâzi idi; diğeri mağrur. Mütevâzii, bir reisin ismini aldı; mağrur almadı. Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir kâtıü't-tarîka rast gelse, der: "Ben filân reisin ismiyle gezerim." Şakî def' olur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nâm ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki, tarif edilmez. Dâimâ titrer, dâimâ dilencilik ederdi. Hem zelîl, hem rezil oldu.” Bu tasvirde çok açık görüldüğü üzere, Emniyet Yolunu seçen, mütevazidir, gurur ve kibir taşımaz, nefsini ayaklarının altına almış ve öylece güvene kavuşmuştur. Enâniyet Yolunu seçen ise, maalesef, kibrinden, gururundan dolayı kesinlikle emniyet içinde değildir.
Evet, yollar ikidir, birisi Sağ Yol, diğer sol yoldur. Evet, yollar ikidir, birisi Nur Yoludur, diğeri nar yoludur. Evet, yollar ikidir, birisi Kâr yoludur, diğeri zarar yoludur. Evet, yollar ikidir birisi İman Yoludur, diğeri inkar yoludur. Evet, yollar ikidir, birisi İslam Yoludur, diğeri küfür yoludur.
Evet, sözün özü, Emniyetli Yol İslam Yoludur, içi Nur doludur. Ferahtır, geniştir. Diğeri enâniyetin yoludur. Bu yol zarar üstüne zarardır. Öyleyse, sen de Emniyetli Yolu seç, enâniyetin yolunu değil. Allah (cc) bizleri, Emniyetli Yolun yolcuları eylesin ve İman’dan, İslam’dan ve Nur’dan ayırmasın. Enâniyetten, kibir ve gururdan her daim uzak eylesin. (Amin).
Ahmet SANDAL
12- İMAM MATURİDİ VE AHMET AK
Çok Değerli Hemşehrim Dr. Ahmet AK Bey, Büyük Türk Âlimi Maturidi hakkında bir kitap yazmış. Çok emek verildiği ve göz nuru döküldüğü çok açık olan bu kitabı, sağolsun adresime göndermiş. Doktora Tezi olarak hazırlanan çalışmanın kitaba hâline getirilmesi niteliğindeki bu eseri, büyük heyecan ve ilgiyle okudum. Çünkü, merak ettiğim ve tanımak istediğim bir Âlimdi Maturidi. Şurası bir gerçek ki, ismini duysak ve itikatta mezhep İmamımız desek de fazla tanımıyorduk onu. Gerçekten de İmam Maturidi, Ülkemizde çok az tanınmaktadır. Öyle ki, genelde onu bilen ve tanıyanlar araştıran ve öğrenmeye meraklı kişilerdir. Yoksa genel olarak halk kesimi maalesef tanımamaktadır. İşte az bilinen bu Âlimi tanıtma misyonunu, bu ulvî görevi Hemşehrim Dr. Ahmet AK Bey kendi çapınca üstlenmiş. Allah kendisinden razı ve memnun olsun.
Sözü geçen kitabı okuduktan sonra içindeki bazı önemli bilgileri sizinle paylaşmak istedim.
İmam Maturidi, bugünkü Özbekistan Cumhuriyeti'nin Semerkand şehri yakınındaki Matürid köyünde doğmuştur . Matüridî'nin asıl adı Ebu Mansur Muhammed b. el-Matüridî'dir. İmam Maturidi akla büyük önem veren, yaşadığı toplumda aklı hep ön plana alan ve etrafına ışık saçan bir kişidir. İmam Maturudi’ye göre, Allah (cc) insana faziletli olması ve sürekli kendisini geliştirmesi için iki yol göstermiştir. Bu yollardan birisi akıl, diğeri ise vahiydir. Akıl ve vahiy, insanı aynı hedefe götürür. İkisi birbiriyle çatışmaz ve aralarında çelişki yoktur. Bununla birlikte, bazı konuların akılla değil, ancak vahiyle anlaşılması mümkündür. Bunlar, ne gibi konular diye sorarsanız, “gaybi konular” diye cevap veririm Evet, gaybi, metafizik konular akılla değil, vahiyle anlaşılır. İnsan aklı, haşir, ahiret hayatı, ruhlar alemi, meleklerin durumu ve benzeri gaybi konuları bilebilecek ve tam olarak idrak edebilecek yapıda değildir. Akıl, bu konularda aciz ve zayıf durumdadır. İmam Maturidi “bu konular (gaybi hususlar) dışında kalan meselelerde aklı kullanmak gereklidir” diyor.
İmam Maturidi, “Allah bütün insanlığı tevhid inancına çağırmıştır, bu inancı sadece bir İslam fırkası bozmadan korumuştur” diye bir tesbitte bulunur. Gerçekten de, tevhid inancı İslam inancının temelidir ve bu temel, Ebu Hanife (İmam-ı Azam), İmam Ebu Mansur el-Mâturidi, Ebu'l-Hasen el-Eş'âri, İmam Malik, İmam Şafi ve Ahmet b. Hanbel çizgisinde sistemleştirilen Ehl-i Sünnet Vel Cemaat anlayışında oldukça ciddi ve hassas biçimde korunmaktadır.
İmam Maturidi Allah’ın birliğini aklen ispat ederken ilgili ayetler ışığında temanu (çatışma, birbirine mani olma) ve nizam delilerini kullanmaktadır. Gerçekten de, birden fazla ilah olması hâlinde nizam ve intizam bozulur, kargaşa ve kaos çıkardı. Halbuki, âlemde (kainatta) büyük bir nizam ve intizam var. Bu nizam ve intizam tek bir İlah’a delâlet eder. Kur’an-ı Kerim’de, insanı bu mânâda düşünceye çağıran birçok ayet vardır. Enbiya Suresi 22. ayette; “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı, ikisi de bozulup gitmiş olurdu” buyrulmaktadır. Aynı doğrultuda, Müminun Suresi 91. ayette ise; “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur Eğer öyle olmuş olsaydı her ilah, kendi yarattığını sevk ve idare eder ve mutlaka biri diğerine büyüklük taslardı” buyrulmaktadır. İmam Maturudi bu ve benzeri ayetleri akıl yoluyla tevil ederek bizlere ışık tutmaktadır.
Yazı hacmini fazla uzatmamak için, İmam Maturidi konusuna ayırdığım bu yazıyı bir önemli hususa işaret ederek sonlandırmak istiyorum.
İslam Dünyası, akıl ve mantığı kullanmaya, günümüzde (geçmiş dönemlere nazaran) daha fazla muhtaç durumdadır. Çünkü, geçmiş zamanlarda, (Örneğin, Maturudi’nin yaşadığı Miladi 9. Asırda) İslam, günümüzde olduğu gibi mercek altına bu şekilde (topyekun ve Dünya ölçeğinde) çekilmemişti. Geçmiş dönemlerde tartışma, İslam’ın kendi içinde imanın niteliği, kader mevzuu, akıl ve nakil dengesi vb hususlarda yoğunlaşıyor ve Âlimler bu konularda kafa yoruyorlardı. Şimdi İslam Âlimleri yine münferiden bu hususlara kafa yorsalar da, asıl önemli mevzuu, İslamı doğru ve güzel bir şekilde Dünya’ya tanıtmak ve sunmaktır. Bunun için de İmam Maturudi Düşüncesine büyük ihtiyaç vardır. Zaten Hemşehrim Dr. Ahmet AK Bey, kitabının sonunda bu hususa işaret ediyor ve diyor ki; “araştıran sorgulayan ve her şeyin mümkün olan en iyisinin yapılmasını isteyen, meselelerin aklın ışığında çözülmesini tavsiye eden, kardeşlik ve eşitlik, birlik ve beraberlik, barış ve adalet anlayışı üzerine kurulan iman nazariyesini savunan İmam Maturidi ve onun düşüncesi iyi bilindiği takdirde, günümüzdeki Müslümanların daha sağlıklı bir din anlayışına kavuşmalarına yardım edeceğini ve sağlam bir din anlayışına sahip olan Müslümanların da dünya barışının temeline önemli katkı sağlayacağına inanıyorum.”
Bu düşünce ve inanca aynen katılarak Dr. Ahmet AK Beyi gerçekleştirdiği bu çalışmadan dolayı kutluyorum.
Ahmet SANDAL
Araştırmacı Yazar
13- KURBAN BAYRAMI DOLAYISIYLA KURBİYYET ÜZERİNE DÜŞÜNCELERİM
Kurban, en büyük kurbiyettir. Kurban’ı hepimiz biliyoruz. Ancak, kurbiyyeti açıklamak gerek. Kurbiyyet Arapça kökenli bir kelime. Kurb kökünden gelir. Mânâsı yakınlık kazanmaktır. Yakınlık kazanmak nasıl olur? Fiziki olarak gitmek istediğin tarafa adım atmakla yakınlık kazanmış olursun. Hiçbir adım atmazsan ve bulunduğun yerde kalırsın bu yakınlaşma değil, “heykel gibi” dikilip kalmadır. Yakınlaşmanın zıttı uzaklaşmadır ki, o da ters istikamete adım atmadır. Kurban ibadetini hulus-i kâlp ile yerine getiren her Müslüman “Allah’a doğru yakınlık” kazanmıştır. Bu yakınlaşma elbette fiziki bir yakınlaşma değildir. Evet, Kurbandaki yakınlaşma fizik ötesi bir yakınlaşmadır. Esasında yalnız Kurban’da değil, tüm ibadetlerde hulus-i kâlp içindeysek, sırf Allah rızasını esas almışsak, sevaplar elde ederiz ve bunun yanında bir de manevi yakınlaşma (kurbiyyet) sağlarız.
Bir mü’min, ibadetteki ihlas ve samimiyete göre, az yada çok, değişen derecelerde Allah’a yakınlaşma yani kurbiyyet sağlar. “Kimisi, Allah’a doğru bir adım atmıştır, kimisi bin adım atmıştır.” Sonuçta adım atılmıştır. Ne mutlu Allah’a doğru adım atanlara. Veyl, olduğu yerde heykel gibi dikilip kalanlara. Veyl üstüne veyl, Allah’ın istediğinin ters istikametinde adım atanlara.
Yukarıda, “ibadetteki ihlas ile samimiyete göre bir yakınlaşma sağlanır” dedik. Eğer bunlar olmazsa, yani, ihlas, samimiyet, sabır ve sebat değil de, ibadette bunların tersi olursa, riya, gösteriş, aculluk ve baştan savma varsa, işte o kişiye hiçbir fayda ve Allah’a doğru bir yakınlık sağlamaz. İbadette niyet ve samimiyet asıldır. Zaten, Hadis-i Şeriflerde buyrulmuştur:Ameller niyetlere göredir."
Şuna gönülden inanmak gerek.Hacc için yanıp tutuşuyorsunuz, ancak, maddi imkanlarınız el vermediğ için Hacca gidemiyrosunuz. Şimdi, Hacca gidememek Hacc sevabı alamamak ile aynı mânaya gelmez. Ben çok duydum, bazı kişiler Hacca bedenen gitmedikleri halde Mekke’de, Kabe’de görülmüşlerdir. Mesela Rahmetl Dedem Hacı Murtaza Efendi (ra) Hacca gidemediği hâlde, Kabe’de görülmüş ve Hacc’tan dönenler bunu o zaman, ifade etmişlerdir.Allah (cc) dilerse, Hacca gitmeden de aynı sevabı, hatta daha fazlasını alırsın. Bir salih amel işlersin ve o amelin dolayısıyla Hacc sevabı alırsın. Bu sevabı alan bir Kişinin Kabe’de görülmesi de normal bir hadisedir. Mesela, Bir büyük sitede oturuyorsun. Site etrafında karnı sırtına yapışmış, açlık içerisinde gezinen köpekler ve kediler var. Sen yemek yedikten sonra, yemek artıklarını ve kemikleri bir büyük kabın içerisine koydun ve bahçenin bir köşesine bırakarak kedi ve köpeklerin karınlarını sırf Allah (cc) rızası için doyurdun.Zaman Hacc zamanı ve Hacılar Kabe’de. Sen bu hareketinle Hacc sevabı aldıysan, elbette Kabe’de de görülebilirsin. Yüce Rabbim (cc) için sevabın ölçüsü sonsuzdur. Sevabın ölçüsü sonsuz olduğu gibi fizik kuralları da Yüce Rabbim (cc)’in emrine amadedir. "Fizik ya da fizik ötesi tüm sınırlama yalnız insan içindir.”
Tekrar asıl konumuz olan kurbiyyet’e gelelim.Allah (cc) için Kuluna sevap ya da günah yazmada hiçbir sınır omadığı gibi, "kurbiyyette de hiçbir sınır yoktur." Allah bize sınırsız bir şekilde yakındır. Ayette de belirtilmiştir ya, "Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız." (Kaf Suresi, 16)
İşte size sınırsız bir yakınlık. “Yakınlıktan daha yakınlık. Şahdamarından daha yakın olmak. Var mı bunun ötesi!” Elbette olamaz.
Ya biz! Biz O’(cc)na oldukça uzağız. Uzaklığımızın sebebi, mal-mülk, dünya, evlat-eş, ne sayarsan say. İşte bunları ortadan kaldırdığın zaman Allah’a yakınlaşırsın. Ortadan kaldırmak deyince de, fiziki olarak ortadan kaldırmayı elbette kastetmiyorum. Yine fizik ötesi bir mânâyı dikkate aldım. Mal-mülk, dünya, evlat-eş sevgisini sınırlı tutmak ve “Allah (cc) sevgisini sınırsız tutmak”, işte bunu kastettim. “Allah’ı sonsuz bir sevgiyle sevdik mi, işte en büyük kurbiyyeti bulduk o zaman.”
Yazımın başına dönecek olursak, “Kurban en büyük kurbiyyettir” demiştim. Ne yapmıştı Hz. İbrahim (as), Allah sevgisini sonsuz tutarak, Oğlunu Kurban etmeye niyetlenmişti. Hz. İbrahim (as) bu halis niyetini tam gerçekleştirmek üzereyken, Allah (cc) İsmail’i kendisine bağışlamıştı. Çünkü, önemli olan niyettir. Niyet halis olduğu için, "Hz. İsmail’i değil, kurbanlık bir hayvanı kurban etmesi gerektiği Allah (cc) tarafından Hz. İbrahim(as)e bildirilmişti." İşte o bildiriş üzerine, Kurban bayramında kurbanlık hayvanları kurban ediyoruz. Sırf Rıza-ı İlahi için.
Bir insanın oğlunu Kurban etmeyi göze alması Allah (cc) yolunda en büyük kurbiyettir. Yine soruyorum. "Var mı bunun ötesi!" Elbette olamaz.
Bu duygu ve düşüncelerle Kurban Bayramınızı tebrik eder, Aileniz ve sevdiklerinizle birlikte nice nice güzel Bayramlar geçirmenizi dilerim. Ayrıca, manevi kurbiyette yol almanızı da Yüce Rabbim(cc)den niyaz ederim.
Ahmet Sandal
14- MÜBAREK RAMAZAN-I ŞERİF
Tüm Ümmet-i Muhammed’e manevi kazançları ve uhrevi kârları en yüksek seviyede bir Ramazan-ı Şerif geçirmeleri ve Ramazan içinde ve Ramazan sonrasında gece-gündüz ibadet ve taat içinde olmalarını dileyerek, yanık bir gönülle EY RAMAZAN diyorum.
EY RAMAZAN
*Hoş geldin.
Âlemleri rahmetle dolduran,
Ey Ramazan hoş geldin.
Azgın nefsimizi durduran,
Ey Ramazan hoş geldin.
Sen gelince huzur bulur insan,
Sen gelince coşar Müslüman,
Sen gelince çoğalır ilim-irfan,
Ey Ramazan hoş geldin.
Kuduran nefislere bir dizginsin,
Coşup taşan hislere bir zincirsin,
Artık tüm şeytanlar zindana girsin,
Ey Ramazan hoş geldin.
Neşe, sevinç verdin özümüze,
Işık, aydınlık verdin gözümüze,
Huzur, safa verdin gönlümüze,
Ey Ramazan hoş geldin.
*Güle güle
Tüm alemi şenlendirdin.
Ey Ramazan güle güle.
Bizlere mutluluk verdin,
Ey Ramazan güle güle.
Kilit vurdun nefsimize,
Işık saçtın kâlbimize,
Huzur verdin gönlümüze.
Ey Ramazan güle güle.
Sabrı, açlığı öğrettin,
Aczi, fakrı gösterdin,
Zenginle fakiri bir ettin,
Ey Ramazan güle güle.
Gözlerimden yaşlar akar,
Gönlüm şimdiden seni arar,
Bekleriz gelmeni tekrar,
Ey Ramazan güle güle.
Ahmet SANDAL
15- ÇOBAN VE SORUMLULUK
Siz hiç koyun, keçi, inek vs hayvan güttünüz mü? Bir sürünün peşinden dere-tepe gittiniz mi? Siz hiç ıssız dağlarda keçi, koyunlarla birlikte tek başına kaldınız mı? Günlerce sohbet edecek birini bulamadığınız oldu mu? Bir filozof gibi düşüncelere daldınız mı yayla başında? Siz hiç kuzularla, koyunlarla, keçilerle birlikte bir sofraya oturdunuz mu? Onlar kır sofrasında, Rabbimizin verdiği yemyeşil çayırlarda doyarken, siz evden getirdiğiniz soğan, ekmek ve domatesle doydunuz mu hiç? Sorular uzar gider. Herkes kendi cevabını versin. Herkesin cevabı farklıdır. Ancak herkesin üzerinde uzlaşacağı bir husus vardır ki, çoban, koyun, keçi, dağ, dere-tepe, dağ-bayır kelimeleri bir araya geldiğinde başta zorluk akla gelir. Zorluğun yanında işin güzellik yanı da var. Kırlarda, dağlarda, temiz hava, bol oksijen, huzur ve özgürlük içindesiniz. Uçsuz bucaksız bir dünyada kral gibisiniz. Şehrin dertlerinden de uzaksınız. Ne trafik derdi, ne maganda derdi var. Ayrıca, dağda, bayırda tabiatla baş başa olunca, düşünmeye de zaman buluyorsunuz. Yaratılmış her şeye ibret ve tefekkür ile bakıyor, bir alim, bir filozof gibi “ilim-hikmete” yakın oluyorsunuz. Eğer tefekkür ve ibret iklimini yaşıyorsanız, çobanlık bu açıdan kutsal bir anlam da taşımaktadır.
Çobanlık Peygamberlik mesleğidir. Ebû Hureyre (ra)nın rivayet ettiği bir Hadis-i Şerif’te, Sevgili Peygamberimiz (sav); "Allah Teâlâ hiçbir peygamber göndermemiştir ki davar çobanlığı yapmış olmasın" buyurdu. Bunun üzerine orada bulunan sahabeler: “Sen de mi Ya Rasûlullah?” diye sordular. Peygamberimiz: "Evet, ben de Mekke ahalisi için kırat (ücret) mukabili koyun güttüm" buyurdu. (Buhari, İcâre)
Evet, çobanlık zordur, güzeldir, Peygamber mesleğidir. Bunlar elhak doğru. Fakat bu yazıda buna değil de, çobanlığın bir yöneticilik çeşidi olması ve her yöneticiliğin büyük bir mesuliyet, büyük bir sorumluluk gerektirdiği hususlarına dikkat çekmek istiyorum. Zaten yazımın başlığı da buna dikkat çekmek için “çoban ve sorumluluk” şeklinde seçilmiştir. Bu başlığı da Peygamber Efendimiz(sav)in, konuya ilişkin bir Hadis-i Şeriflerinden esinlenerek seçtim.
Bu hususta Sevgili Peygamberimiz (sav) “Her biriniz çobansınız ve elinizin altındakinden sorumlusunuz. Yönetici bir çobandır ve elinin altındakileri layıkıyla muhafaza etmekten sorumludur. Erkek ailesinde bir çobandır ve o da eli altındakilerden sorumludur. Kadın da kocasının evinde bir çobandır ve eli altındakilerden sorumludur. Hizmetçi de efendisinin malında bir çobandır ve elinin altındakilerden sorumludur. Dikkat edin! Her biriniz çobansınız ve her biriniz sorumlusunuz.” (Buhari, Ahkâm) Bu Hadis-i Şerif’in belirttiği hususlar kâlbimizden ve zihnimizden biran bile uzak kalmamalıdır. Bu çağda, bu Hadis-i Şerif’te geçen buyruğun uygulamasına olan ihtiyaç daha fazladır. Üzerimizde bulundurduğumuz sorumluluğu biran olsun bile unutmamalıyız.
Ancak, aile reisleri başta olmak üzere, herkes sorumluluklarının farkında mı? Yöneticilerimiz büyük bir sorumluluk taşıdıklarının farkında mı? Bir makama gelenler, bir iş için görevlendirilenlerin neyi, nasıl yaptığı konusunda gerekli sorumlulukları maddi ve manevi bakımdan bir bütün olarak üzerinde bulunduruyorlar mı? Yoksa, işin yalnızca yasal tarafıyla mı ilgililer? Daha açıkçasını yazmak gerekirse, kara kaplı kitap dediğimiz mevzuatın gereklerini yerine getirip de (işi maddi olarak kılıfına uydurup da) manevi cihetini, etik tarafını, ahlâki yönünü görmezden mi geliyorlar? Yöneticilerimiz, dünyalarını kurtarmayı düşünüp de, öte tarafı (daha zamanı var diye) öteliyorlar mı?
Belki yanlış gözlemlemişimdir. Millet olarak çoğunlukla (elbette diğer milletler de çoğunlukla öyledir) dünyevi ve maddi konularda berilemeyi sever ve “gelsin dünya menfaatleri, beri gelsin” der, manevi konularda ise “daha genciz, daha zaman var” deyip erteleriz, öteleriz. Bir makam bulduk mu, bir yöneticilik duyduk mu hemen atlarız. Makamın, yöneticiliğin uhrevi, manevi sorumluluğu varmış, kimin umrunda! Nasıl olsa, kara kaplı kitapta yazılanlar iş kılıfına uydurularak yerine getirilecek, dünyevi hazlar ve zevkler zirveye çıkarılacak, başkasının önemi yok.
Ben şunu iddia ediyorum. Bir makama talip olan kişi, eğer o işi dört dörtlük yapma konusunda, gönüllerimizin ilacı, gözlerimizin siracı ve başlarımızın tacı Kuran-ı Kerim’in hükümleri ve Peygamberimizin Hadis-i Şeriflerinde geçen emir ve tavsiyeleri bir bütün olarak ruhunda mezcetse, yöneticilik görevine bırakın atlamayı ve koşarak gitmeyi, bir atın, bir ateşe itildiğinde geri geri gitmesi gibi bütün gücüyle o göreve atanmamak için direnirdi. Tarihimizde bunun örnekleri vardır. Büyük zatlar, alimler kendilerine yöneticilik görevi verildiğinde o görevden kaçmışlardır. Çünkü sorumluluğunun farkındaydı onlar. Biz ise işin ve sorumluluğun farkında değiliz.
Sorumluluğumuzun farkında olmayan bir yapımız olduğu gibi, sorumluluktan kaçan bir yapımız da var. “Nerde iş görürsen siviş, nerde aş görürsen yanaş”, sözü biz de yaygın kullanılan bir sözdür. Bilmiyorum bu sözün benzeri başka toplumlarda var mı?
Sözü uzatmaya gerek yok. Özetle söylemek istediğim şu: “İster ailede, ister aile dışında yöneticilik ve sorumluluk” noktasında çok da şuurlu olduğumuz söylenemez. Bu toplumda, Peygamberimizin Hadis-i Şeriflerinde dile getirdiği sorumluluğu üzerinde bihakkın taşıyanlarımızın oranı sizce kaçtır? Bir oran vermek elbette mümkün değil. Ancak, kendime ve çevreme baktığımda, çok düşük oranlarda olduğunu tahmin ediyorum.
Yazımı bir dua ile bitiriyorum: “Allah (cc), Ailemizde ve toplumumuzda yöneticilik ve sorumluluk noktasında sahip olmamız gereken bilincimizi artırsın ve bu bilinci davranışlarıyla da tam ve muntazam bir şekilde hayata geçirenlerden eylesin.” Amin.
Ahmet SANDAL
16- TEK RAKİBİM NEFSİMDİR
İnsanın nefsiyle olan mücadelesi en azim, en zor ve en çetin mücadeledir. Bu mücadeleden galip çıkmak bir insanın en asli ve en birinci görevi olmalıdır.
İnsan ilk önce buna çalışmalıdır. İşte buna çalıştıktan sonra, işte bunu başardıktan sonra gelir, diğer bütün başarılar ve çalışmalar. Bunu başarmayan neyi başarır ki buna çalışmayan neye çalışır ki? İşte bunun için “tek rakibim nefsimdir” diyorum. (Konuya dikkat çekmek için bu başlığı kullandım. İlk ve en büyük rakip de denebilir) Nefisten sonra gelir diğer rakipler. Zaten, bir insanın nefsini yendikten sonra, diğer rakiplerini yenmemesi sözkonusu bile değil. Çünkü en büyük rakibini yenen, elbette küçük rakiplerini de alteder.
Peki nefis mücadelesi nasıl olacaktır? Bunun için iki nokta önemlidir. Önce nefsin çetin ve zor bir rakip olduğunu bilmek ve bunun farkında olmak gerek. Sonra da nefsi yenmek için, içimizdeki iyilikleri ve doğrulukları geliştirmek ve öne çıkarmak gerek.
Önce birinci noktayı açıklayalım: Nasıl ki, bir pehlivan güreşte rakibini ciddiye alır ve iyi hazırlanırsa, zafere erişir. Aynı bunun gibi, nefsin çetin bir rakip olduğunun farkında olarak, devamlı uyanık kalmalıyız ve pehlivan gibi güreşe her daim hazırlıklı olmalıyız. Maazallah, bir rehavet ve nefsi küçük ve basit görmek gibi bir yanlış algılama olursa, kendimizi zayıf bırakmış oluruz ve işte o zaman nefis galip gelir. Bu nedenle, en büyük ve ilk rakibimiz nefistir ve onu devamlı kollamalıyız ve tetikte olmalıyız.
Nefis mücadelesinin çok çetin ve zor olduğunu, akıl sahibi yetişkin her insan anlar ve bilir. Tüm Peygamberler ve Evliyalar insanlara nefis mücadelesinin çok zor olduğu hususunda öğüt vermişler ve mücadelede zafere erişmek için yol göstermişlerdir. Bu hususta, Sevgili Peygamber Efendimiz (sallâllâhu aleyhi ve sellem)’in nefis mücadelesine dikkat çekmek için “Cihad-ı Ekber yani Büyük Cihad” uyarısı mevcuttur. Bu husus Kütub-ı Sikke’de şöyle kayıtlıdır: Peygamberimiz (sallâllâhu aleyhi ve sellem) bir harp dönüşünde, “Küçük cihattan büyük cihada döndük” burmuştur. Büyük bir harpten yeni çıkan Sahabe şaşırarak sormuşlardır: Yâ Rasûlâllâh! Hâlimiz meydanda! Bundan daha büyük cihâd olur mu?” dediklerinde Peygamber Efendimiz (sallâllâhu aleyhi ve selem):“– Evet! Şimdi küçük cihâddan en büyük cihâda; nefsin hevâsı ile mücâhedeye dönüyoruz!” buyurmuşlardır. Evet, nefis mücadelesi en çetin bir mücadeledir ve hatta mücadeleden öte bir mücahededir.
Burada şunu da belirtmek istiyorum. Bu Hadis-i Şerif’in asıl mânâsını anlamakta zorlanan bazı kişiler, “bu hadisin mevzuu” olduğu yönünde iddiada bulunurlar. Bunlar asıl büyük cihad zalimlerle, kötülerle yapılan cihattır şeklinde bir görüş ileri süreler. Bu kişilere sormak gerek, “nefsini yenemeyen, nefsini alıp da yere seremeyen, zalimi, kötüleri nasıl yensin, nasıl yere sersin?” İşte o görüşte olanlar, yalnızca bu sorumu düşünseler bile yeterlidir. Bu soruyu düşünenler anlar ki, nefsini yenmeyen diğer kötülükleri ve diğer zararlı şeyleri yenemez. Çünkü, en kötü olan başta nefistir. Nefis insana hep kötülüğü emreder. Nefis demek esasında kötülük demektir. Çünkü “nefis kötülüğü ister ve emreder.” Bu hakikat Kur’an-ı Kerim’de Hz. Yusuf (as)un diliyle şöyle beyan edilmektedir: “Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” dedi. (Yusuf Suresi, 53. Ayet)
Şimdi gelelim ikinci noktaya. Nefsi yenmenin yolu Allah’ın izniyle, içimizdeki iyi ve güzel olan fikirleri geliştirmekle, çok çok tefekkür etmekle, iyilikleri öne çıkarmakla sağlanır. Nefsi yenmenin yolu dışarıya ait bir hadise değildir. İnsan kendi içinde halledecektir bu işi. Yani, nefsinin tehlikeli bir rakip olduğunu anlayan bir insan, içinde bir mücadele başlatarak onu yenecektir. İnsanın bu mücadelede örnek alacağı şahsiyetler, Peygamberler ve Evliyalar olmalıdır. Nefisle olan mücadele için Peygamberlerin, Evliyaların Yolundan gitmek gerek. Peygamberlerin yolu ve yöntemi Kur’an’a sarılmaktır. Bunun dışında hiçbir yol başarı ve mutluluk getirmez. Peygamberlerin ve Evliyaların yolundan gitmeyen ve Kur’an’a sarılmayan hüsrandadır. Allah (cc) bizleri bu hüsrandan korusun.
Nefis mücadelesine ilişkin olarak Kur’an’da yüzlerce ayet vardır. Bu noktada Şems Suresi’ndeki dört ayete özel olarak dikkat çekmek istiyorum. Çünkü Şems Suresinde bu hususta açık bir uyarı vardır. “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve kötülükten sakınma yeteneğini ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana (hüsrana) uğramıştır. (Şems Suresi 7-10) Asr Suresi de, zamana, asra dikkat çekmesi açısından üzerinde çok düşünmeyi gerektiriyor. “Andolsun Asr’a (zamana) ki, insan gerçekten hüsran (ziyan) içindedir. Ancak, iman edip de salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler başka (onlar ziyanda değildir)” (Asr Suresi) Şahşi görüşüme göre, bu sure nefsi yenmenin en basit ve en kestirme yolu bu Surede bulunmaktadır. Hadis kitaplarında belirtildiği üzere, "Resûlullahın Eshâbından iki kimse karşılaştıklarında, biri diğerine Asr sûresini okumadan ayrılmazlardı. Sahabe bu duruma dikkat çekip bizi düşünmeye sevkediyor. Gerçekten de, iman eden, salih amel işleyen ve birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler nefislerini kötülüklerden arındırmışlardır. Nefsini arındıran da hüsrana (ziyana) düşmekten kurtulmuştur, vesselam.
Ahmet Sandal
17- FİLİSTİN BİR SINAV KAĞIDI HERKULUN ÖNÜNDE
06.06.2010 günü, Sıhhiye Meydanındaydık, Filistin’e destek mitinginde. Ankara’da aynı anda ender görülen yağmurlu, dolulu, gök gürlemeli bir hava vardı.
Miting saat 16.00’da başladı. Mitingden yaklaşık iki saat kadar önce, gökten neredeyse yumruk büyüklüğünde iri iri dolu yağdı. Öyle ki, üzerine düştüğü ağaçların dallarını bile kırıyordu. Dolu yağışı bitince, miting meydanına gitmek üzere evden çıktım. Yol boyunca rastladığım arabaların kaportalarının bile yamulduğunu gördüm. Hafif yağış altında miting meydanına gittim. Miting başlamadan iki saat kadar önce gökten yağan o yumruk büyüklüğündeki dolular Allah’ın nelere kadir olduğunun çok açık bir nişanesiydi. O dolular, kim bilir belki bir gün, başka bir sert cisim olarak Allah’ın izniyle, İsrail’deki gaddar, zalim, acımasız Siyonistlerin başına da yağabilir. “Doluyu taş gibi yağdıran, taşı da dolu gibi elbet yağdırır. Amenna.” İsrail’i telin mitinginden önce gökten yumruk yumruk dolu yağması elbette bir işarettir. Allah’ın izniyle, gökler bile hırslanıyordu İsrail’e. Bu besbelli.
Miting başladı, dolu yağışı durmuştu. Ancak, yağmur daha da hızlandı. Sıhhiye Meydanını dolduran onbinlerce mü’min, yağan bu yoğun yağmura aldırmadan “katil İsrail Filistin’den defol” diye bağırdık. Hiç birimizi yağmurdan, yağıştan şikayetçi değildik. Genç yaşlı hepimiz, tek yürek yoğun bir duygu atmosferi içinde, İsrail’i telin ettik. “Sağnak sağnak yağan o yağmur altında, hiçbirimiz ıslanmadık. Islanmadık da, adeta ısmarlandık Filistin’e.” O yağmur altında o yaşlılar gördüm ki, başlarının üstünde ne şemsiye, ne de bir bere vardı. Her tarafları su içindeydi, fakat zerre kadar bir yılgınlık yoktu hiç birinde. Ne yılgınlık ne de gevşeme vardı. Yağmur onları, demire su verilmesi gibi çelikleştiriyordu. O mitingde yaşlılarla birlikte omuz omuza, dipdiri ruhlara sahip binlerce genç gördüm. Yaşları onaltı-onyedi ile yirmi-yirmibeş arası nice genç gördüm ki, Filistin’deki Müslümanların acılarını kendi acıları bellemişlerdi.
O mitingde bir de şunu gördüm. Kalabalığı dolduranlar yüzde doksan gibi büyük bir oranda, ya yoksul ya da orta düzeyde geliri olan insanlardan oluşuyordu. Ülkenin dört bir yanından gelen sendikalı memurları getiren otobüsler Sıhhiye Meydanına giden yolun sağına park etmiş vaziyetteydi. Ankara içerisinden mitinge katılanlar da ya dolmuştan, ya da belediye otobüsünden inerek miting meydanına koşuyordu. Bu duruma göre, mitin meydanını dolduranlar büyük ekseriyette sendikaya kayıtlı işçi, memur ve orta düzeydeki esnaflar ile bunların aile fertlerinden oluşuyordu. Kısacası miting meydanında Garibanlar toplanmışlardı. Bu Gariban Müslümanlar arasında şöyle dua ettim: Rabbim (cc) beni bu Gariban Müslümanlarla birlikte haşret. Kıyafetleri sade, yüzleri nurlu, alınları açık, zihinleri şuurlu bu Müslümanlarla birlikte haşrolmaktan daha büyük bir bahtiyarlık olur mu!
O mitingde bu şekildeki gözlemlerimle birlikte, aklıma hep Şair Cahit Zarifoğlu’nun bir şiirindeki şu mısralar geldi: “Filistin bir sınav kağıdı. Her mü'min kulun önünde.” Rahmetli Cahit Zarifoğlu sanırım 1980’li yıllarda yazdığı Soru İşaretlerinden Biri başlıklı şiirinde, “Zulümdür dinlenen başlarsa eğilmiş, Gömleğin üzerine kadar çıkmış kalbteki kara leke, Dikilsen dağların ötesini tutar elin, Bir iki tank çer çöp olmuş gözüne perde, Petrol ya da banker sellerinde boğuluyorsun” diyerek Mü’minlere seslenir. Şiirin devamında; “Başını eğmiş zalimleri dinlersin, Dersin 'lokmam ellerinde', Filistin bir sınav kağıdı
Her mü'min kulun önünde” diyerek Mü’minlere seslenişini sürdürür. Mitingde Şaire hak verdim. Mü’min kullar olarak, “lokma derdinden başka büyük dert tanımaz olduk nerdeyse” diye düşündüm. Fakat, bu düşüncelerle birlikte şu hususu da düşünmeden edemedim. Bu şiirin yazıldığı yıllarda Filistin Sorunu bir sınav kâğıdı olarak Müslümanların önünde duruyordu. Halen de duruyor. “Fakat artık bu sorun büyüdü ve konu sırf Müslüman Kulların sorunu değil, her kulun sorunu” diye düşünmeye başladım.
Gerçekten de, Filistin Sorunu artık tüm Kulların önünde bir sınav kâğıdıdır. “Çünkü, azgın İsrail Yönetimi Filistin’deki insanlık dışı uygulamalarıyla tüm Dünyaya meydan okuyor.” İsrail’deki azgın yöneticiler bu meydan okuma ile insanların bilinçaltına şu hususu yerleştiriyorlar: “İsrail’e karşı tavır alanlar Araplar ve Türkler gibi bir akıbetle karşılaşırlar.. Bakın Araplar 1948’den beri karşı koydular, şehirlerini yıllardan beridir bombaladık çoluk çocuk demedik öldürdük. Türkler son zamanlarda tavır koymaya başladı. Gemilerini bastık, sivil ve silahsız oldukları hâlde göz kırpmadan öldürdük. İsrail’in devamı için gerekirse Dünyayı yakarız.”
İşte konunun en can alıcı noktası bu: Altı yedi milyonluk yapay bir Devlet için; İsrail’li azgın Siyonistler Dünyayı yakmayı bile göze almış durumdalar. Verilen mesaj açıkçası budur.
Öyleyse, bir tarafta altı-yedi milyonluk bir nüfusun şımarıklığı, azgınlığı, diğer tarafta ise altı-yedi milyar insanın güvenliği sözkonusudur. Dünyada yaşayan milyarlarca insaflı insan bu ayrımı iyi görerek; Dünyanın başına musallat olan bu yapay, bu köksüz devlete destek olmamalıdır. Bu sorun yalnızca Müslümanların sorunu değil, her Dinden insanın, hatta Dinli-Dinsiz tüm insanlığın sorunudur. Bu durumda, artık zaman, Merhum Şair Zarifoğlu gibi “Filistin bir sınav kağıdı. Her mü'min kulun önünde” demek zamanı değildir. Zaman, “Filistin bir sınav kağıdı. Her kulun önünde” demek zamanıdır. Vesselam.
Ahmet Sandal
18-TEVHİD ÖLÇÜSÜ VE DİĞER ÖLÇÜLER
Ölçü, elle tutulur, gözle görülür somut cisim de olabilir, elle tutulmaz, gözle görülmez ve zihinde beliren soyut bir kavram da olabilir.
İster bir cisim, isterse zihinde beliren kavram olsun, "ölçü" bir değerlendirme, bir kıyaslama, bir karar verme vasıtası sağlar. Değerlendirmede, kıyaslamada ve karar vermede maddi ve manevi boyut bulunmaktadır. Maddi boyutları ya da ağırlıkları olan şeyleri cisimlerle ölçersiniz. Manevi tarafı, manevi boyutu olan değerleri ise cisimle ölçemezsin. Bunları ölçmek için başka mikyas, başka mihenk gereklidir.
Cisim cinsiden ölçüler dediğimizde metre, terazi, kantar ve benzeri ölçü aletleri akla gelir. Bu ölçü aletlerinin değerlendirmesi maddi olduğu için ve somut olarak orta yerde durduğu için, bu hususta tartışma ve niza olmaz. Fakat, manevi ölçü vasıtaları dediğimizde iş değişir. Bir kere bu ölçü vasıtaları zihindedir ve görülmez. Zihninizde neye "ak", neye "kara" diyorsanız bir ölçünüz vardır. Burada önemli olan “ölçünün sağlam ya da çürük olup olmadığıdır”. Manevi olarak zihninizde ölçüp biçtiğiniz, çarpıp topladığınız ve bölüp çıkarttığınız mikyas yani ölçü sağlam mı, çürük mü? İşte bu önemlidir.
Maddi cisimleri ölçen terazi ya da metre bozuksa, zarar maddidir. Maddi zararın telafisi bu Dünyada mümkündür. Ya manevi mikyaslar, ya manevi ölçüler! İşte bunlar çürükse, işte bunlar bozuksa vay o zaman vay!
Günümüzde kendi çürük zihin ölçüsünü esas alıp da Millete "tek ölçü" diye sunan o kadar hokkabaz, hilebaz, madrabaz var ki, işte bunlar en büyük zararı veriyor gençlere ve neslimize. Adam bir yere bir çirkin heykel yapmış. Heykel tam bir “ucube”. Bu “ucube” yıkılınca feryatları koparıyor, “bebeğimi, yavrumu öldürdüler” diyor. Bu heykeltıraş ağlayıp sızlayacaksa Dünyanın çeşitli Ülkelerinde milyonlarca bebek yoksulluk ve çaresizlik girdabındadır. Acınacak biri varsa hissiz heykeller değil, işte bunlardır. Şimdi bir taş, bir kaya parçası hiçbir bebek, bir canlı gibi olabilir mi? Asla olamaz. Dünyadaki tüm heykeller bir tek bebeğin saçının kılı kadar değerli değildir. Hiç canlı ile ölü bir olabilir mi, hiç insan ile kaya bir olabilir mi? Fakat o heykeltıraştaki “ölçü” bozuk olduğu, ölçü çürük olduğu için böyle bir saplantıya düşmüş. Başka bir misal verelim. Deniz Gezmiş ve Arkadaşları, zamanında zararlı eylemler yapmış ve suçlu bulunmuş ve arkadaşlarıyla birlikte idam edilmiş. Bir başka adam, bu eylemci ve arkadaşları için zihninde “masum” ölçüsünü kuruyor ve yazısının ya da kitabının kapağına "darağacındaki üç fidan" başlığını atıyor. Onun ölçüsüne göre o idam edilenler “fidan” yani “masum.” Peki bu eylemciler masum fidansa, hiçbir zararlı eyleme katılmadığı hâlde, keyfi olarak idam edilen İskilipli Atıf Hoca (ra) nedir? Onların ölçüsü işte burada şaşıyor. Deniz Gezmiş ve Arkadaşları için “masumiyet” ölçüsünü layık görenler, İskilipli Atıf Hoca (ra)yı görmezlikten geliyor. Bu nasıl ölçü? Bu olsa olsa sakat ölçüdür.
Başka misaller verelim. Zalim ABD Yetkilileri, kendi çürük ölçülerine göre Dünya'daki her şeye "para ve ekonomi, petrol ve enerji" gözüyle olarak bakıyorlar ve Dünya'yı kan gölüne çeviriyorlar. Gel görelim ki, onların çürük ölçüsündeki maddiyat benim gözümde beş para etmez. Bizim ölçümüz şudur ki; Dünya malı için kavga etmeye ve insan kanı akıtmaya değmez. İşte bu noktada gelin İslam Mütefekkiri Hafız- Şirazî’ye kulak verelim: "Dünya öyle bir metâ (mal) değil ki bir nizâa (kavgaya) değsin." Üstad Bediüzzaman da bu sözü Uhuvvet Risalesinde aynen belirtiyor. Yani, “önemli olan kardeşliktir, sevgidir, muhabbettir” diyor. Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yok” diyor. İşte iki farklı ve taban tabana zıt ölçü. Dünya malını esas alan ölçü çürük, kardeşliği esas alan ölçü sağlamdır.
Şimdi buna rağmen bazıları diyecektir ki, "sen birilerinin ölçüsüne çürük" diyorsun, senin ölçüne de birileri "çürük" der. Buna da cevabım hazır. Benim ölçüm, “İlahî kaynaklıdır ve tektir.” Tevhid inancına dayanan bir ölçüdür. Bu ölçü İlk Peygamber Adem (as)'dan itibaren başlamış ve Son Peygamber Sevgili Peygamber Efendimiz (sav) ile en zirvede yerini bulmuştur. Bu ölçü yani "tevhid" kıyamete kadar değişmez tek ölçüdür. Diğer ölçüler hepsi de geçicidir ve değişir ve fanidir. Tevhid inancı “kardeşlik ve sevgi demektir. Tevhid inancı muhabbet ve masumiyet demektir.” Bu derece mühim bir hakikat açık ve net olarak meydanda ise, hâlâ bu ölçü kabul görmüyorsa, hâlâ bu ölçü yerine başka ölçü aranıyorsa, zihin baştan sonra çürüktür. Bu durum itibariyle şunu rahatlıkla ifade edebiliriz: “Bir insanın zihninde "tevhid" ölçüsü yoksa, onun zihnindeki ölçüler çürüktür. Onun çürüklüğü, ezeli ve ebedi hakikatlere dayanmamasındandır. Onun çürüklüğü, fani olmasındadır ve güne, zamana göre değişken olmasındandır. Onun çürüklüğü maddiyata dayanmasından ve kardeşliğe, muhabbete dayanmamasındandır.“
Bizim ölçümüz "tevhid" ise, ezelden ebede tek'tir ve değişmezdir. Şimdi yazımın sonunda soruyorum: Ezelden ve ebede giderken, sonsuza dek hükmü geçerli olan bir ölçü mü sağlamdır, yoksa, gelip geçici ve değişken bir ölçü mü sağlamdır. Elbette, birincisi sağlamdır. Ölçü konusunda esas budur.
Öyleyse Dostlar, “ölçü”ye dikkat. Öyleyse Dostlar ölçüler içinde de manevi ölçüye dikkat. Manevi ölçünüz “tevhid” değilse, sizi hüsran bekliyordur. Manevi ölçünüz “tevhid” ise ezelden ebede mutlusunuz.
Ahmet Sandal
19- ŞEHİTLİK ANLATILMAZ YAŞANIR
Büyük ve muhteşem bir hadiseyi, büyüklük ve ihtişamına halel getirmeden çok basit bir şekilde nasıl anlatırsınız?
Mühim ve azim bir hususu, ehemmiyet ve azametine zarar vermeden tabi ve sade bir şekilde nasıl izah edersiniz? Şehitlik hakkında yazı yazmak ve şehitliği anlatmak için bilgisayarımın başına geçtiğimde önce bunları düşündüm. Şehitlik, büyük, azim ve mühim bir hadise ve husus. Gel de en basit ve en tabi bir şekilde anlat.
Anlatmak zor olsa da, şehitlik üzerinde tefekkür etmek ve konuyu iç âlemimizde mütalaa etmek mümkün. Şehitliğin bir büyük paye ve en büyük bir zirve olduğunu anlamak mümkün. Şehitliğin bir mü’min için en mutlu bir akıbet olduğunu kavramak mümkün. Bütün bu mümkünlere rağmen, bu büyük paye ve zirveyi, olanca azameti ve olanca izzeti ile bir başkasına basit, sade ve tabi bir şekilde aktarmak, anlatmak kolay değil. Çünkü, böyle azametli ve mühim durumlarda sözler yetersiz ve tesirsiz kalabilir.
Şehitliği gel de anlat. Ya da, “şehitlik anlatılmaz, ancak yaşanır” diyerek işin içinden kolayca çık. Bu söz oldukça doğru, dikkat çekici, ancak konuyu açıklamaya yaramıyor.
Şehitlik, “nasıl anlatılır, en tabi ve en anlaşılır bir şekilde” diye düşünürken, birden şunu anladım. Bizim anlatmamıza gerek yok. “Zaten, Kur’an-ı Kerim’de ve Hadis-i Şeriflerde anlatılmış” dedim. Üstelik, bu azim, mühim ve muhteşem hadise, oldukça sade, basit ve tabi bir şekilde anlatılmış.
Gerçekten de, bu hususta Yüce Rabbimiz(cc)in beyanı ve Sevgili Peygamber Efendimiz(sav)in fermanı başka bir anlatıma ihtiyaç bırakmıyor. Gelin, şimdi, Bakara ve Al-i İmran Surelerindeki şehitlerle ilgili ayetleri hatırlayalım, Yasin-i Şerif’deki bir ayeti tefekkür edelim ve konuya ilişkin bir Hadis-i Şerif’i zikredelim.
Şehitlikle ilgili Ayetler: 1- “Allah yolunda öldürülenlere "ölüler" demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ancak siz bunu bilemezsiniz.” (Bakara Suresi 154. ayet) 2- “Bilâkis onlar (şehitler) diridirler, Rabb’leri katında rızıklanmaktadırlar.” (Al-i İmran Suresi 169. ayet) 3- “O da, (Allah’a iman ettiği için kavmi tarafından öldürülen yani şehit edilen) "Keşke kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını bilseydi!" dedi. (Yasin Suresi 27. ayet) Şehitlikle ilgili Hadis-i Şerif: Câbir bin Abdullah -radiyallahu anh- der ki: “Bir defasında üzgün bir halde bulunurken Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’le karşılaştık. Bana:‘Seni niye böyle üzgün görüyorum?’ diye sordu. ‘Babam Uhud’da şehit düştü. Geriye bakıma muhtaç çoluk-çocuk ve bir de borç bıraktı.’ dedim. Bunun üzerine: ‘Allah’ın babana hazırladığı nimeti sana müjde edeyim mi?’ buyurdu.‘Evet!’ deyince devam etti: ‘Allah hiç kimse ile yüz yüze konuşmuş değildir, daima perde gerisinden konuşur. Ancak babanı ihyâ etti ve perdesiz konuştu. ‘Ey kulum! Ne dilersen benden iste vereyim!’ dedi. Baban: ‘Ey Rabb’im!’ Beni dirilt, senin yolunda ikinci sefer bir daha öldürüleyim!’ isteğinde bulundu. Allah-u Teâlâ: ‘Fakat ben daha önce ölenlerin artık geri dönmeyeceklerine dair hüküm koymuştum.’ buyurdu.(Tirmizî: 3013)
Evet, bu sade, tabi ve basit anlatımlarla büyük bir hakikati (Şehitliği) kolayca anlamış olmaktayız. İşte anladıklarımız: 1- Şehitler ölü değildir. 2- Şehitler devamlı rızıklanmaktadır. 3- Şehitler Allah yolunda şehit olduktan sonra tekrar tekrar dirilip şehit olmayı isterler. 4- Şehitler büyük bir ikrama mazhardırlar. 5- Şehitler Allah ile yüz yüze konuşurlar.
Yukarıda konunun anlatılma zorluğundan dolayı “şehitlik anlatılmaz yaşanır” demiştim. Konu, şimdi Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerif ışığında vuzuh kazandı. Bu noktada da, yine ”şehitlik anlatılmaz, yaşanır” diyorum. Ancak, bu sefer anlatamadığımdan dolayı değil, büyük bir ikram, nimet ve izzeti anladığımdan ve ben de yaşamak istediğimden dolayı “şehitlik anlatılmaz yaşanır” diyorum.
“Şehitler yaşıyor, Allah Bize de yaşamak nasip eylesin. Vesselam.”
Not: Ülkemizde 18 Mart Şehitler Günü olarak kutlanmaktadır. 18 Mart Çanakkale Destanının yıldönümü. Bu vesile ile başta Bedir Savaşı, Uhud Savaşı ve Çanakkale Savaşı olmak üzere tüm Savaşlarda öldürülen Şehit ve Gazilerimizi bir kez daha rahmet ve minnetle anarım. Allah (cc) şefaatlerine nail eyleye. Amin.
Ahmet Sandal
20-KURAN EŞİTTİR KURTULUŞ
Bu yazının başlığı Kur’an’da Kurtuluş Kavramı” şeklinde düşünülmüştü. Sonra, “Kur’an ve Kurtuluş” olarak tasarlandı. Daha sonra Kur’an’da Kurtuluş” hâline geldi. En sonunda, en güzeli “Kur’an Eşittir Kurtuluş” olsun diye tefekkür edildi.
Kur’an ve Kurtuluş üzerine kafa yoran her akl-ı selim insan şunu anlar ki, Kur’an-ı Kerim’de “kurtuluş” kavramı üzerine oldukça fazla durulmaktadır. Bu hususta kısa bir tefekkür ettiğimde, aklıma önce, Bakara Suresinin daha ilk ayetlerinden itibaren kurtuluştan bahsedildiği geldi. Bilindiği üzere, Kur’an-ı Kerim’in ikinci suresi olan Bakara Suresinin başında, kurtuluşa erenlerin vasıflarının sayılmaktadır. Bakara Suresi 1. ayette, “Elif, Lam, Mim” ile başladıktan sonra, kurtuluşa erenlerin özellikleri sayılır. Anılan Surenin 2, 3 ve 4. ayetleri şöyledir: “Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir. Onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar. Onlar sana indirilene de, senden önce indirilenlere de inanırlar. Ahirete de kesin olarak inanırlar.” Bu vasıf ve hususiyetler sayıldıktan sonra 5. ayette, Allah-û Teala Hazretleri açıkça, “İşte onlar Rab'lerinden (gelen) bir doğru yol üzeredirler ve kurtuluşa erenlerdir” buyurmaktadır.
Bakara Suresinin daha ilk başından itibaren kurtuluşa erenlerin özelliklerinden açıkça bahsedildiğini belirttik. Peki, ilk surede, yani Fatiha Suresinde kurtuluşa ilişkin bir beyan, bir açıklama mevcut mudur? Bu soruya en güzel cevap şu olmalıdır. Kuran’ın özü Fatiha Suresi olduğuna göre, Kur’an’da baştan sona kurtuluşa çağırdığına göre, elbette, Fatiha Suresi de baştan sona kurtuluşa çağırmaktadır.
İşte Fatiha Suresi, işte kurtuluş: “Bismillahirrahmânirrahîm Hamd, Âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm, hesap ve ceza gününün (ahiret gününün) maliki Allah’a mahsustur. (Allahım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil.” Evet, sözün özü bu. Kim ki, gazaba uğrayanların ve sapıkların yoluna gitmez, o işte kurtulmuştur.
Şimdi ilk iki sureden sonra, Kur’an-ı Kerim’deki diğer surelere de “kurtuluş” noktasında hızlıca bakalım. Hızlıca bakalım derken, yazımın hacmini uzun tutmamak için özet bir bakışta bulunacağız. Yoksa, “Kuran ve Kurtuluş” konusu, inanın, ciltler dolusu kitapla anlatılacak uzunluktadır.
Kur’an-ı Kerim’de “kurtuluşa” ilişkin başka beyanlar nelerdir? Bu konuda kısa bir araştırma yaptığımızda, Kur’an-ı Kerim’de kurtuluş ve kurtuluş mânâsına gelen kelimeleri (hidayet, selam, cennet, fevzil azim ve benzeri kelimeleri) araştırdığımızda, bu hususta, binlerce kez beyanla karşılaşmaktayız. Mesela, Kur’an-ı Kerim’de kurtuluş kelimesi 40, hidayet kelimesi 160, selam kelimesi 30, cennet kelimesi 150 kez geçmektedir. (Sayılar kesin rakamlar olarak değil, yaklaşık olarak belirtilmiştir) Bu durumda, kurtuluş mânâsına gelen diğer kelimeleri (selam, hidayet, İslam, Cennet, azaptan azad olmak, mutluluk yurduna kavuşmak, fevz vb gibi kelimeleri de) bu sayılara eklediğimizde, anlarız ki, kurtuluş ve benzeri kelimeler Kur’an-ı Kerim’de 1000’den fazla kez dile getirilmektedir.
Yazımın bu noktasında, Taha Suresi ve Teğabün Suresinde geçen iki ayeti mealen burada örnek olarak belirtmek uygun olacaktır diye düşünmekteyim. Taha Suresi 64. ayette; "Bundan ötürü, tuzaklarınızı biraraya getirin, sonra gruplar halinde gelin; bugün üstünlük sağlayan, gerçekten kurtuluşu bulmuştur." Teğabün Suresi 9. ayette: “Sizi toplanma günü için birarada toplayacağı gün; işte bu aldanma (teğabün) günüdür. Kim Allah'a iman edip salih bir amelde bulunursa (Allah) onun kötülüklerini örter ve içinde ebedi kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte büyük 'mutluluk ve kurtuluş budur.
Kur’an Eşittir Kurtuluş dedim ve konuyu bilgim nispetinde ve dilim döndüğünce izaha çalıştım. Kur’an-ı Kerim’in başından sonuna kadar kurtuluş olduğunu belirttim. Fatiha Suresi’nin tamamına ve Bakara Suresinin başlangıcına işaret ettim.
Peki, Kur’an-ı Kerim’in son suresinde kurtuluşa ilişkin ne gibi hususlar var. Gelin, “Kuran ve Kurtuluş” noktasında en son sureye bir bakalım. De ki: “Cinlerden ve insanlardan; insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melik’ine, insanların İlah’ına sığınırım.” “Allah’a sığınmak” nedir? Allah’a sığınmak kurtuluştur. Öyleyse, son sure de aynı ilk sure gibi baştan sonra kurtuluştur. Kur’an-ı Kerim’in başı kurtuluş, sonu kurtuluş, ortası kurtuluş.
Sözü uzatmaya gerek yok. “Kur’an Eşittir Kurtuluştur, vesselam.”
Ahmet Sandal
21- NİMETLER İÇİNDE NİCE NİMETLER SAKLI YA DA (YEMEK YEMEK BİR MUCİZEDİR )
“Yemek yemek”, biri isim, biri mastar eki almış ve her ikisi de aynı harflerden müteşekkil iki kelime. Bu her iki kelime, yan yana geldiğinde “yemek yeme” şeklindeki isim fiili oluşturuyor.
Gerçi, asıl anlatmak istediğim, konunun bu dil yönü değil. Fakat, giriş kısmında bu ilginçlikten dolayı, mecburen dil bilgisi yönüne de değindim. Ancak, asıl değinmek istediğim husus, “yemek yemek” dediğimiz ve çok da basite aldığımız bu olgunun aslında ne muazzam bir vakıa ve ne büyük bir hakikat olduğudur.
“Yemek yemek”, iki muazzam nimetin bir araya gelmesidir. Bir tarafta “yemek” dediğimiz, Allah tarafından ihsan edilmiş ve yaşayan canlılara sunulmuş, nimet ve gıda var. Bu nimetler, bu gıdalar hadsiz ve hesapsız. Her an, her saat, her gün, her ay, her yıl güzel bir plan ve sistem içerisinde bizlere sunulmakta, mevsim mevsim, adeta bir sofra gibi önümüze serilmektedir. Bizler görüntüde bu nimetleri sanki bir çalışma, bir ücret ve bir bedel karşılığı alıyormuş gibiysek de, bizlere o bedeli elde etmek için, o çalışmayı göstermek için, o ücreti ödemek için gerekli olan kol gücünü ve akıl gücünü veren de Allah(cc)tır.
Bir bakıyorsunuz, kış gelmiş, kışın meyvesi farklı. Bir bakıyorsunuz yaz gelmiş yazın meyvesi daha farklı. İlkbaharın, sonbaharın meyvesi farklı. Her mevsimin sebzesi, meyvesi farklı olmakla iş bitmiyor. Allah (cc), her mevsime göre ayrı bir iştah ve istek veriyor. Allah (cc), mevsimine göre halkettiği gıdaya göre iştah da veriyor. Yazın yemek için ağzının sulandığı bir meyveyi bir kış günü manavda görürseniz, bırakınız ağzınızın sulanması, içiniz titrer ve üşürsünüz. Ben geçen gün, bir manavda, bu kara kışın ortasında, birkaç adet karpuz gördüm, içim titredi, iştahım gelmediği gibi büyük bir üşüme hissi uyandı bende. Halbuki, o gıda yaz günü yendiğinde serinlik veriyor. Demek ki, yemek gıdasının verilmesiyle, iş bitmiyor “iştahın da verilmesi ve yeri zamanına göre verilmesi gerekiyor.”
Yemek yemek için, önce iştah gerekir. İştah olması yetmiyor. Yemek yemek için ağız lazım, diş lazım. Diş olması yetmiyor, dişimizle öğüttüğümüz gıdaların dil yardımıyla, yutağa doğru itilmesi gerekiyor. Yani dil gerekiyor. Yutak gerekiyor. Yemek borusunun önünde kapı vazifesi gören yutak olması yetmiyor, bu yutağın çalışabilmesi için tükürük bezlerinin çalışması gerekiyor. Yani, dil ile tadını alarak yediğimiz gıdaları yemek borusuna göndermek için tükürük bezleri ve yutak gerekmektedir. Görüldüğü gibi “yemek yemek” dediğimiz eylemin ikinci kısmında da nice nice nimetler, daha doğrusu hepsi de birer nimet olan organlar var.
Yemek yemek”, şeklindeki deyimin hem birinci kısmında, hem de ikinci kısmında, sonsuz şükür gerekmektedir. O (cc) sonsuz nimetler göndermiş ve gönderdiği sonsuz nimetleri yemek için de çeşit çeşit organlar halketmiş ve yeme duygusunu (iştahı) da vermiştir.
Şimdi, “yemek yemek” deyimin iki kısmının mevcut olduğunu ve diğer kısmının mevcut olmadığını varsayalım. Yani, şunu varsayalım: Ağzımız, dişimiz, dilimiz, tükürük bezlerimiz, yutağımız yok, ancak, Dünyada bizle birlikte “yemek” dediğimiz gıdalar var. “Yemek var, yemek yeme uzuvları ve hissi yok”. Bir işe yaramaz. Şimdi de şunu varsayalım: Dünyada biz varız, “yemek” dediğimiz gıdalar yok, ancak, ağzımız, dişimiz, dilimiz, tükürük bezlerimiz, yutağımız var. Yani, “yemek yok, yemek yeme uzuvları ve hissi var”. Yine bir işe yaramaz.
Öyleyse, yukarıda anlatılanları bir bütün olarak düşündüğümüzde, “yemek yemek” dediğimiz hususun aslında ne muazzam bir hadise, ne azim bir olay olduğunu anlarız. Esasında, çok daha kapsamlı tefekkür ettiğimizde, “yemek yemek” dediğimiz hususun bir mucize olduğunu fark ederiz. Her gün birkaç kez tekrarladığımız için üzerinden fazlaca düşünmeyip de geçtiğimiz ve “ne güzel yemek yedik, ne hoş yemek yedik, ne tatlı yemek yedik” deyip de, yalnızca gıdaların güzelliğine, hoşluğuna, tatlılığına atıfta bulunduğumuz, ancak, çoğunlukla yukarıdaki kapsamını düşünmediğimiz “yemek yemek” deyiminde durum o kadar da basit değil.
“Yemek yemek” deyip her gün bir çırpıda söyleyip de geçtiğimiz, deyiminin kapsamını, niteliğini ve bir bütün olarak özelliğini düşünmediğimizde ve konuyu basite aldığımızda, gaflet ve nankörlük içinde oluruz. İnsanların bir çoğu bu hususta –maalesef- nankörlük ve gaflet içindedir. Bu durum, çok acı bir gerçektir.
Nimetleri basite almak, insana has bir nankörlüktür. Artık,basite aldığımız o nimetler içinde dahi sonsuz nimetler saklı olduğunu fark edelim ve bu nankörlükten vazgeçelim. Yüce Rabbimize (cc) sonsuzbir şekilde şükredelim. Ve her yemek yemeye başladığımızda Bismillahile başlayıp Elhamdülillah ile bitirelim ve ortada da tefekkür edelim,İnşaallah.
Ahmet Sandal
22- MODERN DOSTLUKLAR
Kimse üzerine alınmasın ve “sözüm meclisten dışarı” diyerek sesleniyorum: Zamane dostluklarından şikâyetçiyim, bizar olmuşum. Bir Yazarın dediği gibi “medeniyetinizden istifa ediyorum” benzeri bir haykırışla “bu çağın dostluklarından fersah fersah uzak” olduğumu belirtiyorum.
Modern dostluklar mevsimler gibi geçicidir. Modern dostluklar özü ve sözü farklıdır. Özü-sözü farklı olandan hayır gelmez. Modern dostluklar vefa arama, ne gezer.
Şimdi diyeceksiniz ki, Rahmetli Fuzulî, fuzuli yere mi söylemiş; “selam verdim, rüşvet değildir diye almadılar”. Burada rüşvet menfaat ile eşanlamlıdır. Yani dostlukların bir kısmı eskiden de menfaate dayalıydı. Şimdi de dayalı. Değişen bir şey yok. Şimdi de selam veriyorsun, yalancı dost, modern dost menfaatine uymuyorsa, selamı almıyor ya da kerhen alıyor.
Menfaat ve maddiyat, insanoğlunun var olduğu günden beri mevcuttur ve toplumlarda ön plandadır. Buna diyeceğim yok. Eskiden de menfaatperestler vardı, şimdi de var.
Peki, bunları böyle söylüyorsun da, neden günümüzün dostluklarından şikâyetçisin? Eski ile yeni arasında ne fark var ki, şimdiki dostluklara modern dostluklar deyip de eleştiriyorsun? Elbette, konu bu kadar basite irca edilemez. Yani basit hâle getirilemez. Niye mi?
Her şeyden önce kendi gözlemlerim var. Çocukluğumdaki dostlukları, arkadaşlıkları ve konu-komşu yardımlaşmasını, dayanışmasını şimdi göremiyorum. Herkes kabuğuna çekilmiş. Kimse kimsenin derdini, gaile olarak görmüyor ve kaale dahi almıyor. O zaman ekonomi ve para-pul bu kadar ön planda değildi. İnsanlar kanaatkârdı.
Şimdi, ne kanaat kaldı, ne de yardımlaşma kaldı. Şimdilerde samimiyetin yerini, “riya ve iki yüzlülük” aldı. Şimdilerde yardımlaşma ve dayanışmanın yerini “düşene bir tekme de sen vur” anlayışı aldı. Şimdilerde “timsah ağlamaları” çoğaldı. İnsanın sevincini paylaşmanın yerini de “sahte gülüşler” aldı.
Günümüzde, mantık ve anlayış değişti. Mantık ve anlayış değiştikçe, dostluklar da değişti. Hayatı insanlar “ekonomik bir koşu” sanıyor. Tabi ekonomik bir koşu olarak gördüğü için de, önüne ne gelirse ezip geçiyor. İnsan kendisini yarışta sanırsa, durup da etrafına bakar mı? Bakmaz elbette. Eskiden mahallede bir ortak ruh ve aidiyet duygusu vardı. Şimdi, herkes kendi başına, herkes özgür, herkes kendi hayatını yaşıyor. Eskiden, “konu-komşu ne der” kaygısı vardı. Şimdi “kim ne derse desin” umursamazlığı var.
Kısacası, garip bir dünyada yaşıyoruz. Menfaatler ön planda. Menfaate dayanmayan, hesabi olmayan, hasbi dostluklar yok mu bu toplumda? Var elbette. Ancak dostlukları yüz olarak aldığımızda, kaçta kaçı hasbi, kaçta kaçı hesabi, işte bu oran önemli.
Kimse kusura bakmasın, artık dini maksatla bir araya gelen bazı cemiyetlerde dahi, bir parasız adamın, bir gariban adamın konumu, zengin ve varlıklı, hele bir de makam-mevki sahibi bir adamın durumu gibi değil. Bu noktada, yıllar önce, Babamla aramda geçen bir konuşma aklıma geldi. Babama sordum: “Baba, dâhil olduğun cemiyetteki insanlar arasında bir problem mi çıktı? Eskisi kadar fazla görüşmez ve bir araya gelmez oldunuz. Neden?” Babamın cevabı şu oldu: “Oğlum, ben onların yaptıklarını yapamıyorum. Onları davet edip evimde ya da başka bir mekânda ağırlayamıyorum. Böyle olunca da çok da fazla aralarına katılamıyorum”. Tabi, burada Babam, o dini cemiyetten kendisi uzak durmayı tercih etmişti. Yoksa, o cemiyetin bir bütün olarak, bir garibanı dışlaması elbette sözkonusu olamazdı. Herhangi bir toplumda, garibanlık, parasızlık, bir dışlanma sebebiyken, “elbette, yine en iyi dayanışma, en büyük yardımlaşma ve hasbi dostluklar dini cemiyetlerdeki fertler arasında var.” Tabi normal alanı da bu. Dini cemiyetlerdeki fertler arasında da modern dostluklar cari olursa, menfaat asıl olursa, o zaman, “ört ki ölem” durumları geçerli olurdu.
Evet, modern dostluklar ve hasbi dostluklar arasındaki farkları anlattığım yazıma bir müşahedemi daha kaydederek devam edelim. Benim müşahede ettiğim kadarıyla, bir insan çocukluk arkadaşıyla, okul arkadaşıyla dostluğunu büyüdüğünde de, işe girdiğinde de aynı heyecan ve aynı doğrultuda sürdürüyorsa, bu hasbî dostluktur. Bu durum bile, maalesef günümüzde mümkün olamıyor. Herkes kendi yolunu çiziyor, herkes iş-güç telaşında, arkadaşını, dostunu unutabiliyor. Ve eski arkadaşını unutan insan, çoğunlukla modern dostluklar kuruyor. Modern dostluklar da menfaate dayanıyor. Menfaat bittiğinde, dostluk da bitiyor.
Modern dostluk ve hasbi dostluk arasındaki farkı aşağıdaki misal ile açıklamak ve yazıyı bitirmek istiyorum. Bir insan, bir hafta sonu sabah kalktığında, “bu gün bir hasta ziyaret etsem, bugün bir asker ziyaretine gitsem, bir öğrenciyi evinde ya da yurdunda ziyaret etsem ya da bir huzur evinde, bir çocuk yurdunda kalanları ziyaret etsem” diye düşünmüyor da şöyle düşünüyorsa, “bu gün bir makam sahibi, mevki sahibi bir tanıdığı ziyaret etsem ve ilişkilerimi iyi tutsam” diye düşünüyorsa, işte o düşündüğü şey modern dostluktur. Düşünmediği de hasbi dostluktur.
Allah bizleri hasbî dostluk kuranlardan eylesin. Amin.
Ahmet Sandal
23- MÜSLÜMANIN HAYATINDA MUTSUZLUĞA VE UMUTSUZLUĞA YER YOKTUR
Etrafınızdaki kişilerden siz de duymuşsunuzdur. “Dünyanın tadı-tuzu kalmadı. Eskiden böyle şeyler olmazdı. Bunlar da nereden çıktı.” Evet, bu tür serzenişleri siz de duymuşsunuzdur.
. Bu tür sızlanmaların nedeni, her sene bir hastalık, her sene bir salgın haberinin tüm toplumu derinden sarsmasıdır. Bir ara kuş gribi nedeniyle telaş ve panik yaşandı. Zaten, her sene yaz aylarında kene vakaları dolayısıyla panik ve telaş yaşanmaktadır. Bu olaylar en çok da, Dünyayı gereğinden çok seven ve son menzil sanan bazı insanların huzur ve rahatını kaçırmaktadır. İnsanlar bir düşünse ve Kuran-ı Kerim’deki uyarıları okuyup da anlasa idi, bu yaşananların elbette bir sebebe binaen yaşandığını idrak edecekti. Şu iyi bilinmelidir. İnsanlar zaman zaman açlık, korku, mallardan eksilme ve benzeri olaylarla imtihan edilecektir. Nitekim, bu hususta, Bakara Suresinde Yüce Allah (cc) “Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele. Onlara bir musibet isabet ettiğinde, derler ki: "Biz Allah'a ait (kullar)ız ve şüphesiz O'na dönücüleriz." Rablerinden bağışlanma (salat) ve rahmet bunların üzerinedir ve hidayete erenler de bunlardır” şeklinde bizlere hitap etmektedir. (155-157. ayetler)
Evet, Ülkemizde bugünlerde yine bir telaş, bir büyük sızlanma yine yaşanıyor. Toplum olarak bu sefer gündemdeki en büyük sağlık problemi olan ve ismini telaffuz etmek istemediğim ….. gribinden dolayı Dünyaya niye geldiğinin ve asıl görevlerinin farkında olmayan bazı insanların rahatı, huzuru kaçtı.
Bize düşen sızlanmak ve paniğe düşmek değildir. Biz tedbirimizi alalım ve görevimizi tam olarak yapalım ve sızlanmayı bırakalım. Huzur ve rahatımızı bozmayalım. Hayatımızı eskisi gibi mutlu bir şekilde, umutlu bir şekilde yaşayalım Telaşlanmaya ve paniğe gerek yok. Bu koca kâinatın sahibi var. Bu taşıdığımız canın sahibi var. Biz yalnızca bir emanetçiyiz. Emanetçiye düşen nedir? Kendisine geçici bir süreliğine tevdi edilen emanete gerekli şekilde sahiplik etmek ve asıl sorumluluğu neyse onu yerine getirmektir. Bize bu can, bu Dünya, bu Kâinat geçici süreliğine verilmiş ve “asıl görevin bu canı, bu Dünyayı, bu Kâinatı sahiplenmen değil, asıl görevin Rabbini bilmen ve O’nun rızasını kazanmak için çalışmandır” denilmiştir. Biz bu mantık, biz bu bakış açısıyla bakmalıyız tüm hadiselere, tüm yaşananlara.
Şunu iyi bilmeliyiz. Dünyada insanlar sahipsiz ve başıboş bırakılmış değil. Hiçbir anımızda, hiçbir zamanımızda yalnız değiliz. Evet, Dünyada insanlar sahipsiz ve başıboş bırakılmış değil. Kimse ne korkuya, ne telaşa kapılsın. Kimse ne umutsuzluğa, ne karamsarlığa düşsün. Bizi bizden daha iyi Bilen ve Gören Yüce Allah (cc) var.
Yine tekrar ediyorum. Dünyada insanlar sahipsiz ve başıboş bırakılmış değil. Her şey bir hesap planı içerisinde cereyan ediyor. Herkes kendi işini en iyi bir şekilde yapsın ve maddi ve manevi görevlerini icra etmiş ise bunun rahatlığıyla yaşasın.
Bu nokta itibariyle, Müslümanın Hayatında Mutsuzluğa ve Umutsuzluğa yer yoktur.
Bu duygularla önce tüm Müslümanlara, sonra tüm İnsanlığa aşağıdaki şiirimle sesleniyorum.
YALNIZ DEĞİLSİN
Yalnız değilsin, dünyaya geldiğin anda,
Yalnız değilsin, yaşadığın bu cihanda.
Seni senden daha iyi Bilen var.
Seni senden daha iyi Gören var.
Bu sözüm herkese, özellikle sana,
Bu sözüm can taşıyan her insana,
Kulak verip de bu sözüme inansana,
Yüce Allah sana, senden daha yakın.
Maksadı var bu hayatın, bu cihanın,
Değerini iyi bil yaşadığın her anın,
Sahibi var taşıdığın bedenin, bu canın,
Yüce Allah sana, senden daha yakın.
Şeytanın yolunda yürüme, sakın kanma,
Yanlışa düşüp de cehennemde yanma,
Yaptıklarını hiç kimse görmez sanma,
Yüce Allah sana, senden daha yakın.
İki dünyada da hedefin olmalı saadet,
Doğru yolda yürüyenler içindir cennet,
Sen istersen, O sana nasip edecek elbet,
Yüce Allah sana, senden daha yakın.
Yalnız değilsin, son nefesini verdiğin anda,
Yalnız değilsin, gittiğin yerde, öte yanda.
Seni senden daha iyi Bilen var.
Seni senden daha iyi Gören var.
Ahmet SANDAL