İNSAN VE DÜNYA ÜZERİNE GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELERİM
  15-DİL VE EDEBİYAT
 


DİL VE EDEBİYAT ÜZERİNE GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELERİM

 

 

1-    TÜRKÇEMİZİ KORUMA HUSUSUNDA HASSAS VE DİKKATLİ OLMALIYIZ

Güzel Türkçemiz, yıllardan beri başka dillerin (başta İngilizcenin) istilası altındadır. Bu istila özellikle son 10-15 yıldır hızla artmaktadır. İngilizce öyle sinsice dilimizi istila ediyor ki, yavaş yavaş, kısım kısım gerçekleştiriliyor bu istila. İnternet deyimleri, bilgisayar deyimleri, turizm deyimleri, otelcilik deyimleri denilip böylece sinsi bir yöntemle dilimiz mahvediliyor. Maalesef, bu kötü gidişat engellenemiyor ya da engellenmiyor. İngilizcenin Dilimizi bu istilasına neden seyirci kalındığını konusundaki yorumu herkesin görüşüne bırakıyorum. Benim şahsi yorumum ise, (en hafif tanımlamayla )“Türkçemizin turizme, ticarete, teknolojiye feda edildiği” şeklindedir. Bu görüşe katılmak ya da katılmamak mümkündür.

Şimdi, Türkçemizin başka diller tarafından istila edilmesi konusuna durup dururken neden girdiğim sorulabilir. Bu konuya durup dururken girmedim. Bu konuyu yazıya dökmek çoktan beri aklımdaydı. Çünkü, buna ilişkin oldukça olumsuz olaylarla ya da konuşmalarla günlük hayatta sıklıkla karşılıyorum. Mesela, bir sohbette kendini bilmez biri, cümlesinin içine hemen bir İngilizce söz katıyor. Çarşıdaki bir tabelada geçen İngilizce söz hemen dikkatimi çekiyor. Televizyon programlarındaki sunucuların konuşmalarının içine kattıkları İngilizce kelimeler insanı çileden çıkarıyor. Bütün bunlar çoktandır karşılaştığımız durumlar.

Ancak, geçen gün, bir çalıştay dolayısıyla, Antalya’da bir otelde 3 günlük bir eğitim ve bilgilendirme çalışmasına katıldığım sırada, bir otel görevlisinin bir anket formunu kastederek, “bunu doldurup “desk”e bırakmanız gerekiyor” diye hitap etmesi “bardağı taşıran son damla” oldu. Bir Türkçe cümle içinde sanki çok normalmiş gibi, “desk” kelimesinin kullanılması deyim yerindeyse, kafamın tasını attırdı. Kibarlığım tuttu, o İngilizce sözcüğü kullanan görevliye, o anda bir şey demedim. Ancak “desk” deyiminin kullanılması, Türkçeye aşık, Türk Diline kara sevdalı bir kişi olarak oldukça zoruma gitti.

İşte bu duygularla bu yazımı kaleme aldım.

Türkçe cümlelerin içine yabancı kelimelerin katılması, Türkçemizin korunması adına yanlış olduğu gibi, karşıdakinin İngilizce bilip bilmediğine bakılmadan düşüncesizce hareket edilmesi açısından da yanlıştır. Mesela, ben İngilizce bilmeyen bir şahıs da olabilirdim. Kaldı ki, o çalıştaya katılanların büyük ekseriyeti İngilizce bilmiyordu. Düşünüyorum da, Türkiye’de yaşayan bir insana “bu formu “desk”e bırakmanız gerekiyor” diye hitap etmek, en hafif tanımlamayla “saygısızlıktır”. Bu bakış açısıyla söylemek gerekirse, “hava için, sırf İngilizce bildiğini ima etmek için, Türkçe konuşmalarının arasına İngilizce ya da Milletimizin ekseriyetinin anlamadığı yabancı bir dile ait kelimeleri katanlar” her şeyden önce Milletimize “saygısızlık” etmektedirler. Bu böyle biline.

Evet, “bu formu desk”e bırakmanız gerekiyor” cümlesi tuhafıma gitmişti. Bu tuhafıma gitmişti, ama, çoktandır, turizmle ilgili olarak yabancı deyimlere, başta “reception, restaurant, hotel, motel” gibi kelimelere alıştırılmıştık. Hatta bunların dışında, otellerde asansörden iner inmez, karşımıza çıkan “3. floor, 1304 room” gibi kelimelere de alıştırılmıştık. Çamaşır yıkanan yerlerin girişine asılan “laundry”,eğlencelerin düzenlendiği yerin giriş kısmına asılan “animation saloon”, ek binanın üzerine asılan “annex” yazılmasına da herhalde yakında alışacağız. Ya da birileri alışmıştır bile.

Şunu hassasiyetle belirteyim, ister turizm, ister ticaret adına, ister teknoloji adına olsun, herhangi bir İngilizce kelimenin (mecburiyet olsun ya da olmasın) Türkçe bir cümle içinde kullanılmasına, kesinlikle karşıyım. Eğer mecburiyet varsa, yani, Türkçe karşılığı olmayan ya da Türkçe karşılığı bulunamayan durumlarda Türkçe cümleler içinde İngilizce kelime kullanılmasını bir ölçüde anlayabilirim. Zaten, bazıları, karşılığı bulunmadığı için dilimize girmişlerdir bile. İnternet, televizyon vb gibi kelimelere kimse bir şey demiyor artık. Ancak, danışma ya da masa gibi dilimizde karşılığı olan bir deyim mevcut iken, “desk” kelimesinin kullanılmasını ne alemi var! İşte bunu anlayamam.

Burada şu da söylenebilir:“Antalya, Muğla gibi İllerimizde bulunan otellerde çalışan kişiler zamanlarının büyük kısmında yabancı turistlerle ilgilendikleri ve onlarla çoğunlukla İngilizce konuştukları için, “desk” gibi yabancı kelimeleri, Türklerle konuşurken de, yanlışlıkla ya da önemsemeden kullanabiliyorlar”. Buna karşılık cevabım şudur: Dikkatli olsunlar, önemsesinler Kardeşim. Çünkü, dil dikkat ve önemseme gerektirir.

Evet, herkes Türkçe konusunda ve yaşayan Türkçemizi koruma hususunda dikkatli ve hassas olmalıdır. Vesselam.

Ahmet SANDAL
Şair Yazar

 

2-    BİR HOŞ SADÂ BİR GÜR SADÂ BIRAKTI ŞAİR ERDEM BAYAZIT AĞABEY

Asırlık çınar misâli 80’leri, 90’ları aşmış ve 100’e ulaşmış insanlara, nasıl geçti, bu koca koca seneler diye sorulduğunda, genelde verilen cevaplar aynıdır. “Nasıl geçti evladım, ben de anlamadım.” “Nasıl geçti gitti, fark etmedim bile.” “Bir rüya gibi geçti.” “Öyle hızlı geçti ki, avuçlarımın arasından kaydı, tutamadım.” “Daha çocukluğumu dün gibi hatırlıyorum.” Evet, zaman son sürat akıp gidiyor. Sulardan da hızlı akıyor, ışık hızından da daha hızlı geçiyor zaman. Bir bakmışsın bir Cuma olmuş, bir bakmışsın öbür Cuma olmuş. Günler, haftalar, aylar, yıllar bir trenin kompartımanları gibi ya da o kompartımanlarda seyahat eden bir yolcu gibi bize el sallayarak geçip gidiyor. Bu ne hız yahu diyoruz, hayret içinde kalarak. Kimi zaman ahir zamanın özelliğine sayıyoruz bu akıp giden zamanın hızını. Ne söylesek boş, zamanın tutamıyoruz, bir su gibi akıyor, bir köpük gibi uçuyor ve en acı olanı, yayından boşalan bir ok gibi tekrar geri gelmiyor.

Zamanı madem tutamıyoruz, onu geri getiremiyoruz madem, öyleyse, “şu fani âlemde, güzel izler ve hoş sadâ bırakmak gerekmiyor mu?” İnsana lazım olan bu değil mi? Şair Bâki bir beytinde;
“Avazeyi bu âleme Davut gibi sal,
Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş” diye sesleniyor. Biliyorsunuz, Hz. Davut'un sesi çok güzelmiş. Kendisine indirilen Zebur kitabını okuyunca bütün kuşlar toplanıp onu dinlermiş. Şair de, güzel sesler gönder şu gökkubbeye, öyle ki, onlar hep bâki kalırlar. Böylece zamanın geçip gitmesinden müteessir olmazsın diyor. Daha açıkçası, güzel eserler bırak ve bu Dünyada güzelliklerle anıl demek istiyor.

Bu sözleri bu şekilde yazmama sebeb geçtiğimiz hafta güzel bir insanı Ebediyete uğurlamamızdır. Büyük Şair Erdem Bayazıt Ağabeyimiz, bu gökkubbede hoş sadâ bırakıp da aramızdan ayrıldı. Allah (cc) rahmet eylesin. Mekanı Cennet olsun. Hemşehrimiz Erdem Bey’i, Sebeb Ey şiiri ile ilk çıkışını yapan ve Mavera Dergisi ile etrafına ışık saçan ve ardında nice eser bırakan Şairimizi, kim, en çok, hangi hususiyetiyle hatırlayacak, bilemiyorum.
Ama ben en çok,
“Beton duvarlar arasında bir çiçek açtı,
Siz kahramanısınız çelik dişliler arasında,
Direnen insanlığın,
Saçlarınız ıstırap denizinde bir tutam başak,
Elleriniz kök salmış ağacıdır zamana,
O inanmışlar çağının” mısralarıyla hatırlayacağım, O Büyük Şairi.

Tevafuk oldu, bir şiir kaleme aldım Erdem Bayazıt Ağabey için. İçimden şu mısralar döküldü. Tabii olduğu için değerlidir diye düşünüyorum. Bu dört kıta hâlindeki şiirimi sizlere de arzetmek istedim. Aşağıda sunuyorum.


BÜYÜK ŞAİR ERDEM BAYAZIT

'Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm' diyen Şair'e rahmet olsun.

Hemşehrim, hemşehrisi olmakla onur duyduğum,
Şiirlerine hayran olup çağrısına hemen uyduğum,
Ölüm haberini duyduğumda dona kalıp buyduğum,
Bayazıt oğullarından bir bey Erdem Bayazıt Ağabey.

İsmiyle mütenasip erdem sahibi, adam gibi adam,
İnandığı yolda kararlı, cesur ve itikatı sağlam,
Vakur yaşadı, istemedi ne şöhret ne ihtişam,
Gür sesli Büyük Şair Erdem Bayazıt Ağabey.

Kahramanmaraş, şair yatağı güzel bir memleket,
Kısakürek, Zarifoğlu, Karakoç cümlesine bereket,
Sana sözümüz olsun, nice şairler yetişecek elbet,
Gür sesli Büyük Şair Erdem Bayazıt Ağabey.

Dünya dediğin, koca kainatta nokta, küçücük bir daire,
Herkes gün gelecek ölecek, kim bulmuş ki ölüme çare,
Allah rahmet eylesin tüm geçmişlerimize ve büyük şaire,
Bayazıt oğullarından bir bey Erdem Bayazıt Ağabey.


Sözün özü, Erdem Bayazıt, Büyük Şair. İçten geldiğince, tabi ve gür sesli haykırışların sahibi. Evet, ecel doldu ve o da geçen hafta Hakk'a yürüdü. Allah rahmet eylesin. Bir hemşehrisi ve şiir yolunda yürüyen bir kardeşi olarak, anısına bir şiir kaleme almak şahsıma nasip oldu. Bu vesileyle de Erdem Bayazıt Ağabey'e, Yüce Allah'tan rahmet diliyorum. Allah tüm Ümmet-i Muhammed'i imandan ve birlikten ayırmasın. Amin. (08.07.2008, Ankara)

Ahmet SANDAL

 

3- ŞİİR VE TEFEKKÜR

Bu yazıda, dört Mütefekkir, dört Hak Dostu, dört Hak Aşığı’nı esas alarak, “şiir ve tefekkür” konusunda birkaç kelam söylemek istedim. Bu dört güzel insan, Mevlana, Yunus Emre, Mehmet Akif Ersoy ve Necip Fazıl Kısakürek’tir. Dikkat ettiğiniz üzere, bu dört şahsiyet için, “Mütefekkir, Hak Dostu, Hak Aşığı”gibi sıfatlar kullandım. Konumuz “şiir ve tefekkür” olduğu ve bu kişiler esas itibariyle mesnevi ya da başka şiir türleri yazdıkları veya ilahi söyledikleri hâlde, “şair” sıfatını kullanmadım. Çünkü, “şair” sıfatı bu dört güzel insan için çok hafif kalırdı. Bu dört Hak Dostunun, asıl amacı şair olmak, güzel sözler söylemek değildi elbet. Bu dört güzel insan, ana maksat olarak, fert ve toplumu düşünmeye çağırmışlardır. Söz ve eserlerinde ayrı metod ve ayrı yol izleseler de, öz itibariyle tefekküre çağırmışlardır.
Büyük Düşünür Mevlana, Mesnevisine “Dinle, bu ney neler hikâyet eder” diye başlar. Ney adlı bir çalgının diliyle insanlara seslenir. Mesnevi’de 25618 beyit vardır. Mesnevinin her beytinde nice sırlar, nice hikmetler saklıdır. Netice itibariyle, Mesnevi’deki ibret verici kıssalar aracılığıyla Mevlana, insanları düşünmeye, tefekküre çağırır. İşte bir Mevlana Seslenişi:”Kim, kendi noksanını görüp anlarsa yedeğinde dokuz at olduğu halde tekemmül yolunda koşar. Kendisini kamil sanan, ululuk sahibi Allah’ın yolunda uçamaz. Ey mağrur ve sapık! Canında kendini kamil sanmaktan daha beter bir illet olamaz.” Bu ibretli ve hikmetli söz üzerine saatlerce, gecelerce düşünmek gerekmez mi?
Yunus Emre, gönüllere hitap eden bir Hak Aşığı, gezmiş, dolaşmış, tek bir hedef doğrultusunda söylemiştir. Yunus da, Mevlana gibi insanları “düşünmeye yani tefekküre” çağırır. Yunusumuzun yüzlerce şiirinde öyle hikmetli sözler var ki, aklı olana, düşünmeye niyetli olana büyük tesir yapar. İşte Yunus’tan tefekkür abidesi bir sesleniş: “Çark-ı felek yok idi, canlarımız var iken, biz ol vaktin dost idik, Azrail ağyar iken.” Yunus Filozofların ciltlerce kitapta anlatacağı bir hususu iki mısrada anlatmış. Ve demiş ki, “dünya alem yok iken, ruhlarımız vardı”.
Mehmet Akif Ersoy’a geldiğimizde, şiirlerini topladığı Safahat adlı iki ciltlik eserinin ana mihveri tefekkür üzerinedir. İstiklal Marşımızın Şairi, son iki-üç asırdır Batı Medeniyeti karşısında sesini duyuramayan İslam Ülkelerinin düştüğü durumdan dolayı büyük ıztırap çeker ve kurtuluşun reçetesini sunar bizlere. Müslümanların Kur’an’dan ayrılmalarına ve uzak durmaları karşısında Mehmet Akif Ersoy büyük acı duyar ve Safahat’ın birçok yerinde bu hususa yer verir. “İnmemiştir hele Kur'an, bunu hakkıyla bilin. Ne mezarlıkta okumak, ne de fal bakmak için.” İşte size Mehmet Akif’ten bir beyit. İşte size bir düşünme ufku, işte size bir tefekkür boyutu.
Necip Fazıl, şiirlerini yazarken baştan çilesini çektiği hususları dile getirmiş ve işlediği temalar itibariyle insanı düşünmeye, tefekküre çağırmıştır. Büyük Mütefekkir Necip Fazıl, şiirlerinde “ölüm” temasına büyük yer ayırır. Bir şiirinde, "Yağız atlı süvari koştur atını koştur, Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları" demiştir. Başka bir şiirinde, "Hep ben, ayna ve hayal, hep ben pervane ve mum, Ölü ve Münker Nekir, baş dönmesi uçurum" demiştir. Necip Fazıl’ın en ünlü eseri Çile’dir. Bu şiir, “Gaiplerden bir ses geldi, bu adam, gezdirsin boşluğu ense kökünde, Ve uçtu tepemden birdenbire dam, gök devrildi, künde üstüne künde” şeklinde başlar ki, bu sözler baştan başa düşünmeyle ilgilidir.
Tefekkür, insanın en soylu eylemidir. Başka canlılara bahşedilmeyen bu özellik, insana verilmiştir. Öyleyse, fikretmeliyiz, öyleyse akletmeliyiz, öyleyse düşünmeliyiz. Böylece, nereden gelip nereye gittiğimizi unutmamalıyız. İşte bu hususu, Mevlana, Yunus Emre, Mehmet Akif Ersoy ve Necip Fazıl Kısakürek gibi bazı Mütefekkirler “şiir” vasıtasıyla insana hatırlatmışlardır.

 

Ahmet Sandal

 

4-ŞİİR MESULİYET GEREKTİRİR

Şiir adına neler söylendi neler. Hece dendi, aruz dendi. Ölçülü şiirler dendi, serbest şiirler dendi. Divan şiiri dendi, halk şiiri dendi. Geçmiş devirlerde kimi zaman aruzlu, kimi zaman heceli şiirler tahtını koruduysa da, gün geldi, şiirin koltuğuna serbest şiirler (esasında serbest değil sermest şiirler) oturdu. Artık zaman onların zamanı. Ülkemizde şiirin aktığı ana mecrayı, büyük ırmağı, neredeyse yarım asırdır serbest türde yazıldığı söylenen, aslında sermest şiirler belirliyor artık. Bu mecra, bu ırmak hiç de berrak, hiç de içaçıcı değil. Neden mi? Nedenini bu yazı boyunca izaha çalışacağım.

Serbest şiir adıyla sermestçe şiirler yazan taife, vadi vadi dolaşan, yapamayacağı işi yaptığını söyleyen, hayalleri gerçek gibi sunan, görmediğini gördüm diyen, bilmediğini bildim diyen zavallılardan oluşmaktadır. Bu sermest taife, yeri gelir –haşa- Allah ile konuşur, yeri gelir Meleklerle hasbıhal eder, yeri gelir yıldızlarla sohbet eder. Kim ne derse desin, ben, “yapmadığını yaptım diyeni, görmediğini gördüm diyeni, bilmediğini bildim diyeni, vadi vadi dolaşıp da sapkınca sözler edeni”, ne sanat adına ne de şiir adına hoş görmem. Kimileri bunları, mecaz, imge mimge, falan filan diye hoş görse de ben hoş görmem. Esasında benim hoş görüp görmemem önemli de değil. Önemli olan, bizleri Yaratan Hazreti Allah’ın bu hususta koyduğu ölçüdür. Bu şairler bu ölçüye uyuyor mu, uymuyor mu? Buna bakmak lazım.

Şiir ve şair konusunda konulan ölçüyü Şuara Suresinde buluyoruz. İşte bu husustaki ayetler: “Şairler(e gelince), onlara da sapıklar uyarlar. Baksana onlar her vâdide şaşkın şaşkın dolaşırlar. Ve onlar yapamayacakları şeyleri söylerler. Ancak iman edip iyi işler yapanlar, Allah'ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başkadır. Haksızlık edenler, hangi dönüşe (hangi akıbete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir. (Kur’an-ı Kerim, Şuara Suresi 224-227. ayetler) Öyleyse, artık taşı gediğine koymanın vakti geldi. Kim ki bu ölçüye uymadan şiir yazıyor, ister adına serbest deyin, ister sermest deyin fark etmez, bu türde şiir yazanlar boşluktadır, başıboştur. Bu şekilde şiir yazanlar kesinlikle büyük bir sorumluluk taşıyorlar, vebâl alıyorlar.

Bu büyük sorumluluğa rağmen, Ülkemizde nice zamandır, şiir diye saçma sapan laflar ve şiiri yazanın karnında saklı anlamlar alkışlanıyor ve şiir diye -adeta deli saçması- bu sözler öne çıkarılıyor. Bir yerde şiir şöleni mi olmuş, bakıyorsunuz, serbest türde yazıldığı iddia edilen (esasta serbest değil sermest türde yazılan) şiirler ve onu yazanlar boy göstermiş. Birileri okuyor, birileri kafa sallıyor, birileri de alkışlıyor. Mânâsını anlayan ve ne demek istediğini bilen yok. Şiir üzerine bir toplantı mı olmuş, bir bakıyorsunuz ağdalı laflar, koca koca cümleler, uzun uzun sözler sırlanıyor, duyanlar da -modaya da ayak uydurma adına- vardır bir bildiği diyerek, elleri şişercesine alkışlıyor. Yerel Yönetimler şiir geceleri tertip ediyor, gecelere çağrılan şairlere ve okunan şiirlere bakıyorsunuz, her dağdan bir kütük, her bağdan bir koruk misâli, kupkuru ve epekşi sözler kaplamış her yeri. Yine aynı durum geçerli: Modaya ayak uydur ve alkışla. Sakın eleştirme ha! Bir şiir yarışması mı olmuş. Bakıyorsunuz rastgele söylenmiş sözler, kendinden geçmişçesine yani sermestçe döktürülmüş laflar. Zaman bu laflara ayak uydurma zamanı ya, birincilik ödülü hep onlara veriliyor.

Sermestçe yazılan şiirler dışındaki şiirlere gelince, onlara ne oldu? Onlar dışlanır oldu. Bir kitabın sahifeleri içinde, hasbelkader kafiyeli, anlamlı ve mesaj taşıyan mısralar görüldüğü zaman, şiirin aktığı ana mecrayı kaplamış bu taife hemen burun kıvırıyor. Akıntıya karşı kürek çeken bir gariban şairin dilinden, hece ya da aruz ölçüsüyle yazılmış bir şiir duyulduğu zaman, serbest yani sermest şiire bayılan bu taifede hemen karın ağrıları başlıyor. Sizin anlayacağınız, zaman serbest, yani sermest, başı dönmüş, kendinden geçmişlerin yazdığı şiirlere prim verme zamanı.

Zaman onların zamanı olsa da, şiir mesuliyet gerektirir. Şiir bir maksat değil, bir araçtır. Şiir, şairin keyfi içinde değil, halka fayda sağlama adına yazılmalıdır. Şiirde ölçü, Kur’an’da Şuara Suresi 224-227. ayetlerde belirtildiği gibi, iyilik yapma ve fayda sağlama adına, öğüt verme adına, haksızlığa başkaldırma adına icra edilmelidir. İşte bunun için şöyle diyorum: “Herkesin şiirde bir ölçüsü var, aruz ya da hece, Benim ölçüm ise Kur’an’da, bunlardan daha ince.”

Rabbim (cc) vadi vadi dolaşıp da yapamayacağı işleri yaptım diyenlerden ve ortalıkta sapkın sapkın dolaşanlardan eylemesin. Bizi, kendi rızasına erişme adına şiir yazanlardan eylesin. Amin.


Ahmet SANDAL

 
 
  Bugün 5 ziyaretçi (6 klik) kişi burdaydı!  
 
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol