GENÇLİK VE GELECEK ÜZERİNE GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELERİM
1- ÜNİVERSİTEYE YENİ BAŞLAYANLARA ALTI ÖĞÜT
İnsan hayatı aynı akan bir su gibidir. Akan bir suyun karşısına, çeşitli yerlerde dağ, vadi, ova gibi geçitler çıktığı gibi, insanın karşısına da çeşitli zamanlarda çeşitli geçitler çıkar. Okula başlama, askere gitme, işe girme, evlenme ve benzeri dönemeçler insan için çok çok önemli birer geçitlerdir. Bu geçitlerde suyun akışı değişir.
Evet, üniversite imtihanlarını kazanıp okullarına kayıt yaptıran üniversite öğrencileri, sizin için hayatın akışı değişmiştir. Deyim yerindeyse, dar bir vadiye girdiniz. Su kabarmış bir şekilde akacaktır. Bu akış kiminiz için çok çetin olacak, kiminiz için daha az çetin olacak. Kiminiz gurbette okuyacaksınız, kiminiz ailenizin yanında okuyacaksınız. Hangisi olursa olsun, hayatın akışı hepiniz için daha da coşkunlaşacaktır. Bu coşkunluğun zarara dönüşmemesi için sizlere özellikle öğüt ve destek gerekir.
Şimdi, sizlere, üniversitelerin yeni öğretim yılına başlama döneminde, bu köşede, altı adet öğüt sunacağım. Belki de “altın değerinde öğütlerdir bunlar”.
1- Arkadaşlarınızı iyi seçin. Menfaatçi ve bencil, havai ve hafif, zevk ve eğlence düşkünü, fikirsiz ve ufuksuz, kibirli ve ukala insanlardan kesinlikle uzak durun. Arkadaşlarınız dindar, idealist, olgun, tutarlı, hasbi, mert ve vatansever olsun.
2- Derslerinize iyi çalışın. Derslerinize bilinçli, zamanında, planlı-programlı çalışın. Sırf ders olduğu için değil, göreviniz ve mesleğiniz olduğu için çalışın. Ders çalışırken kendinizi bir öğretim görevlisi gibi düşünün ve öğrendiklerinizi aktarın. Öğrenilen bilgiler başkalarına aktarıldıkça daha çok akılda kalıcı olur. Bu yönüyle derslerinize çalıştıktan sonra arkadaşlarınızla bilgi alışverişinde bulunun. Öğrendikleriniz daha sağlam bir şekilde zihninize yerleşir.
3- Bir yabancı dili mutlaka, iyi yazma ve iyi konuşma seviyesinde öğrenin. İngilizceyi ya da başka bir yabancı dili iyi yazan ve iyi konuşan dilin tamamına hâkimdir. İngilizce ya da başka yabancı dil mutlaka uygulama ister. Günlük hayatınıza yabancı dili bir nebzecik de olsa yerleştirin. Mesela sabahları mutfakta gördüğünüz malzemeleri İngilizce karşılıkları itibariyle zihninizde düşün. Başka yerlerde de aynı fikir egzersizini gerçekleştirin. Özellikle, arkadaşlarınızla İngilizce sohbet etme yolları arayın.
4- Maksadınız bir diplomaya sahip olmak olmasın, iyi bir mesleğe sahip olmak olsun. Bu görüş doğrultusunda, lisans eğitimini tek bir hedef ve tek bir maksat bellemeyin. Asıl hedefin bir meslek kazanma olduğunu fikrinizde sabitleştirin. Lisansın üzerinde de yüksek lisans ve doktoranın mesleğiniz için gerekli olduğunu asal aklınızdan çıkarmayın.
5- Yatan aslandan, gezen tilki daha iyidir. Bu atasözü büyük bir hakikati ifade eder. Bu atasözü üniversite öğrencileri açısından şu şekilde değerlendirilmelidir. Öncelikle, araştırıcı olun. Üniversitede ne olup bitiyor? Hocalar ne üzerinde çalışıyor? Çalışkan öğrenciler ne çalışmalar içerisinde? Bütün bunları göz önünde bulundurarak devamlı gezin ve araştırın. Tek bir yerde ya da hep aynı ortamlarda bulunmayın. Kafe, kantin ve benzeri yerlerde boş muhabbetler yerine, çeşitli araştırma merkezleri ve enstitülerde kendinizi geliştirin.
6- Elinizdeki maddi imkanları iyi kullanın. Babanızın ya da ailenizin zorluklarla size gönderdikleri paraları ya da Devletimizin size sundukları kredi ve bursları ölçülü, dengeli ve tasarruflu harcayın. Hayatta en zor durum, “başkasına muhtaç olmaktır.” Başkasına muhtaç olmamak için, tedbiri ve idareyi elden bırakmayın, bir sonraki ayın planını, bütçesini bir önceki ayda ciddi bir şekilde hazırlayın. Her zaman beklenmedik giderler için bir pay ayırmayı alışkanlık hâline getirin. Bu alışkanlık size hayatınızı gelecek günlerinde de lazım olacak.
Bu öğütlerim, tüm üniversite öğrencileri içindir. Gerçi ben bu öğütleri özellikle bu sene üniversiteye yeni başlayacak Oğlum Mehmet için hazırlamıştım. Faydalanmak isteyen tüm üniversite öğrencileri faydalansın istedim. 28 sene önce ben de bu öğütler muhtaçtım. Fakat kimse bana bu öğütleri vermedi. Kendimi o yönden şansız addederim. Çok şükür biz o zor günleri başarıyla geçtik. İnşaallah, tüm üniversite öğrencileri de bu zorluğu başarıyla aşarlar.
Bu yazı vesile ile tüm üniversite öğrencilerine sağlıklı ve başarılı günler diler, hepsinin de kendilerine, ailelerine ve Devlete faydalı birer fert olmalarını Cenab-ı Hakk’tan niyaz ederim.
Ahmet SANDAL
Kamu Yönetimi Uzmanı
2- MAL-MÜLK, GENÇLİK, MAKAM VE ŞÖHRET'LE İMTİHAN
Bu dünya imtihan yeridir. Baştan sona bir imtihandayız. Bu imtihan yerinde hepimiz imtihandayız da, herkesin imtihanı aynı değildir. Nasıl ki, okullarda her sınıfın, her dersin imtihanları farklı farklıdır. Aynı onun gibi, herkesin imtihanı kendi kapasitesine göredir. Herkes durumuna uygun bir şekilde imtihana tabidir. “Allah kimseye gücünün yettiğinin üzerinde bir yük yüklemez.” Bu ilahî bir kuraldır. Bu kuralı tefekkür eden ve kainatı, dünyayı müşahede eden anlar. Zaten, ayet-i kerimelerde de bu kural Rabbimiz (cc) tarafından çok açık bir biçimde beyan edilmektedir. “Biz hiçbir kimseye gücünün yettiğinden fazla yük yüklemeyiz. Katımızda hakkı söyleyen bir kitab vardır. Onlar zulme, haksızlığa uğratılmazlar.” (Mü’minun Suresi, 62. ayet) “Allah bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır.” (Bakara Suresi, 286. ayet)
Yukarıda yazdıklarımızı özetlersek; “herkes kendisine verilen akıl, sağlık, gençlik, mal, mülk, eş, evlat, makam gibi nimetler ölçüsünde sorumludur.” Bunu daha kısa ifade edecek olursak; “her nimetin bir külfeti vardır”. Sanma ki, verilen nimetlerden dolayı hesaba çekilmeyeceğiz. Ahirette, “boydan postan, saçtan sakaldan, gençlikten, güzellikten, maldan mülkten, altından pusattan, tarladan bağdan bahçeden, velhasıl her şeyden milim milim, gram gram en ince ayrıntısına kadar, hesaba çekileceğiz.” Ah bunu bir idrak edebilsek. Belki de hiçbir mal-mülk, makam, şöhret istemeyiz.
Sanmasın ki insanoğlu verilen nimetleri, yerim-içerim, gezerim-tozarım yanıma kâr kalır. Öyle bir şey yok. Her nimet karşılığında şükür ister. Şükürden sonra sabır ister. Nimetin şükrünü anladık da, “nimete sabır” nedir diye soracak olanlar olabilir. Nimetin sabrı onun gereklerini harfiyen yerine getirmek ve afetlerinden sakınmada azimli olmak, nimetin karşısında şımarmamak ve her zaman mütevazi davranmaktır.
Evet, Dünyada, Rabbimiz (cc) tarafından bizlere sunulmuş sonsuz nimetler var. Tüm nimetlerin hepsi şükrü-sabrı gerektiriyor. Başta iman, sonra, sağlık, evlat, eş, gençlik, mal-mülk, mevki-makam, şöhret şükür ve sabır gerektirir.
Bu saydığım nimetler içerisinde, özellikle para, gençlik, makam ve şöhret hem nimet, hem de birer afettir. Birer fitnedir. Bunlar çetin imtihandır. Bu nimetlerden daha önde ve daha zor bir imtihan da “kadınla imtihan olmaktır.” O başlı başına ayrı bir yazının konusu olabilir.
Kadınla imtihan konusunu ayrı bir başlıkta ele almak gereğini böylece belirttikten sonra, Peygamber Efendimiz (sav)in mal-mülk, gençlik, makam ve şöhretle ilgili uyarılarından bir kısmını burada hatırlatalım: 1-“Geçmiş ümmetlerin her birine fitneler verildi. Benim ümmetimin fitnesi, mal, para toplamak olacaktır.” 2- “Mal ve şöhret hırsının insana vereceği zarar, iki aç kurdun bir koyun sürüsüne saldırdığı zaman vereceği zarardan daha çoktur.” 3- “Gençlik delilikten bir şubedir.” Bu üç hadis-i şerif, bu nimetlerle imtihanın ne kadar zor ve çetin olduğunu başka söze hacet bırakmayacak ölçüde ortaya koyuyor. Bu zorluğu düşünen bir insanın normalde bu nimetlerden kaçınması gerekir. Ancak, nedense, hem para, mal-mülk, hem gençlik, hem makam ve şöhret hepimizin düşünmeden, gözümüz kapalı bir şekilde istediğimiz nimetlerdir. Çok ilginç değil mi!
Bu nimetlerin tehlikesine dikkat çekmek için ciltler dolusu kitaplar yazılsa yeridir. Ciltler dolusu kitaplar yazılsa da konu döner dolaşır aynı yere gelir. O da şudur: “parayla, mal-mülkle, gençlikle, makamla ve şöhretle imtihan olmak, dile kolaydır. Ancak dünyadaki en büyük olaydır.” Var mı bunun ötesi!
Yazımın genelinde bu nimetler konusunda korku ve uyarı öne çıktı. Bu nimetlere karşı korkutmak ve uyarmak elbette gereklidir. Belki de daha fazla korkutmak ve uyarmak gereklidir. Çünkü konu çok ciddi ve mühimdir.
Bu kadar korku ve uyarıdan sonra, ümit vermek gereklidir. Zaten, “mü’min korku ve umut, havf ve reca arasında gidip gelen kişidir.” Bu nimetler karşısında başarılı olmak elbet mümkündür ve kolaydır da. Başarı yöntemi basittir: “İlim, takva, sabır, şükür üzere olanlar bu nimetlerle olan imtihanı başarırılar.”
Rabbim(cc)den dilerim ki, hepimiz, tüm nimetlerin hakkını veririz ve imtihanı da başarırız.
Ahmet SANDAL
3- GENÇLİK MUTLAKA GİDECEK İZLERİ HİÇ GİTMEYECEK
Gençlik yıllarıma ait bir fotoğraf elime geçti geçenlerde. Çok düşündürdü beni. Resimde bile bir canlılık ve heyecan gördüm. Hatta nerdeyse şunu söyleyecek oldum: “Gençlik yıllarından kalan bir fotoğraf dahi, bir insanın en son yaşlılık dönemindeki gerçek hayattaki hâlinden daha heyecan verici ve daha parlak duruyor.” Gençlik çok çok önemli. Bunu söylemek ve bu gerçeği görmek için elbette gençlik yıllarını geçirmek ve o yaşı atlatmak gerekmiyor. Fakat, bu gerçeği gençlerden çok yaşlılar daha net ve daha bariz olarak görüyor. Nitekim ben de gördüm ve uzun uzun nesre dökmektense, nazım bir şekilde anlatmak istedim. Bazen nazım sözler, yani şiirler daha tesirli oluyor.
Gençlik yıllarına genel bakış sergileyen şiirim aşağıdadır. Bu nazım esere yer vermeden önce, Üstad Bediüzzaman’ın gençlik hakkındaki sözlerine yer vermek oldukça isabetli olacak. Çünkü bu sözler hakikatin ta kendisi ve en veciz bir şekilde ifadesidir. İşte O Sözler: “Sizdeki gençlik kat'iyen gidecek. Eğer siz daire-i meşrûada kalmazsanız; o gençlik zayî olup başınıza hem dünyada, hem kabir de, hem ahirette kendi lezzetinden çok ziyade belalar ve elemler getirecek. Eğer terbiye-i İslâmiye ile, o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak, iffet ve namusluluk ve taatte sarfetseniz, o gençlik manen baki kalacak. Ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebep olacak.” (Sözler, Onuüçüncü Söz) Üstad Hazretleri (ra) bu sözleri, “hayat ve gençlik ve hevesât cihetinden gelen tehlikelerden sakınmak için tesirli bir ihtar almak isteyen” bazı gençler için sarfetmiştir ve tüm gençler bu sözlerden ders almalıdır ki, “gençlik mutlaka gidecek, ancak izleri hiçbir zaman gitmeyecektir.” Bu dünyada, gençliğini iyilik ve güzellik içinde geçiren iyilik ve güzellik bulacak, gençliğini kötülük ve çirkinlikle harcayan kötülük ve çirkinlik bulacak. Ahirette ise her şeyin karşılığı elbet verilecek.
GENÇLİK YILLARIMA BAKIŞ
Uzaktan baktığımda şu gençlik yıllarıma,
Önce gözüm takıldı, başımdaki kıllarıma,
Beyaz ve siyah bu kadar önemli mi başta,
Gençlik yıllarıma böyle bakarım en başta.
Neye benziyor bu gençlik neye, at mıdır,
Türlü türlü istek, türlü türlü murat mıdır,
Ele avuca sığmaz bir kuş mudur rengarenk,
İnsan için en güzel duygu, en güzel ahenk.
Ayakları hiç yere değmez gençlik atının,
Değerini en çok sarraflar bilir, saf altının,
Gençler bilmez hiç cevherini, kıymetini,
Altın, nerden bilsin ki kendi kıymetini?
Daldan dala konan bir kuş misalidir o,
Şu fani hayatın en tatlı, güzel hâlidir o,
Fark edilmez belki yaşarken, zamanında,
Kimse oturup düşünmez gençlik anında.
Gençlere tozpembedir bu dünya, bu hayat,
Çalışmak işkence, hayallerde yatar kat, yat,
İşte bunun ikisi en büyük, en yaman çelişki,
Ah gençlik ah, bu hakikati hiç düşünmez ki!
Gençlik elden gittiğinde asla geri gelmez,
Yaşlılar bizzat bilir, yaşamayan bilmez,
Gençlik uçar gider, elde avuçta tutulmaz,
Yaşlı ve genç çok farklı, ikisi bir tutulmaz.
Gençlik dediğin, heyecanların en zirvesi,
Sanki fokur fokur kaynayan kahve cezvesi,
Ateşe düşmek çok kolay, bir an meselesi,
İşte sığınaktır Allah kelamı ve besmelesi.
Gençlik yıllarıma baktım, su gibi gördüm,
Kendi kendime söylendim, şu gibi gördüm:
"Gençlik, fırtına, sağa-sola savuran bir rüzgâr,
Yaşlılık, son menzil, dünyadan ahirete bir gar."
Ahmet SANDAL
4- ÇOCUKLAR! GENÇLER! BAŞARIYA FAZLA SEVİNMEYİN, BAŞARISIZLIĞA ÜZÜLMEYİN
Milli Eğitim sistemimizde Haziran Ayı sınav ayı demektir. Bu yıllardan beri böyledir. Benim öğrencilik yıllarımda da böyleydi. Geldi mi Haziran Ayı, ortaokul ve lise son sınıflar için bir dönüm noktası olurdu. İşte yine geldi Haziran Ayı ve bir çocuğun, bir gencin istikbalinde çok önem tutan imtihanlar başladı. Öncelikle tüm çocuklarımıza, tüm gençlerimize hayırlı başarılar diliyorum. Allah gönüllerine göre bir istikbal nasip etsin. Hepsine can-û gönülden dua ediyorum. Benim çocuklarım da peşpeşe imtihana girecekler. Önce SBS var, sonra ÖSS. Kızım SBS’ ye, Oğlum ÖSS’ye girecek. Hepsi için hayırlısı olsun, İnşallah.
Bu gün imtihan üzerine yazmak istedim. Evet, imtihan bir gerçek. İmtihansız ne hayat olur, ne de eğitim sistemi. Hayatımız baştan başa bir imtihan değil mi? Öyleyse, öncelikle bunu belirleyelim. İmtihan gereklidir. İmtihan kaçınılmazdır. Her hâlimizden imtihan olduğumuza ve son nefesimize kadar sorumlu olduğumuza göre, durumu kabullenelim ve ona göre hazırlık yapalım.
İmtihanda başarılı olmanın yolu çok basit ve tek kelimeyle ifade edilen bir açıklığa sahip: Çalışmak.
Çalışmak, başarmak için gereklidir. Bunun başka formülü yok. Çalışmaktan başka çıkar bir yol yok. Kimse çalışmadan başaracağını sanmasın. Çalışsın, çabalasın, ancak sonucun ne olacağını kafasına takmasın. Çalıştıktan sonra, sonuç ne olursa olsun, razı olsun. Çünkü, çalışmak bizim elimizde, ancak sonuç, Allah’ın elindedir.
Başarmak için ne gerekir? Herkesin bildiği gerçekleri biz de belirtelim. Başarmak için, önce inanç ve istek gerekir, sonra hazırlanmak ve en sonunda da Allah’ın yardımıyla başarı gelir.
Burada bir hususu özellikle belirtmek gerekir. Çalışmak bir görevdir, başarmak ise bu görevin hakkıyla yerine getirilmesiyle birlikte bir nasip, kısmet işidir. Sözlerime şöyle açıklık getirmek isterim. Hazırlandınız, çalıştınız, ancak, imtihan günü hastalandınız. Sonuç ne? Sonuç, başarısızlık. İmtihan günü, sınava giriş kartını telaşla unuttunuz ve imtihana giremediniz. Sonuç ne? Sonuç yok. İmtihanda, oldukça fazla heyecanlandınız ve çok iyi bildiğiniz soruları bile yanlış yaptınız. Sonuç ne? Sonuç, beklenmedik bir durum. Demek ki, nasip kısmet bizim elimizde değil.
Bunun için, her şeyden önce, Rabbimizden (cc) yardım dilemek gerekir. Çünkü, her şey O’nun elindedir. O (cc) vermezse her şey boştur ve bütün vesileler bir araya gelse bir işe yaramaz.
Biz çalışmayla sorumluyuz, başarıyı verecek olan Allah’tır. Bu hususu destekleme babında, Ünlü bir Sultanın (Gazneli Mahmud’un) bir veciz sözünü buraya aynen yazıyorum: “Biz zaferden değil, seferden sorumluyuz. Sefere çıkmakla mükellef olan biziz, zaferi verecek olan Allah’tır.”
Bütün bu sıraladığım hususlardan çıkan sonuç şu: “Biz sonuçtan değil, çalışmaktan sorumluyuz.” Bu durumda, imtihanlarda başarı formülü şudur: İnanç, istek, hazırlanmak ve Allah’ın (cc) yardımıyla başarmak. Bu hususları gönlüne ve aklına yerleştiren bir öğrenci sonuçta, başarısına fazla sevinmez ve başarısızlığına da üzülmez.
Sevgili Çocuklar ve Gençler, çalışıp didinip elinizden geleni yaptıktan sonra, sonuca razı olmak gerekir. Sonuca razı olmayan, yalnızca kendisine zarar verir. Sonucu değiştirmesi mümkün olmadığına göre, en güzeli, sonuca rıza göstermek ve sabretmektir. Sözün özü, başarılarınıza fazla sevinmeyin ve başarısızlığınıza da hiç üzülmeyin. Vesselam.
Ahmet SANDAL
5- GENÇLERİMİZ SİYASETE NEDEN SOĞUK
Şu yerel seçim atmosferinde bir hususu çok açık fark ettim ki, "gençlerimizin çoğunluğu siyasete oldukça ilgisiz." Gençlerimiz, Ülke meselelerine karşı oldukça bigane. Seçim meydanlarında toplanan kalabalığa baktığımızda çoğunluk neredeyse 40 yaşının üzerindeki kişilerden oluşmaktadır. Seçim meydanlarındaki kalabalığın içinde, 20'li yaşlardaki gençleri tek tük görebilirsiniz. Gerçi seçim meydanlarındaki kalabalık bu hususta doğrudan ölçü değil. Asıl ölçü, Ülke ve Dünya meselelerine kafa yormak ve meselelere çözüm aramaktır. Ülkemizin meseleleri için kafa yoran, gençlik, oransal olarak yüzde kaçtır? Yüz gençten kaç tanesi Ülke meseleleriyle ciddi mânâda ilgilidir. Yüzde 5 ya da yüzde 10 mu? Recep İvedik’in abuk-subuk filmi hakkında, TV’deki acaip bir yarışma programı üzerinde saatlerce kafa yoran, yorum yapan gençlerimiz, acaba, içte ve dıştaki son, güncel ve önemli gelişmeler hakkında, AB hakkında, ekonomimizin gidişatı hakkında, dış politika hakkında bir saat düşünüyorlar mı?
Gençlerimiz siyasete niye soğuk diye düşünürken, bir gazetedeki konuyla ilgili haberi okumakla cevabını buldum. Haber şöyle: "Gençleri siyasetten 12 Eylül ideolojisi soğuttu." Haberin detayı şu şekilde: Fatih Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı Ali Murat Yel, 12 Eylül öncesinde gençlerin siyasetle çok yakından ilgili olduklarını, ancak bu süreci darbenin tersine çevirdiğine dikkat çekiyor. Yel, "Darbeden sonra siyasetin Türkiye'de kötü görülen bir nesne haline getirildiğini belirtiyor. Siyasetle uğraşmak, toplumda hiç hoş olmayan kesimlerin yapacağı bir işmiş gibi yansıtıldı. O kadar etkili oldu ki bu hâlâ değişmiyor" diyor.
Çok doğru tespitler bunlar. Ülke meselesine kafa yormaktır siyaset. Geleceği müspet bir şekilde planlamaktır siyaset. Tartışmak ve doğruyu bulmaktır siyaset. Ancak, bu Ülkenin gençleri, kendilerinden yaşça büyüklerin darbelerin altında ezildiğini ve sağa-sola sürüldüğünü, fikir üreten insanların genelde zor durumda kaldığını gördükçe "siyasetten korkar oldular ve düşünmeme yolunu seçtiler."
Evet, üzülerek söylüyorum. Bu Ülkenin gençlerinin büyük kısmı düşünmüyor. Düşünmekten korkuyor.
Yukarıdaki haber, gençleri siyasetten 12 Eylül ideolojisi soğuttu diyor. Gelelim, en son darbeye. 28 Şubat postmodern darbesi, bu soğumayı adeta buza kestirdi. 12 Eylül'ün üzerine bir de 28 Şubat bindirildi ki, siyasetten soğumanın daha da ötesinde bir durumla karşılaşıldı. Gençler, Manevî Değerlerimize de mesafeli olmaya ve uzak durmaya başladılar. Nasıl uzak durmasınlar ki? Gençleri kötü ve zararlı faaliyetlerden uzak tutmayı ve manevi değerlerle güçlendirmeyi maksat edinen vakıf ve dernekler, 28 Şubatçılar tarafından adeta öcü gösterildi mi?. Bu tür vakıf ve derneklerin kapısına kilit vurulmadı mı?
Yanlıştan dönmek erdemdir. Umarım darbeciler ve darbe zihniyetliler yanlıştan dönerler. Çünkü, bilinen bir gerçektir ki, gelişme ve ilerleme "hür düşünce ve tam demokrasiyle" paralel seyreder. Bir Ülkenin gençleri, bir Ülkenin insanları siyasetten soğutulursa, bir Ülkenin gençleri, bir Ülkenin insanları hür düşünceye, serbest fikre açık değillerse, O Ülkede gelişme ve ilerleme sağlanamaz. Bu böyle biline.
Umarım bu durum tersine döner ve gençlerimiz Ülke meselelerine daha çok ilgili olurlar. Bunu düşünen bir insan olarak sabırsızlıkla bekliyorum.
Ahmet SANDAL
Araştırmacı Yazar
6- İYİ DEĞERLENDİRİLMEZSE ZAMAN “ELDE VAR HÜSRAN”
Gençlik ve Spor Haftası içindeyiz. Eldeki zamanın ve gençliğin değeri ve önemi hakkında özellikle gençlere tavsiyelerde bulunmak için bilgisayarın başına geçtim. Bilgisayarın başına geçtim ve şöyle düşünmeye başladım:
: Gençliğimizde bize, gençliğin kıymetini bil, zamanı iyi değerlendir şöyle şöyle yap” diyenleri biz ne kadar anladık ki, şimdi bu tavsiyelerim gençler tarafından nasıl anlaşılsın?” Evet, işin en can alıcı noktası bu. Bir insanın bir hususu, bir konuyu iyi değerlendirebilmesi için, elinde bulunduğu değerin kıymetini daha iyi anlayabilmesi için, “ondan mahrum olması” gerekir ki, elindeki değerin kıymetini anlasın. Bu şuna benzer, insan sağlıklı iken “hastaların derdini anlıyorum, sağlığın değerini biliyorum” dese de, en fazla hasta olduğunda anlar, sağlığın kıymetini.
Zaman en önemli bir değerdir. Gençlik en büyük kuvvet ve zenginliktir. Bunu derken gençliği yaşamış, zamanın çoğunu harcamış ve orta yaşları geçmiş bir insan olarak, geçmişe bakarak ve tecrübelerime dayanarak konuşuyorum. Daha açıkçası “gençlikten mahrum” birisiyim şimdi. Bu mahrumiyeti gençler anlamayabilir. Şu an bunu anlamasalar da gelecek zaman içerisinde elbette anlayacaklar.
Evet, “gençlik en büyük kuvvet ve zenginliktir, zaman önemlidir.” Gün geçtikçe bunu çok daha iyi anlıyorum. Orta yaşları geçmiş bir insanım. Bu yaşlarda insanlar daha fazla gözlemde bulunuyor ve etrafını daha müşahede ediyor.
Bu müşahede şu iki noktadan hareketle zamanı ve gençliği iyi değerlendiremeyenin hüsranda olduğunu anladım. Birinci nokta işin maddi cihetiyledir. İkinci nokta ise işin manevi cihetiyledir.
Birinci nokta itibariyle yani işin maddi cihetiyle şunu net olarak anladım ki; “geçen zaman, geçen günler insandan yalnız gençliği alıp götürmez, kuvveti ve zindeliği de alıp götürür. Geçen günler insandan yalnız gençliği alıp götürmez gözlerdeki feri ve canlılığı da götürür. Vadide akan bir sel dalgasının önüne gelen ger şeyi alıp götürdüğü gibi, geçen zaman da insandan her şeyi alır götürür. İnsanda kuvvet, sıhhat, canlılık, heyecan, hareket, azim, istek ne varsa, bunlar zamanla azalır. Çünkü, zaman bir sel gibi bunları alıp götürmüştür. Selden geriye ne kalır? İşe yaramaz çer çöp ve yıkıntı kalır. İşte gençlik gidince geriye çer çöp ve yıkıntı misali, yorgun bir beden, solgun bir yüz kalır.” Bunlar yaşlılığın daha doğrusu geçen zamanın bedende verdiği tahribattır. Bu tahribatın yanında, eğer genç hayatını hayra, hakka, doğruya adamamış ve iyilik içinde bulunmamışsa, manevi olarak da zarar üstüne zarar sözkonusudur.
Gençliği ve zamanı iyi değerlendirmemenin manevi cihetini yani ikinci noktayı düşündüğümde, aklıma Asr Suresi geliyor. Asr Suresinde Allah “Asr’a yemin olsun ki, insan hüsrandadır” beyanında bulunuyor. Evet, soruyorum şimdi. Allah niçin Asr’a yani Zaman’a yemin etmektedir? Şimdi ikinci sorumu soruyorum. İnsan neden hüsrandadır? Gelin önce surenin tamamını bir mütalaa edelim, daha sonra bu iki sorunun cevabını “gençlik, zaman, yaşlılık” gibi kavramları ele aldığımız bu yazı kapsamında açıklayalım. Asr Suresinin tamamı şöyledir: “Andolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak, iman edip de sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (Onlar ziyanda değillerdir).”
Bu sureden anlamamız gereken şu olmalıdır. Zamanın kıymeti bilinmez ise, gençlik iyi değerlendirilmez ise, Allah yolunda harcanmazsa, geriye yaşlılık kalır ki, geriye acınası haldeki yorgun ve solgun bir beden kalır ki, o da nedir ki, olsa olsa bir hüsrandır. Gerçekten de, zaman geçmiştir, gençlik gitmiştir, “elde hüsran kalmıştır.” Zamanı geri getirmek ve gençliği tekrar elde etmek mümkün mü? Hayır. (Allah bu duruma düşenlerden eylemesin. Çok acı ve çok elim bir durum bu.) Ancak, bir insan zamanı hakk ve sabır doğrultusunda yaşarsa o kişinin yaşlılığı da, gençliği de elbette sevinç ve kazançtır. Böyleleri için hüsran sözkonusu değildir. (Allah bu gruba girenlerden eylesin.) İşte bu da konunun en önemli, yani manevi boyutudur.
Zamanı durdurmak ve gençliği bir ömür boyunca korumak sözkonusu değildir. Beden zamanın kıskacında mutlaka yaşlanacak ve solacaktır. Bu kaçınılmazdır. Ancak, zamanı iyi değerlendirmek mümkündür. Sözü uzatmaya gerek yok, gençlik ve zaman bizlere verilmiş bir değerdir. Bir imkandır. Bu değer ve imkanı iyi değerlendirenlere ne mutlu! Bunun dışında, zaman ve gençliği değerlendirmeyenlere veyl üstüne veyl! Yazımın sonunda yazı başlığını buraya tekrar yazıyorum: İyi değerlendirilmezse zaman, elde var hüsran!”
Ahmet Sandal
7- MANEVİ BOŞLUKTAN GENÇLERİMİZ SORUMLU DEĞİLDİR
Aşağıdaki şiiri bundan 6-7 yıl önce yazdığımı hatırlıyorum. Şiirin konusu gençliğe ve neslimize gereği gibi sahip çıkmama üzerineydi.
Bu şiirimi tekrar okudum. Ve şöyle bir düşündüm. Bu şiiri yazdığım günden beri, ne değişti? Neslimize sahip çıkabiliyor muyuz? Ana-Babalar ve tüm toplum olarak gençlik ile daha fazla ilgilenebiliyor muyuz? Gençlik geçmişe göre daha iyi bir durumda mı, yoksa daha da başıboş ve daha da sefil bir halde mi? Gençliğimiz eskiye göre, maneviyattan daha uzak mı, yoksa maneviyata daha yakın mı?
Bu soruların cevabını, bu hususta düşünen herkes az-çok biliyordur. Kim ne düşünür, kim ne cevap verir bilemem de, tek bildiğim gençlik ve nesil geçen beş ya da on yıl öncesine göre daha başıboş ve daha sefil durumdadır. Maalesef gençliğe gereği gibi sahip çıkamıyoruz. Gereği gibi sahip çıkamadığımız için de, gençlik, çoğunlukla manevi açıdan büyük bir boşluk içerisindedir. (Tabi, bu arada belirtmek gerek ki, pırıl pırıl bir gençlik ve azınlıkta da olsa manevi değerlere sahip bir gençlik yine toplumumuzda çok şükür mevcuttur) Tarihinden, köklerinden ve maneviyattan uzak bir nesil maalesef çoğunluktadır. Gençlerin büyük ekseriyeti maddiyat peşinde ve gündelik eğlence içerisinde sürüklenip gitmektedir.
Bu hususta, bazı basit gözlemlerim var. Mesela, yatsı namazlarına gittiğimizde, camilerde namaz kılan tek tük gence rastlıyoruz. Eskiden daha çok gence rastlamak mümkündü. Şimdiki gençler, camide yatsı namazına değil, gece geç saatlere kadar internet kafe ve benzeri eğlence yerlerine rağbet ediyorlar. Camiler boş iken, eğlence yerlerinde gençler, tıklım tıklım doluşmuşlarsa, oturup düşünmek gerekir. Başka misal verelim. Şehir kütüphanelerinde ödev dışında, gönüllü olarak kitap okuyan ve araştıran gençlere çok sık rastlıyor musunuz? Ancak, kafe ve benzeri eğlence yerlerinde gençlere daha çok rastlıyorsunuz. Bu gençlerin büyük çoğunluğu, toplumun hayrı ve menfaati için fikir üretmekten ve geleceği planlamaktan aciz bir durumdalar. Günübirlik ve idealsiz yaşamaktadırlar. Manevi bir altyapıdan çoğunlukla yoksun durumdalar.
Şimdi bu noktada, asıl söylenmesi gerekeni altını çizerek haykırıyorum: “Geçmişte mevcut olan ve günümüzde daha da artan gençlikteki manevi boşluktan gençlerimiz sorumlu değildir.” Gençliğe ve nesline sahip çıkamayan ana-baba, öğretmen-veli, amir-memur velhasıl herkes, yani bizler sorumluyuz. Öyleyse, gençlerimiz ve maneviyat noktasındaki durumumuzu ciddi bir şekilde sorgulamalıyız. İşte bu şiir bir sorgulama için bundan 6-7 yıl önce yazıldı. Yine kendimizi sorgulayalım.
NESLİ DÜŞÜNDÜK MÜ HİÇ
Ağacı tohum, tohumu toprak saklar.
Nesli kim saklar, düşündük mü hiç?
Ekini tane, taneyi başak saklar.
Nesli kim saklar, düşündük mü hiç?
Nice evler, saraylar, köşkler yaptık.
Hayran hayran baktık, nerdeyse taptık.
Nesle yol göstermedik, onlarla saptık.
Neden gaflete daldık, düşündük mü hiç?
Yollar, köprüler, koca şehirler kurduk.
İş mâneviyata gelince, birden durduk.
Azdık, şımardık, ta en dibe vurduk.
Esfel-i sâfilîn nedir, düşündük mü hiç?
Zamane dedik, hoş gördük anasını üzeni,
Bana ne dedik, es geçtik garipleri ezeni,
Şahane dedik, alkışladık başıboş gezeni.
Nerden çıktı bu nesil, düşündük mü hiç?
Buzdolabına koyduk, bozulmasın diye eti.
Vücudumuz bozulmasın diye, yaptık diyeti.
Ya nesil bozulmasın diye bu dini, diyaneti,
Niçin öğretmedik niçin, düşündük mü hiç?
Ana kızına, baba oğluna bakmazsa,
Gelecek büyük tehlikeyi çakmazsa,
Gidişatı durduracak bir yiğit çıkmazsa,
Hâlimiz nice olacak, düşündük mü hiç?
Nesil bize emanet, ah bir anlayabilsek.
Halimize gülmeyip te bir ağlayabilsek.
Şeytanın elini-kolunu bir bağlayabilsek.
Büyük düşman kim, düşündük mü hiç?
İnsana gereken o ki, artık bıraksın inatı.
Ahirette fayda vermeyecek saltanatı.
Sandalî özüne dönse görecek kâinatı.
Ahsen-i Takvim nedir, düşündük mü hiç?
Ahmet SANDAL
8- MAL-MÜLK, GENÇLİK, MAKAM VE ŞÖHRET'LE İMTİHAN
Bu dünya imtihan yeridir. Baştan sona bir imtihandayız. Bu imtihan yerinde hepimiz imtihandayız da, herkesin imtihanı aynı değildir.
Nasıl ki, okullarda her sınıfın, her dersin imtihanları farklı farklıdır. Aynı onun gibi, herkesin imtihanı kendi kapasitesine göredir. Herkes durumuna uygun bir şekilde imtihana tabidir. “Allah kimseye gücünün yettiğinin üzerinde bir yük yüklemez.” Bu ilahî bir kuraldır. Bu kuralı tefekkür eden ve kainatı, dünyayı müşahede eden anlar. Zaten, ayet-i kerimelerde de bu kural Rabbimiz (cc) tarafından çok açık bir biçimde beyan edilmektedir. “Biz hiçbir kimseye gücünün yettiğinden fazla yük yüklemeyiz. Katımızda hakkı söyleyen bir kitab vardır. Onlar zulme, haksızlığa uğratılmazlar.” (Mü’minun Suresi, 62. ayet) “Allah bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır.” (Bakara Suresi, 286. ayet)
Yukarıda yazdıklarımızı özetlersek; “herkes kendisine verilen akıl, sağlık, gençlik, mal, mülk, eş, evlat, makam gibi nimetler ölçüsünde sorumludur.” Bunu daha kısa ifade edecek olursak; “her nimetin bir külfeti vardır”. Sanma ki, verilen nimetlerden dolayı hesaba çekilmeyeceğiz. Ahirette, “boydan postan, saçtan sakaldan, gençlikten, güzellikten, maldan mülkten, altından pusattan, tarladan bağdan bahçeden, velhasıl her şeyden milim milim, gram gram en ince ayrıntısına kadar, hesaba çekileceğiz.” Ah bunu bir idrak edebilsek. Belki de hiçbir mal-mülk, makam, şöhret istemeyiz.
Sanmasın ki insanoğlu verilen nimetleri, yerim-içerim, gezerim-tozarım yanıma kâr kalır. Öyle bir şey yok. Her nimet karşılığında şükür ister. Şükürden sonra sabır ister. Nimetin şükrünü anladık da, “nimete sabır” nedir diye soracak olanlar olabilir. Nimetin sabrı onun gereklerini harfiyen yerine getirmek ve afetlerinden sakınmada azimli olmak, nimetin karşısında şımarmamak ve her zaman mütevazi davranmaktır.
Evet, Dünyada, Rabbimiz (cc) tarafından bizlere sunulmuş sonsuz nimetler var. Tüm nimetlerin hepsi şükrü-sabrı gerektiriyor. Başta iman, sonra, sağlık, evlat, eş, gençlik, mal-mülk, mevki-makam, şöhret şükür ve sabır gerektirir.
Bu saydığım nimetler içerisinde, özellikle para, gençlik, makam ve şöhret hem nimet, hem de birer afettir. Birer fitnedir. Bunlar çetin imtihandır. Bu nimetlerden daha önde ve daha zor bir imtihan da “kadınla imtihan olmaktır.” O başlı başına ayrı bir yazının konusu olabilir.
Kadınla imtihan konusunu ayrı bir başlıkta ele almak gereğini böylece belirttikten sonra, Peygamber Efendimiz (sav)in mal-mülk, gençlik, makam ve şöhretle ilgili uyarılarından bir kısmını burada hatırlatalım: 1-“Geçmiş ümmetlerin her birine fitneler verildi. Benim ümmetimin fitnesi, mal, para toplamak olacaktır.” 2- “Mal ve şöhret hırsının insana vereceği zarar, iki aç kurdun bir koyun sürüsüne saldırdığı zaman vereceği zarardan daha çoktur.” 3- “Gençlik delilikten bir şubedir.” Bu üç hadis-i şerif, bu nimetlerle imtihanın ne kadar zor ve çetin olduğunu başka söze hacet bırakmayacak ölçüde ortaya koyuyor. Bu zorluğu düşünen bir insanın normalde bu nimetlerden kaçınması gerekir. Ancak, nedense, hem para, mal-mülk, hem gençlik, hem makam ve şöhret hepimizin düşünmeden, gözümüz kapalı bir şekilde istediğimiz nimetlerdir. Çok ilginç değil mi!
Bu nimetlerin tehlikesine dikkat çekmek için ciltler dolusu kitaplar yazılsa yeridir. Ciltler dolusu kitaplar yazılsa da konu döner dolaşır aynı yere gelir. O da şudur: “parayla, mal-mülkle, gençlikle, makamla ve şöhretle imtihan olmak, dile kolaydır. Ancak dünyadaki en büyük olaydır.” Var mı bunun ötesi!
Yazımın genelinde bu nimetler konusunda korku ve uyarı öne çıktı. Bu nimetlere karşı korkutmak ve uyarmak elbette gereklidir. Belki de daha fazla korkutmak ve uyarmak gereklidir. Çünkü konu çok ciddi ve mühimdir.
Bu kadar korku ve uyarıdan sonra, ümit vermek gereklidir. Zaten, “mü’min korku ve umut, havf ve reca arasında gidip gelen kişidir.” Bu nimetler karşısında başarılı olmak elbet mümkündür ve kolaydır da. Başarı yöntemi basittir: “İlim, takva, sabır, şükür üzere olanlar bu nimetlerle olan imtihanı başarırılar.”
Rabbim(cc)den dilerim ki, hepimiz, tüm nimetlerin hakkını veririz ve imtihanı da başarırız.
Ahmet SANDAL
9- EYVAH Kİ EYVAH! GENÇLİK UÇURUMA YUVARLANDIRILIYOR
Ünlü Romancı Tarık BUĞRA’nın “Gençliğim Eyvah” isimli eserinde, 1970’li yıllardan itibaren 12 Eylül 1980 öncesine kadar “anarşik olaylarda ve sağ-sol olaylarında mahvolan gençlik anlatılır.
O gençlik “kısır çekişmeler içinde, tartışma yerine silahlı kavga bataklığına” çekilmişlerdi. Heyhat! 12 Eylül 1980’den sonra, “ufuksuzluk, fikirsizlik ve idealsizlik bataklığına çekilen gençliği” kim anlatacak? Merhum Yazar Romanına “Gençliğim Eyvah” diye isim vermiş. Ya biz şimdiki gençlerin uçuruma yuvarlanmaları karşısında ne diyeceğiz?
Gençlik büyük ekseriyetle başıboşluk içinde, birçoğu, “cep telefonu, internet, müzik-eğlence üçgeninde cehalet karanlığı içerisinde.” Cehalet karanlığı çok ağır bir deyim oldu amma, durumu da kalın çizgilerle açıklamak için buna ihtiyaç var.Gençliğin cehalet karanlığı içerisinde olmasının nedeni, “günübirlik yaşamanın, fikirsiz bir çizgide gününü gün edecek tarzda yaşamanın, maddi hazları zirveye çıkaracak şekilde keyfe düşkün yaşamanın yaygınlık bulması ve gençlerin de birbirlerini bu şekilde örnek almalarıdır”.
Hayatta çok kesin bir kural vardır: “Tabiat boşluk kabul etmez.” Bunun mânâsı nedir? Bu deyimin bir maddî yani fiziki açıklaması, bir de manevî yani mecazi açıklaması vardır. Konuyu önce fiziki açıdan dikkatlerinize sunalım. Fizik kuralları olarak her şey yerli yerince Allah (cc) tarafından yaratılmıştır. Ve mükemmel işleyen bir nizam vardır. Herkesin, her canlının, her varlığın yeri ve görevi bellidir. Tabiat boşluk kabul etmez deyimi en iyi anlatan örnek, “tabiattaki ekolojik dengedir.” Allah’ın ilahi nizami gereğince tabiatta canlı ve cansız varlıklar arasında bir denge mevcuttur. Bu dengeyi bozan insan zararını kendisi görür. Bugün (27.11.2010 günü) bir TV’de haber programında anlatılıyordu. Muş ve Iğdır ovasını fareler istila etmiş ve ürünlere büyük tahribat veriyorlarmış. Çiftçiler ve yetkililer farelerin ovaları istila etmesini iki nedene bağlıyorlardı. Birincisi anız yangınları nedeniyle, tarlalarda yaşayan yılanlar öldürülmüş ve meydan farelere kalmıştı. İkincisi de derileri para eden tilkiler öldürülmüş, yine meydan farelere kalmıştı. Bilindiği üzere, tarlalardaki farelerin en büyük düşmanı yılanlar ve tilkilerdir. Bu iki canlıyı yok eden o yöredeki insanlar, “tabiat boşluk kabul etmez” kuralını dikkate almadıkları için, farelerin tarlaları istila etmesi gerçeğiyle karşı karşıya kalmışlardır.
Tabiat boşluk kabul etmez sözünün manevi açıklaması da şöyledir: Bir insan içini ve kâlbini iyilikle ve güzel düşüncelerle doldurmuyorsa, o kâlbi, kötülükler ve yanlış düşünceler istila edecektir. Bir insan hayır, iyilik ve doğruluk yolunda yürümüyorsa, mutlaka yanlış, kötülük ve eğrilik yolunda gidiyordur. Nefsini başıboş ve kendi hâlinde bırakırsan, o nefsi şeytan istila edecektir. Nefisini ıslaha çalışmazsan, nefis azgınlaşacaktır.
Bu hususu konumuza uyarlarsak, gençliği doğruluk ve iyilik yolunda yürümekten alıkoyarsan ve maneviyattan uzak bir eğitim metoduyla yetiştirirsen, tabiat boşluk kabul etmez kuralı burada da kendisini gösterecek ve gençlik manevi açıdan boşluğa ve uçuruma doğru sürüklenecektir. Böyle bir gençlik bir toplum için en büyük felakettir. Günübirlik yaşayan, fikirsiz bir çizgide ilerleyen, gününü gün edecek tarzda hayat süren, maddi hazları zirveye çıkaracak şekilde keyfe düşkün bir hayatı seçen gençliği maalesef hem bu Dünyada, hem de ahrette “cehennem uçurumlarından bir uçurum” beklemektedir. Bu durumda, “Eyvah ki eyvah! Gençlik manevi açıdan boşluğa yuvarlandırılıyor” diyerek büyük tehlikeye dikkat çekmek gerekir.
Geçen günlerde, bir dost meclisinde söylemiştim: “12 Eylül 1980 öncesini, kavgaları dışında ve kardeşi kardeşe kırdırma şeklindeki anarşik olayları haricinde özlüyorum.” 12 Eylül 1980’den önceki gençliği özleme nedenim şimdiki gençlik ile o zamanki gençlik arasındaki temel ve önemli bir farktır. Bu farkın ne olduğunu siz de tahmin etmişsinizdir. Bu fark, şimdiki gençliğin büyük bir ekseriyetle manevi açıdan boşluk içerisinde bulunmasıdır. Geçmişteki gençlerin ekseriyeti, vatan ve millet meseleleri ve toplumdaki fertlerin daha huzurlu ve müreffeh yaşaması noktasında belirli bir fikir ve kaygı taşıyorlardı. 12 Eylül 1980’den sonra ve daha sonraki post modern darbeden sonra, gençler düşünmeden ve fikir üretmekten adeta korkar oldular. Türkiye’deki darbeler gençlere adeta “düşünmemeyi” telkin etmiştir. Tabiat boşluk kabul etmez kuralını bir kez kendisini göstermiş ve düşünmeden korkan gençlik, “günübirlik yaşamayı, ufuksuzluğu ve fikirsizliği seçmiştir.” Bir askeri darbenin etkisi belki siyasi açıdan çok fazla uzun sürmez. Birkaç yıl içerisinde seçim olur, Meclis kurulur ve “demokrasi rayına oturdu” denilir. Ancak, askeri darbelerin sosyal açıdan etkileri o kadar çabuk ortadan kalkmaz. Bu tesir yıllarca, asırlarca sürebilir. Kim ne derse desin, şimdiki gençlik, büyük oranda, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 darbelerinin etkisiyle şekillenmiştir. Bu darbelere, bir de yıllardır uygulanan yanlış eğitim sistemi eklenince, karşımıza günümüzdeki bu gençlik çıkmaktadır.
Evet, gençliğin büyük ekseriyetinin boşlukta son sürat yuvarlandığı gerçeğini kimse inkâr edemez. Görünen köy kılavuz istemez. Çünkü yol bellidir, iz bellidir. Belki mesafede bir isabetsizlik olabilir. Siz dersiniz, “bu köy 10 km”, yol arkadaşınız der “20 km”, bunu tartışırsınız. Ancak, er de olsa, geç de olsa, o köye gidersiniz. Bu teşbihteki gibi, gençliğin büyük oranda gidişatı bellidir. Bunun görmek için araştırmacı olmaya da gerek yok. Herkes bir çevresine baksın. Gazetedeki ve TV’deki olayları şöyle kısaca bir tahlil etsin yeter. Evet, görünen köy kılavuz istemez. Gençliğin içinde bulunduğu tehlikeyi ve bir uçuruma doğru yuvarlandığını kimse görmezlikten gelemez. Ancak, bu yuvarlanışın 10 senede mi, 20 senede mi bir uçurumun dibinde son bulacağı tartışılabilir. Bunlar da önemsiz teferruattır.
Gelin, teferruata takılmayalım ve işin esasına inelim ve “kayıtsız ve şartsız bir şekilde”, açık yüreklilikle “gençliğin bu yuvarlanıştan nasıl kurtulacağını tartışalım.”
Ahmet Sandal
10- BU İMTİHAN HEPİMİZİN İMTİHANIDIR
Bu yıldan itibaren üniversite giriş sistemi iki aşamalı hâle getirilmiştir.
Öğrencilerimiz ilk imtihana, Allah nasip ederse, bu Pazar, yani, 11 Nisan günü gireceklerdir. İmtihanın tüm öğrencilerimiz için hayırlı ve başarılı neticelenmesini Yüce Rabbim(cc)’den niyaz ediyorum. Bu ilk imtihanın adı, Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS) olup bundan sonraki ve 5 (beş) ayrı oturumda yapılacak imtihanın adı da LYS, Lisans Yerleştirme Sınavı’dır. Bu imtihan da Haziran ayı içerisinde yapılacak olup bu imtihana gireceklere de şimdiden hayırlı ve başarılı neticeler diliyorum. İnşallah iyi olur.
Bu imtihan vesilesiyle gençlerimizle “imtihan hakkında” biraz hasbıhal etmek istedim. İmtihan nedir? İmtihan, bir belirleme, bir tespit vasıtasıdır. Örnek vermek gerekirse, dışarıda 10 kişinin beklediği bir yerde, içeride ancak 5 kişilik bir oturma yeri varsa, bu beş kişinin kim olacağını tespit etmeye yönelik bir belirleme, bir tespit aracıdır. Bu yönüyle imtihan bir hedef değil, bir araçtır. Bu aracın konma nedeni de, mecburiyettir. Odada on kişilik yer olsaydı imtihana da gerek kalmazdı. İmtihan bir mecburiyetten dolayı bulunmuş bir çözümdür. Örnekte verilen odaya girecekleri belirlemek için en adil belirleme vasıtası olarak düşünüldüğü için bir çözümdür. Bir çözümdür, ancak nihai ve son çözüm de değildir. Ara bir çözümdür. Başka çözüm bulunmadığı için getirilmiş “ara bir çözümdür”. Diyelim ki, gelişmiş Ülkelerde olduğu gibi her isteyene üniversite projesi gerçekleştirildiğinde, Ülkemizde de imtihana gerek kalmayacaktır. Bunların yanında bir husus da, imtihandaki başarı ya da başarısızlık “yalnız öğrencinin değil herkesindir.” Herkes dediğimde de, başta Öğrencinin Anne-Babası’ndan kendisi’ne, Cumhurbaşkanı’ndan Başbakanı’na, Milli Eğitim Bakanı’ndan Milli Eğitim Müdürü’ne, Okul Müdürü’nden Öğretmen’ine, Kaymakamı’ndan Mahalle Muhtarı’na kadar en geniş yelpazede herkesindir. Bir başka husus da imtihanı yalnızca iyi hazırlananlar değil, “hem iyi hazırlananlar ve hem de kısmeti olanlar kazanır.” Son bir husus olarak heyecan konusuna değinmek istiyorum. Heyecan “faydalı ve zararlı heyecan” diye ikiye ayrılır. Faydalı heyecan imtihandan çok çok önce olan heyecandır. Çünkü, heyecan insanı çalışmaya sevkeder. Bu faydalıdır. İmtihandan birkaç önce ve imtihan sırasındaki heyecan ise insanı başarısız eder ki bu da zararlıdır. Öyleyse, imtihana üç gün kaldığı için bundan sonraki heyecan elbette gereksiz ve zararlıdır.
Öyleyse, imtihan dediğimizde ne aklımıza gelecek? İşte yukarıda yazdığım beş husus akla gelecek. 1- İmtihan bir tespit vasıtasıdır. 2- İmtihan bir mecburiyettir. 3- İmtihan ara bir çözümdür. 4- İmtihandaki başarı ya da başarısızlık herkesindir. 5- Her şey bir kısmettir. 6- İmtihandan çok çok önceki heyecan faydalı, imtihandan hemen önceki ve imtihan sırasındaki heyecan ise zararlıdır.
Öyleyse, öğrenci kardeşlerime tavsiye ederim ki, imtihanı, yukarıdaki altı noktayı göz önüne alarak, ne stres, ne kaygı ve ne de paniğe sebebiyet vermeden gerçekçi olarak değerlendirsinler. Bunları akıllarına iyice yerleştirsinler. Artık, heyecanlarını bir tarafa bıraksınlar ve imtihana öylece girsinler.
Tekrar, üniversite sınavına gerecek tüm gençlerimize hayırlı başarılar diliyorum.
Ahmet Sandal